Sahilden Bostancı, arayış, umut etme, kabullenme gibi duyguların rehberlik ettiği, farklı coğrafyaların ev sahipliği yaptığı hikayelerin, bir minibüste denk gelebilecek ancak bir sokakla yaşamları tamamen ayrışabilecek insanların hayatlarına göz kırpan bir kitap.
Gül Ersoy, arayışın, kişinin kendine ve etrafına karşı geliştirdiği sorgulama dürtüsünün coğrafya ile nasıl bir ilişkisi olduğunu, yolları kat etmenin kişi ile peşine düşülen cevaplar arasındaki mesafeyi nasıl etkilediğini anlamak adına birçok durakta mola veriyor, bir minibüs hattını, eski bir şarkıyı başlangıç noktası alıp, dünyaya uzanıyor.
Şehir hayatının rekabetle saldıran, kıskacına alan düzeni karşısında “hayır” diyebilmenin ve sırtını dönüp gidebilmenin özgürleştiriciliğini sunuyor. Diğer yandan da taşraya uzanıp, küçük bir kasabada toplumsal cinsiyet rollerinin bireyi nasıl yonttuğunu; kimliğini kazanma mücadelesinin ekmeğini kazanma derdi ile nasıl çeliştiğini gösteriyor. Tarlalarında günebakanlar yerine toplu konutlar yükselen kasabalarda, bireyin kendini var etmekten yoksun hale gelmesiyle yalnızlığın bile nasıl anlamsızlaştığını anlatıyor.
Dut karasının kirini kırmızı ojeyle kapatmaya çalışan bir el uzanıyor bu öykülerden bize. Kavanozların içinde, mutfak dolabı raflarında birikmeye çalışan umut, sayfaların arasında uçuşuyor.
Genel olarak çok başarılı öyküler değildi fakat Kuzey Helsinki, Sahilden Bostancı,Bizim Oğlan,Honfleur,Underground Kitchen ve 220 Voltluk Adam öyküleri betimleme açısından güçlüydü.
yeni dönem yazarlarda kronik olarak rastladığımız sorun bu kitapta da var. sabırsız neslin sabırsızlık edip sonunu getiremediği şeyleri mini öykü olarak adlandırması. amaçsız metinleri öykü yazdım diyip, kenara koymak. kitabı bir daha okuyacak olsam 3-4 öykü dışında diğerlerine bakmazdım. şayet bu amaçsız öykü olayı yeni bir akım ise ben hiç beğenmedim. post-modernist öykü akımı desek olmaz çünkü post-modernizm için fazla düz bu yazılar.
umarım sonraki kitapları daha iyi öykülerden oluşur.
Gül Ersoy'un Sahilden Bostancı kitabındaki öyküler, derinlikli bir duyuşun ve dikkatli bir bakışın ürünü. Temalar, mekânlar, anlayışlar, dil her öyküde öyle farklı ki birkaç öyküyü bitirdikten sonra her başlıktan sonra bambaşka bir evrene gireceğinizi biliyorsunuz. Yazarın açtığı kapılardan tek tek geçerken bir süre sonra biten öykülere veda etmek istemiyor, her birinin dünyasında daha uzun kalmak istediğinizi fark ediyorsunuz. Kısa ve yoğun anlatımıyla insanı düşündüren, zekice bağlantılar bulacağınız öyküler, hayal dünyanızı ziyaret eden gezgin bir ruhun izleri olarak kalıyor belleğinizde. Her birini çok sevdim ama kitaba adını veren Sahilden Bostancı, Kıyıdan, Kule, Sifon Tamircisi, Mösyö, Meydan en beğendiğim öyküler oldu. Yazarın yaratıcı dehasına ve dili kullanma biçimine hayran kaldım. Harika bir okuma deneyimiydi.
Aslında bir haftadır elimde olmasına rağmen bir aydır sürüklüyormuşum hissi veren; lanet olsun buna verdiğim paraya diye kendime kızmama sebep olan kitap.
O kadar gereksiz ve saçma sapan ki... Allahım...
Öyküler fazlasıyla kısa ve çok fazla. 'Ben bissürü hikaye yazdım bi okusanıza' diyip derletmiş sanki. Hepsi başka bir hikayenin başlangıcı olabilirdi belki. Ama bu şekilde hiçbir yere varamayan, bol gereksiz tasvirli anlamsız hikayeleri bir araya toplamış.