Selçuk Baran’ı daha önce nasıl duymamışım kendime şaşırdım açıkçası. Şahane bir kısa roman. Distopik ve gerçekçi bir hikaye. Saflık, teslimiyet, başkaldırı, hakimiyet, sevgi, yabancılaşma, yalnızlık, köy, kent… birçok şey var. kısa ve öz.
Kapağında öykü yazdığı için farklı hikayelerden oluşuyor sanmıştım ama tek bir hikaye var aslında.
Zekiye karakterinin sahneye çıkmasıyla anlatıcı Halim’in içten içe onu rahatsız eden ama dile getiremediği durumların dile gelişine de tanık oluyoruz. Yeni sorgulamalar yaşıyor Halim. Dürüstlük, ahlak, kölelik, emek, aşk, vb.
Çorak bırakılmış bir kasabanın insanlarının hayata tutunmak için yaşamlarını bir fabrika sahibine teslim etmiş olmaları, gönüllü kölelikleri. Çok tanıdık ve yürek burkucu. Kimi çok memnun kimi değil. Memnun olmayanlardan kimi hasta kimi de kaçış planı içerisinde; 80’li yılların Türkiye’sinde ve onların bulunduğu koşullarda ne kadar olabilirse öyle oluyor bu kaçış. Biraz hüzünlü, zor bir hayat ama onlara ait.
Kitaptan birkaç alıntı:
“Benimkisi böyle bir hayat işte. Dibe çökmüş bir hayat. Bunun için ağır. Bunun için hüzünlü. Ama benim hayatımdır; benim, bizim hayatımızdır.” -s98 Tortu
“Şimdi uzaktan bakınca, kent hayatını şöyle bir düşününce diyorum ki, herkes hapı yutmuş durumda. Neyse ki, kimse sezinlemiyor bunu. Hapı yuttuğumuzun farkında olmadıkça her şey iyi ve güzel. Bir an kuşku duyarsanız, kendinizi çalışmaya verirsiniz, para kazanmakla avunursunuz, televizyon seyreder, içki, sigara içersiniz. Böylece tüm korkularınızı bastırırsınız. Bastırdığnızı sanırsınız.” -s95 Tortu
“Fabrikanın arkasındaki toprak tepelere giden ağaçlık yolda şöyle bir yürüyeyim, dedim. Ortalık iyice karanlıktı. Çevrede kimseler yoktu. Fabrikadan uzaklaştıkça başımı alıp gitmek, yürümek yürümek, hatta hiç geri dönmemek istedim.” -s71