(Dr.Arif Müezzinoğlu'nun özetidir)
(4.5 puan)
Pandeminin yoğunlaştığı dönemde sıkça dile getirilen (artık unutmaya başladığımız) bir saptama vardı: Artık hiçbirşey eskisi gibi olmayacak. Hemen her yerde boşaltılmış market rafları, ABD'de herkesin diğerini herşeyden önce rakip olarak gördüğünü anlatan silah satan dükkanların önünde oluşan kuyruklar, sağlık sisteminin sağlayamadığı güveni sokaklarda devriye gezen askerlerin yaratmasının beklenmesi, milyonlarca insanı bira içmek için kendi memleketlerinden hiç de farkı kalmamış yerlere götüren çığrından çıkmış kitle turizminin felç olması gibi daha bir çok gelişmenin sonucu olarak sürekli hız arttırmak zorunda olan küresel kapitalist makine birden durdu; üretim ve yaşam biçimimizin ekolojik ve sosyal nedenlerden ötürü artık sürdürülemez hale gelmesi ve bizim hem kapitalizmin hem de sosyalizmin bugüne dek bildiğimiz biçimlerinin dışına çıkacak bir karşı tasarım üzerine düşünmemiz gerektiği tezi bu kitabın çıkış noktasını oluşturmaktadır.
İklim değişikliğiyle mücadelede bu kadar az ilerleme kaydedilmesinin ekonomi modelinin temelden değişime uğramasıyla mümkün olabileceği ve bunun sermayenin çıkarlarıyla çelişmesi anlatılıyor. Geçmiş sosyalizm deneylerinin başarısızlıklarının nedenleri tartışılıyor. Buralardan çıkarak bugün hangi sosyalizm kavramı kullanılabilir sorusu bütün kitaba yayılıyor. Öncelikle güçlü devlete geri dönüş ile eşleştirilmeyen sosyalizm üçlü bir hareket olarak anlatılıyor:
1-Ortak mülkiyetin kuvvetlendirilmesi ki bu mülkiyet yalnızca devletin elinde bulunamaz.
2.Demokratikleşme ki öncelikle üretimin, tüketimin ve gelişmenin toplumsal olarak şekillendirilmesi burada sözkonusu olan.
3-Mülkiyet üzerinde tasarruf hakkı tanımayan ancak kullanım koşullarının gözetildiği bir özel mülkiyet eleştirisi.
Bu kitabın çıkış noktasındaki tez, yeni bir çağ başlangıcının eşiğinde olduğumuz. İklim değişikliği, dijitalleşme ve jeopolitik iktidar yapılanmasındaki değişiklikler önümüzdeki yıllarda dünyayı radikal bir şekilde değiştirecek. Belirsiz olan, tasarlanmış bir değişimle mi yoksa felaket yoluyla mı değişimin yaşanacağı; yani planlanmış bir dönüşüm başarılı olacak mı yoksa insanlık doğal afetler ve savaşlar nedeniyle mecburen bugünden farklı yaşamak zorundakalacak?
Sermayenin yaşayan ölüleri olan hepimizin bu uzaktan kumanda ile yönetilme halinden kurtulmamız için merkezi kaldıraç hâlâ mülkiyet sorusu. Tüm yanlışlarına ve cürümlerine rağmen, 20.yüzyılın sosyalist hareketi mülkiyetin, iktidarın ve politik esaretin eklemlenmesini kavrayabilen tek güçtü.
Radikal bir ekolojik dönüşümün ayrıntılarıyla anlatırken Kar küreyici romanı/filmini örnek alıyor. Hızını hiç azaltmanın mümkün olmadığı trendeki devrimci mücadele, lokomotifi ele geçirip iyileştirmelerden sonra aynı hızla yola devam etmek mi, imdat frenini çekip, makineyi durdurmak ve trenin dışında yeni bir hayata başlamak mı?
Yüz elli, yüz ya da daha sadece elli yıl önce yanıtlar bariz gibiydi. Geleceğe giden raylar döşenmişti; reform ve devrim kavgası sadece ilerleme nasıl hayata geçirilebilir sorunsalı etrafında dönüyordu. Ancak 20.yüzyılın sonlarında ilerlemenin kendisi ile ilgili önemli sorunlar olduğu yaşanarak görüldü. İmdat frenine el atma eğiliminin bugün bu kadar zayıf olması bu tecrübelerle ilgili elbette.
Sosyalist devrimler, SSCB, Çin, Yugoslavya örnekleri aralarındaki farklara rağmen benzer sonuçlamalatının nedenleri anlatılıyor.
Bir paradigmanın sonu olarak değer üretimi artık toplumsal zenginlik yaratmadığında, çevreyi tahrip etmeyecek özgün gelişme projesi nasıl olmalı sorusu ile yeni bir sosyalizm kavramını tartışıyor.
Büyüme rakamının toplumların yaşam kalitesini ölçmek için işe yaramadığı, üretim artışı ve tüketimin her şeyin ölçütü olduğu, rantların belirleyici özelliğinin toplumların refah artışına katkı sağlamadığı gibi günümüzde yaşananların sonrasında, Yeşil devrim: Metabolizmanın kısıtlanması anlatılıyor.
20. yüzyılda sosyalizm ve kapitalizm tartışmasına, plan mı piyasa mı tartışmasına ekonomik demokrasi, müşterekleşme, bakım ve ihtimam, kooperatifler özelinde dayanışma ekonomisi, altyapı sosyalizmi, konsey demokrasisi alt başlıkları ışığında ayrıntılarına giriyor.
Venezuela'da Chavez'in Bolivar devriminin başarısızlığın nedenleri anlatılıyor.
Sonuç olarak, özgürleştirici karşı güç, ancak eşitlikçi-dayanışmacı hedefler 'içe yönelik' olarak da hayata geçirildiği oranda gerçekleşebiliyor. Hiç kimsenin bir 'yeni insan' olması gerekmiyor ve buna rağmen sol projenin çekirdeği olduğu düşünülebilecek ilişki biçimlerini beslemek gerekiyor; Yani dayanışma ve karşılıklı ihtimam. Bu çaba esasen özgürleştirici iktidarın güç merkezi.
Sonsözde yazar gençlik yıllarında Kolombiya'daki yaşadıklarını anlatıyor. Yaklaşık 80-90'lı yıllarını fazlasıyla memleketimize benzettiğim politik gelişmelerin ayrıntılarına olarak yazarın aklında kalan önemli bir şey insani ilişkiler.
O dönemde Kolombiya'da siyasi eylemlerde birbirlerine bitki tohumları hediye etme geleneği ortayaçıkmış. Şili ve Arjantin'den yola çıkarak 'Kayıpların çocukları' hareketini askeri diktatörlükler zamanında katledilmiş olan muhaliflerin yakınları örgütlemiş ve kendilerinden filiz vermiş 'tohum' olarak bahsediyorlar: 'Biz tohumuz, biz anıyız'.
Belki eko-sosyalist bir projeye yakışan bir yola çıkış resmi olabilir bu. İçinde Eski Sol'un mirasını taşıyor; tüm trajedileri ve yenilgileriyle birlikte. Geri gelen bir geleceğe ve metalaşmaktan korunması gereken bir yaşama işaret ediyor. Ama her şeyden önce karşılıklı bir dostluk jestiyle başlıyor: Bir hediye. Kapitalizmin nasıl başa çıkacağını bilemediği başka bir şey yoktur: Herhangi bir art düşünce olmadan takdim edilen ve yıllar sonra dahi mücadelelerin asla boşuna olmadığını hatırlatan ücretsiz birkaç bitki tohumu.