Şerif Ali Haydar Paşa, Osmanlı İmparatorluğu’nun tayin ettiği son Mekke emiridir. Türkiye’de uzaktan kuzeni olan ve Arap isyanını başlatan Şerif Hüseyin ile oğulları kadar tanınmamaktadır. Ömrü boyunca Osmanlı İmparatorluğu ile Türk milletine sadık kalmış, günlüklerini dahi Türkçe tutmuştur. Arap İsyanı’nın gerçekleştiği dönemde Osmanlı’ya olan sadakati ve yaptığı fedakârlıklar sebebiyle başına birçok felaket gelmiş, kuzenlerinin birçoğu sonradan İngiliz desteğiyle kurulan Arap devletlerine kral olurken kendisi türlü çileler çekerek Beyrut'ta sefalet içinde vefat etmiştir.Evkaf Nazırlığı ve Meclis-i Mebusan’daayanlık da yapan paşa, Yavuz Sultan Selim’e mukaddes emanetleri yollayarak sultanı halife olarak kabul eden Şerif Bereket’in torunlarındandır. Medine’ye bizzat giderek Fahreddin Paşa’nın yanında Şerif Hüseyin ve adamlarına karşı mücadele etmiş, Arapların Türk hâkimiyetinde olmadıkları sürece huzurla yaşayamayacaklarını savunmuştur.
Son Mekke Emiri, Şerif Ali Haydar Paşa’nın hatıratı olmasından başka Osmanlı İmparatorluğu’nun son devrindeki karmaşaları yansıtıyor olmasından ötürü de oldukça önemli bir kitaptır. Abdülaziz döneminde doğan paşa, 2. Abdülhamid zamanında şehzadelerle birlikte saray mektebine devam ettiği için hanedana ilişkin malumat vermektedir. Çocukluğunun İstanbul’daki muhtelif konaklarda geçmiş olması hasebiyle kitapta o dönemin yaşantısına dair bilgiler bulunmaktadır. Devlet vazifesi aldıktan sonra hükümet içindeki çekişmelerden bahsetmektedir. 1908, 31 Mart Vak’ası ve Birinci Dünya Savaşı esnasındaki İttihatçıların faaliyetlerini anlatmaktadır. Mithat Paşa’nın sürgün edilmesinden 2. Abdülhamid’in ıslahatlarına, 1908 Devrimi’nden Vahdeddin’in ülkeyi terk edişine, Arap bölgeleri için atılan adımlardan Arap isyanının nasıl başladığına, Arabistan’ın Osmanlı’nın elinden nasıl çıktığından Cumhuriyet idaresinin bu bölgeye karşı nasıl bir tavır takındığına, saltanat ve hilafetin nasıl ilga edildiğinden İbn-i Suud’un ve Vehhabilerin Mekke ve Medine’yi nasıl ele geçirdiklerine kadar çok geniş bir yelpazede tarihi bilgiler sunmaktadır.
Son Mekke Emiri, içeriği itibariyle Osmanlı’nın Arabistan’ı kaybına dair ilk elden yazılmış bir kaynak olma özelliğine de sahiptir.
Günümüz ortadoğusuna adım adım giden olayların nasıl yaşandığını, dönemin İstanbul'unda, Mekke ve Hicaz'ın kaybına sebep olan rüşvet çarkını, "kutsal" sayılan padişahların ile şerif ailesinin ilişkisini görmek için harika bir kitap. Çevirisi de oldukça başarılı.
Kitapta oncelikle tanimla ilgili hatalar var. Ne yazik ki Osmanli Imparatorlugu ile Turkiye Cumhuriyeti kitap boyunca karistirilmis. Sonuc itibariyle bu iki ulke her ne kadar birbirinin devami olsa da birbirinden taban tabana zit iki ulkedir ve Osmanli yoneticilerinin yaptiklari Turkiye Cumhuriyeti yoneticilerine yoneltilmemelidir. Bu yapilanin masum bir hata oldugunu dusunmuyorum.
Kitap bir kisinin gunluklerinin ve o gunlukleri degerlendiren kisinin kisisel goruslerinin yansitildigi ve kendilerince bazi kisilerin tarih sahnesinde masum gosterilmesini saglamaya calisilmasini iceriyor. Tabii ki ayni zamanda Osmanli Imparatorlugunun ne tur bir acizlik icinde oldugu, yoneticilerinin ne kadar kotu kararlar verdigini, bununla birlikte Arap toplumunun degerler butununun nelere bagli oldugunu ve onlarin nasil bir ortamda geleceklerini nasil sekillendirmeye calistiklari konusunda ipuclari vermektedir. Birinci dunya savasi ve sonrasinda Arap vilayetlerinden cekilen mutlak guc olan Osmanli Imparatorlugunun can cekismesi ve ayni zamanda da Araplarin da bu firsatlari diger devletlerle birlik olarak degerlendirmeye calismasini gostermektedir.
Kitap genel olarak batinin ortadoguyu nasil karistirirgini ve bunu yaparken de buradaki topluluklari hic tanimamis oldugunu gosteriyor. Ayni sekilde de Araplarin uzerindeki mutlak gucun onlari birarada tutan tek sey oldugunu da gozler onune sermektedir. Bu durumun birinci dunya savasi baslarinda Osmanli Imparatorunun, halife unvanini kullanarak ilan ettigi cihadin dunyada hicbir karsilik bulmamasi, ustune ustluk “musluman” Arap toplumunun Osmanli idaresine karsi Ingiliz ve Fransizlarla bir olup isyan etmesinden net bir sekilde anlasilmaktadir.
Ali Ihsan’nin bu surecte evinde otururken kendisine ulke tahsis edilecegini ummasi ve, Ingiliz ve Fransizlarin teveccuhunu bekledigini de kendi agzindan gorebiliyorsunuz. Ali Ihsan’nin ne yazik ki muslumanlik aleminin hicbir zaman birlik olmadigini, mevcutta olan seyin sadece mutlak guce tapinan insan topluluklari oldugunu kavrayamayisini, savas sonunda kendisine bir ulke tahsisi beklemesinden anlasilmaktadir. Ne yazik ki kitap, Ali Ihsan’i muslumanlik alemine ve Osmanli Imparatorluguna karsi temize cikartmaya ya da sorumluluklarini hafifletmeye calismaya calisirken, tam tersine sadece isminden ve ailesinden dolayi kendine ulke verilmesini beklerkenki hezeyanini cok net bir sekilde gostermektedir.
Kitabi okurken, bir kisinin kendi penceresinden yazdigi gunluklerin baska birisi tarafindan derlenip yayinlandigini ve tamamen subjectif oldugunu, hatta bazi yerlerde tarihi gerceklerle de ortusmedigini belirtmekte fayda var. Ama herhalukarda gunumuzun orta dogusunu bir nebze anlayabilmek icin okunabilecek bir kitap.