Kanımca, bu eserin önemi, 1910 gibi erken bir tarihte, erkek bir yazarın kalemiyle kadın bir kahramanın perspektifinden yazılmış bir romanı edebiyatımıza kazandırmış olmasıdır. Siyah Gözler’deki şairane ruhsal tahlilleri, sadelik seven okurun bünyesi kaldıramayabilir; teşbihlerle süslü betimlemeleri, kahramanın zihnini haritalayan bir araç olarak beğendim. Sonlara doğru, cinsel saplantının dinsel hezeyana, şüphenin paranoyaya dönüştüğü kısımları gayet başarılı buldum.
Beğenmediğim nokta, romanın bir kişinin etrafında dönüp dolanan düşüncelerden oluşması ve bir çayırlıkla bir odadan başka hiçbir mekân içermemesi: Bu iki kişi kimdir, ne işle meşguldür, aileleri nerededir, çevrelerinde hiç mi kimse yoktur, hiç mi başka bir yere gitmezler gibi sorulara yanıt bulamıyoruz. (Kadınlık halini acımasız bir büyük kentin somut sefalet havası içinde okumak isteyenlere Goncourt Kardeşler’in benzer temalı başyapıtı Germinie Lacerteux’yu öneririm.)
NOT: Ayrıntı Yayınları, dil içi çeviride kelimelerin günümüzdeki karşılıklarını parantez içinde vermeyi tercih ediyor; böylelikle hem orijinaldeki tınıyı duyabiliyor, hem de genelde kitabın sonunda verilen sözlüğe bakma derdinden kurtuluyoruz. Yalnız, bir-iki yerde “sükût” ve “sukut” kelimelerinin karıştırıldığına dair bir kuşkum var.