Dokunmanın insan ilişkilerinde, özellikle de yakınlık ve güven bağı kurmada, eşsiz bir önemi vardır. Besler, sağaltır, taze bir yaşama cesareti aşılar. Hem tüy gibi hafif hem de son derece etkili bir deneyimdir. Belki düşünmed en bile önce, insanı insan yapan temel şeydir.
Dokunma, doyurucu bir hayatın vazgeçilmez unsurlarından biridir. Eksikliği, acı verici bir mahrumiyete dönüşebilir. Öte yandan zorla dokunmanın düşüncesi bile ürkütücüdür, şiddet içerir ve dokunulan kişiye hasar verir. O halde kimin, kime, ne zaman dokunuşu meşru ve uygundur? Nerede sınır koymak lazımdır? Âşıklar için dokunma ne anlama gelir? Birinin ruhuna dokunmak ne demektir? Bebek ve çocuk gelişiminde dokunmanın nasıl bir yeri vardır? Kucaklaşmak kişinin bağışıklık sistemini nasıl kuvvetlendirir? Bir başkasına zihinsel olarak dokunmanın yolları nelerdir? Nefes almak, bir bakıma dünyaya dokunmak mıdır? Korkulu ya da telaşlıyken neden farkında olmadan yüzümüze dokunuruz? Dokunmanın hormonlarla bağlantısı nedir? Neye “dokunaklı” deriz? Sanat, başkalarına dokunmanın bir biçimi midir?
Sevilen felsefeci Wilhelm Schmid Dokunmanın Gücü Üzerine’de, insan türü için hem biyolojik hem sosyal açıdan hayati bir kavramı ele alıyor. Yazar analogdan dijitale doğru evrilen hayatımızda, dokunmanın gücü üzerine bir kez daha etraflıca düşünmeyi öneriyor.
Wilhelm Schmid ist ein deutscher Philosoph mit dem Schwerpunkt auf dem Gebiet der Lebenskunstphilosophie.
Nach einer Kindheit und Jugend in bäuerlicher Umgebung (seine Eltern waren Landwirte und hatten sechs Kinder), einer Lehre als Schriftsetzer und vier Jahren bei der Bundeswehr holte Wilhelm Schmid am Augsburger Bayernkolleg 1980 das Abitur nach. Von 1977 bis 1980 war er in Augsburg Vorsitzender der dortigen Jungdemokraten, der damaligen Jugendorganisation der FDP. 1980 begann er ein Studium von Philosophie und Geschichte an der Freien Universität Berlin, der Pariser Sorbonne und der Universität Tübingen, das er 1991 mit einer Doktorarbeit über Michel Foucault abschloss.
Er übernahm Lehraufträge an der Universität Leipzig (1990–1991), der Technischen Universität Berlin (1991–1992), der Pädagogischen Hochschule Erfurt (1993–1999) und der Universität Jena (1999–2000). In Erfurt habilitierte er sich im Jahr 1997 mit seiner Arbeit „Grundlegung zu einer Philosophie der Lebenskunst“. 2004 Ernennung zum außerplanmäßigen Professor an der Universität Erfurt, wo er bis zur Altersgrenze unterrichte. Gastdozent (DAAD-Kurzzeitdozenturen) an der Universität Riga/Lettland (1991–2000) und an der Staatlichen Universität Tiflis/Georgien (1997–2006). Von 1998 bis 2007 arbeitete er regelmäßig als „philosophischer Seelsorger“ am Spital Affoltern am Albis (bei Zürich). Seine Bücher erreichten bis 2018 eine Gesamtauflage von etwa 1,5 Millionen Exemplaren und wurden in zahlreiche Sprachen übersetzt.
Tanıl Bora çevirisi olduğu için bir bakayım diyerek önsözü okudum. “İşte bu küçük kitap size bunun için şevk vermek istiyor ki şu alıngan hassasiyetler çağında tekrar bir parça ince duygululuk, bir dokunma duyarlılığı oluşabilsin.” gibi bir cümleyle karşılaşıp “Bu ne iddia?!” dedim. Sonuç, vaadini yerine getiren ve duru bir dille çevrilmiş bir metin. Yahu dokunmak meğer ne çok edimle ilişkiliymiş: Nefes alıp vermek, giyinmek, makyaj yapmak, kuaföre gitmek, body-art faaliyetlerinde bulunmak, gülmek, sevmek, gülümsemek, susmak ve hatta okumak bile ve unutuyoruz… Bu kadar gündelik bir ihtiyacın hem bedensel hem zihinsel yönden düşünülmeyi hak ettiğine olan inancım pekişti. Dokunmanın gücü aşkına, şu gülmenin ettiğine bakın! :D
“(…) İnsanların gülme ve böylelikle ötekilere dokunma tarzında, yıkıcı bir güç de barınıyor olabilir. Bu sebepten, bireyler, gruplar veya taraflar fazla kudretli hale geldiklerinde, her türlü konvansiyonel düşmandan korktuklarından daha fazla korkarlar gülüşmelerden. Bir iktidar birtakım silahlara ihtiyaç duyar; peki ya gülmenin silahsızlandırıcı etkisine maruz kalırsa? Gülme, yücelik pathos'una (duygular) belirli bir karşıtlık içinde, güç ilişkilerini akamete uğratabilir. Şişirilen mana ve ehemmiyet balonları, gülmenin iğnesine değince patlarlar. Kavranması kadar, ele geçirilmesi de zordur bunun. Totaliter bir egemenlik bile onu yok edemez. Onunla dalga geçen herkesi dava eden sultan, kendi kendisini gülünç hale getirir.”
Wilhelm Schmid’in kitapları, teoride bildiklerimizi unuttuğumuz veya yüksek sesle duymaya ihtiyacımız olduğu zaman hatırlatma mahiyetinde ara ara dönüp yeniden okumalık.
Wilhelm Schmid, bu kitabında bizi dokunmaya daha dikkatli bakarak, dokunmanın üzerimizdeki etkilerini anlamaya çalışarak dokunmayla ilişkimizi ayarlamaya ve bu konuda daha bilinçli olmaya çağırıyor. Kendi kendimizi gözleyerek, sevdiğimiz ya da sevmediğimiz birinin dokunması, bizim onlara dokunmamız, hoşlanmadığımız bir dokunma, dokunma ve dokunulma eksikliği duyduğumuzda içimizde oluşan duygulara odaklanmaya davet ediyor. Belki insanlık tarihinde dokunma eylemini en çok tekrar ettiğimiz ama dokunduğumuzun bir canlı değil ekran olması nedeniyle bu eylemin yetersiz ve soğuk geldiği bir zamandayız. Ama şükür ki; eski bildik dokunmalar hala var, pandemiye rağmen. Schmid'in tüm kitaplarında olduğu gibi burada da konu edilen kavram dev bir büyüteçin altında yüksek bilinç ve farkındalıkla, oldukça yavaş irdeleniyor. Yani sağı solu, üstü altı, geçmişi, çeşitli alanlardaki anlamları araştırılıyor, dokunma kavramına psikolojik, kültürel, sosyolojik ve felsefi kazı yapılıyor. Böylesine etraflı kavram incelemelerini okumanın hazzı çok başka bir his, çok tatmin edici bir deneyim. Ve Schmid bunu hep yapıyor. İyi ki yapıyor.
İlk bölümde genel olarak fiziksel dokunma, dokunulmayı incelerken, ilerleyen. ölümlerde aşkla dokunma, kendi benliğine dokunma, bir başka dokunma çeşidi olan gülümseme ve hatta susmayı da irdelemi Schmid, bu bölümler de şahane tespitlerle dolu. Sıkı durun kitapseverler bonus olarak son bölüm: tıpkı yazmak, konuşmak, duygular, fikirler gibi dokunmanın bir biçimi olarak OKUMAK.
Yine bir Wilhelm Schmid klasiği. Bir kavram tüm detayı ile düşünülüyor ve hoş bir şekilde anlatılıyor. Okudukça hak veriyorsunuz. Öyle yaşamak istiyorsunuz. Wilhelm insan olduğumuzu, fiziksel ve ruhsal dokunmaya ne kadar ihtiyaçlı olduğumuzu ve bunun ne kadar mutlu edici bir özelliğimiz olduğunu anlatmaya çalışıyor.
Kitaptan hoşuma giden alıntılar:
İlişkilerin dijitalleştiği zamanımızda, anolog olan, dokunulabilir olan, tekrar ilginç hale geldi.
İktidar kullanmanın bir şekli de, dokunmaktan geri durmaktır.
Bazen, dokunma, insanları ezen, aşağı çeken ve cesaretini kıran olumsuz bir güç de olabilir. Daima, dokunmayı tacizden ayıran sınırlar içinde kalmalı.
Yerde uzanmak pasiflik idmanıdır. Yukardan aşağı bakmak yerine aşağıdan yukarı bakmak perspektifi temelden değiştirir.
Kendine dokunmak, kendiyle dost olmanın ifadesidir.
Hayat sadece bir “için” değildir. Daima “nasıl” ve “niçin”dir. Bir varoluş tarzıdır. Bir cezbetme ve kendini yaşamda gerçekleştirme stilidir.
Aşkın anlamı, anlam yaratmadadır.
Gülmek ciddi bir sanattır, yok edilemez.
Fıkra, şimşek gibi çarpar insanı, yeter ki nüktesi ateşleyici olsun.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Dokunmak, pandemi ile beraber anlamını yeniden inşa eden bir eylem. Yazar, kitapta dokunmanın başka hallerini de keşfetmenize yardımcı olacak fikirlerini paylaşmış. Özellikle gülmenin ve okumanın, dokunmanın başka bir biçimi oluşuna ve etkilerine ilişkin bölümleri çok sevdim.
Alıntılar: - Analog hazların zevkine varanın dijital detoksa ihtiyacı kalmaz. - Dokunmanın yoğun olduğu bir ilişkide iki insan kendilerini birbirlerine kalıcı biçimde bağlı hissederler. Arzulanan dokunuşların açığa çıkardığı enerjiler doyurucu bir hayat için vazgeçilemeyecek kadar üretkendirler. - İnsan gülerek kendini unutur. Ani bir kararla benliğinin hapishanesinden çıkar, bir anlığına başka biri olur. - Susarak birbirlerini anlayanlar, birbirlerine ait olduklarını bilirler. - Sessizliğin açtığı genişlik, insana kendi sonluluğunun darlığını unutturur ki insanları onları ezen, bunaltan o sonluluktan ötürü “konuştuğum sürece yaşarım” düsturuyla durmaksızın konuşurlar. Susanın deneyimi ise başkadır. Sustuğum sürece, benim hayatımın parçası olan sonsuzluğun parçası olarak hissederim kendimi. Bunun insana dokunmasına izin vermek, sessizce bir şey okumakla da mümkündür. - Okumak, tıpkı yazmak gibi konuşmam gibi. Duygular, düşünceler, tasavvurlar, düşler ve fikirler aracılığıyla dokunmanın bir biçimidir. Bir kitabı eline alıp sayfalarını çevirmek, ayrıca duyusal bir dokunuşla da bağlantılıdır. Başkalaşmış biçimiyle ekitapta sa geçerlidir bu. - Okuyan kişi hiçbir koşulda şimdiki zamanın görünüşteki doğallığına, olağanlığına bağlı kalmaz. Okuma zihinsel düzlemdeki dokunuşun gücüyle ona uçsuz bucaksız bir tefekkür alanı açar. İnsan okuma sayesinde salt imkan olarak içinde dertop vaziyette duran potansiyelini yumak gibi açar.
Schmid'in en kısa kitabı olabilir. Bir önsöz yedi bölüme rağmen 50 sayfa. Bildiğimiz şeyleri yazıyor gibi ama yeniden hatırlamak güzel de... Dokunmanın farklı türlerine odaklanıyor; gülmek, susmak ve okumak dahil. Düşünsel Dokunuş: Okuma Sanatı Üzerine kitabın final bölümü, benim de en çok sevdiğim bölüm. Bütün bunların insandaki enerjiyi nasıl harekete geçirdiğini, neden harekete geçirmesi gerektiğini dokunmanın hayatımız üzerindeki önemine dokunarak sade biçimde kaleme alıyor Schmid.
Yer yer çok mantıklı, ufuk genişleten ve hatta motive edici, ama bazı kısımları da mantık dışı (buralarda "amma da sallamış" demekten kendimi alamadım. Mesela, okuma yaptıktan sonra yürümemiz gerekiyormuş, aksi halde kelimeler içimizde kaotik bir şekilde dönüp dolaşacakmış falan), metafizik varsayımlar üzerine kurulu ilginç bir eser.
insan psikodinamik terapiyle beraber son üç senesini geçirince, gündelik hayatında yaptığı her şeyin bir anlamını arıyor, tüm hislerinin peşinden gitmeye çalışıyor. dokunma hissimin peşinden gitmek istediğim için aldığım bir kitaptı, aradıklarımı buldum ve hatta ötesini de gördüm. insan hislerinin teorize edildiğini, birçok insanda ortaklaştığını ve bence en önemlisi, hislerinin sadece bazı insanlar için böyle geliştiğini fark ettiğinde tekrar ve tekrar, bu hisse sahip olduğu insanlara daha fazla dokunası geliyor.
kitapta dokunmak sadece fiziksel bir güdü olarak değil, metafizik olarak da karşımıza çıkıyor. bu kısımları da çok sevdim fakat sanırım fiziksel olarak dokunuş bana en en en güçlüsü geliyor hala. sevdiğim alıntıları, kitaba alıntı olarak gireceğim inşallah.
dokunmayı sevdiklerimizin de peşini bırakmayalım inşallah.
Susma sanatının özü budur:Genişliğe alan bırakmak.Sessizliğin açtığı genişlik, insana kendi sonluluğunun darlığını unutturur; ki insanlar onları ezen, bunaltan o sonluluktan ötürü, “konuştuğum sürece yaşarım” düsturuyla, durmaksızın konuşurlar. Susanın deneyimi ise başkadır: “Sustuğum sürece, benim hayatımı aşan sonsuzluğun parçası olarak hissederim kendimi.” Bunun insana dokunmasına izin vermek bir şey okumakla da mümkündür.
“Aşkın anlamı, anlam yaratmadadır. Sevenler bunu tüm bir bedensel, ruhsal ve zihinsel dokunuşlar döngüsüyle gerçekleştirirler, ta ki birbirlerinin kalplerinde eriyene kadar, sonra her şey baştan başlar. Aşkın döngüleriyle yaşamayı öğrenenler, uzun süre beraber kalabilirler.”
“Bir söz, bir kelime, bir parmak ucu, bir jest, bir dikkat, ötekinin ruhuna vasıl olur ve enerjileri katlandırır. Hele ki, verimkârlığının bir esasını, enerjisinin bir kısmını bağışlamakta gören bir ruhtan geliyorsa bu itki...”
“Her şeyden önce kendine dokunmak, kendiyle dost olmanın bir ifadesidir ve bunda fazla tutumlu olmamak gerekir, çünkü beden ilgi ve dikkatin bu biçimine açtır.”
İnsanlar dokunmaya ihtiyaç duyarlar ve her düzlemde duyarlar bu ihtiyacı. Bedensel olarak, ruhsal olarak, zihinsel olarak ve pekala metafizik olarakta. Ancak bu şekilde çıkabilirler benliklerinin hapishanesinden.
Pandemi sürecinde dokunmanın gücünü çok daha fazla anladık bence. Sevdiklerine sarilamamak dokunamamak kadar acı birşey olamaz. Benim gibi temas bağımlıları için ise bu durum bir kabus.
Wilhelm Schmid bu aralar favori yazarlarımdan alışveriş listesi yazsa onu bile okurum. Yazara mutlaka bir şans verin ve okuyun.
incecik bir kitap, takribi 60 sayfa civarı. daha önce istemsizce yaptığımız birçok eyleme değiniyor. anne karnından, nefes alışımıza, yere temas edip yürüyüşümüze, birbirimizin izni olup dokunmamıza, rahatsız edici tacize varan dokunmalara kadar "dokunma" eylemini/hissini tane tane açıklıyor. ben genel olarak beğendim sayılır. çevirisine laf etmek istiyorum ama işin ucunda `tanıl bora` var diye ses etme haddini de kendimde bulamıyorum. bu sene şu, pop-psikoloji üzerine okumaları çoğaltmak için bi niyet ettim. vira bismillah deyip de bu kitapla başladım, devamı gelir umarım. aşağıya da şu hoşlandığım alıntıyı bırakıp kenara çekiliyorum:
"bakışlarla, sözlerle ve dokunuşlarla gerçekleşir bu. romantiklerden novalis sıralamayı şöyle tasvir etmişti: "bakış ellerin dokunuşu - öpücük - göğüs teması - cinsel - (konuşma) - uzuvlara el atış - kucaklaşma eylemi" (sic ! , novalis, über die liebe,1 2001, 84). bütün bu şefkat ve şiddetten, aşkın herkesin bayıldığı pembe-kırmızı saatleri doğar. ne var ki bu cezbe hali gün be gün her an yaşanamaz. sevenlerin birbirine dokunma tarzı, zıtlıklardan beslenir. kaş çatmak, tebessümden farklı bir tesir yapar. pek hoş olmayan bakış, daha güzel bir bakışa özlemi uyandırır. ses yükselince, daha önce işitilmiş tatlı tınıların eksikliğini hissedersiniz. nahoş koku veya tat, merkezkaç kuvvetleri serbest bırakır. en nihayet arzulanmayan, tacizci, şiddet içeren dokunuş, ilişkinin mutlak sınırını çizer."
It would be a wrong expression to say that the book in which the author conveys his thoughts on the power of touch. Because in the book, touch is interpreted not as a thought, but as an experience and contact. And when we say contact, this is not transmitted as a physical condition. It was a nice but very short book that explains that real contact lies in talking before touching, that you can touch the other person as long as you can be a part of it.
Even in the far eastern meditations, while the individual's touch on himself has a very important place, touching the other person is the most basic subject of philosophy and psychology, in case it shows how a person is motivated to exist at the point of touch.
Touch is an activity that the brain encodes in such a way that its initial meaning is usually understood. However, it is necessary to remember that the main touch is to be a part of a child in order to show interest, if it is your peer, it is to share his feelings, if it is your elder, it is to understand in a real sense. Otherwise, the state of alienated physical contact cannot be considered anything other than harassment, and it will not work except to take your loved ones away from you. Therefore, contact* is important before contact. I wish you a pleasant reading.
Daha akademik ve öğretici bir anlatım beklediğim için herhalde ama kitabı sevemedim. Konuların çoğunun ‘dokunma’ meselesi ile pek bir alakası yoktu. Yazar genel düşüncelerini iletmek için hepsini bir noktada toplamak istediğinden bu konuyu seçmiş hissiyatı verdi.
Özellikle Gülme ve Susma kısımlaırnın dokunma ile bağlantısı çok zorlamaydı.
Ayrıca kitapta bazı betimlemeler o kadar gereksiz derecede uzundu ki. Mesela gülme bölümünden bir cümle mükemmel bir örnek bence bu gereksiz uzun betimlemelere: “Çekingen olabildiği gibi, mahcup, imalı, temkinli, yapmacık, gö nülsüz, asabi, şaşkın, kurnaz, ironik, sevinçli, hüzünlü, gü ven dolu, şefkatli, cilveli, çift anlamlı, entrikacı, anlayışlı, rı za gösterici, düşünceye dalmış, cesur, meydan okuyucu, ka rarlı, hakimane, mağrur, bilgiç, kaygılı, rahatlamış, ümitsiz, reddedici, küçümseyici, sinik, kınayıcı, rikkatli, iyi niyetli, neşeli, ışıl ışıl, muzaffer de olabilirdi bir gülümseme.” Yani…??? Tek tek tüm gülümseme şekillerini örnek göstermenin hiçbir açıdan keyifli bir okuma sağladığını düşünmüyorum.
Kitap kulübünde sadece dokunma ile iletişim kuran Helen Keller’ı konuşurken önerildi diye çok daha büyük beklentilerle başlamıştım. En azından kitap cidden ‘dokunma’ konusunu işleyecek diye yersiz(?) bir beklentim vardı.
Bu da dinlediğim kitaplardan biri oldu. Mesai esnasında tıpkı bir podcast gibi dinledim bir yandan. Zaten 1 saat kadar süren bir kitap.
Wilhelm Schmid'in İletişim Yayınları'ndan çıkan kitaplarını dikkat çekici buluyorum. Dokunmanın Gücü Üzerine kitabı da oldukça kompakt bir kitap. Kitabı dinlemeye başladığımda yalnızca fiziksel dokunmadan bahsedeceğini düşünmüştüm. Gülümseme, okuma gibi bölümlerde ruhumuza ''dokunma''dan da bahsediyor. Okusam birçok yerin altını çizerdim sanırım. :)
Dokunmayı her türlü ele alan ve okuyucuya dokunan bir kitap. Nefes alırken havayla olan temasımız, çimlere uzanırken yerle olan temasımızdan tutun susmanın ya da gülümseyişin iğnelemek ve yanındayım demek gibi birbirine çok zıt anlamların her birine varabilecek dokunuşları bu kadar kısa bir kitapta anlatması hayranlık uyandırıcıydı.
Kısa net ve harika bir kitap. Tam tadında değinilmiş her konuya. En beğendiğim kısım ise harflerin oluşturduğu kelimelerin cümlelerin ve nihayetinde kitapların kalbimize ve zihnimize dokunması kısmıydı. Çok beğendim mutlaka yeniden okuyacağım. Bazı kısımların altı çizilerek yeniden yeniden düşünülmesi gerek.
Yani fena değil, arka tarafta güzel bir dinleme kitabı olur ancak okumak için çok da gereklilik arz etmeyebilir. Dokunmanın insanın fiziksel ve zihinsel sağlığı üzerine etkileri ve tarihsel olarak dokunmaya yaklaşımlar üzerinde bir kısa kitap. Ben en çok okuma üzerine olan son bölümü beğendim :)
Yaşlılar ellerimizi tuttuklarında neden bırakmak istemezler ve ya en içten sarılan ve öpen insanlar neden hep yaşlılar ya da aşk yaşadığımız, yaşadığımızı sandığımız insanlardır? Dokunmak bu kadar güçlü bir şey midir? Gülmek, susmak, okumak da bir dokunma mıdır? Aşk ve dokunmak üzerine…
Dokunmanın insan ilişkileri üzerindeki etkisi ilginç bakış açısıyla etraflıca verilmiş. Dokunma nasıl olur? Dokunma nedir? Bildiğimizden daha fazlası varmış.
Kitap beden, zihin ve ruhun dokunuşlar üzerinden ötekiyle iletişimini keşfediyor. Keyifle okudum. Dili yalın, düşünce pratiğini destekleyen güzel bir kitap.
Özellikle 8.bölüm (son) 21. Yüzyıl’da metinlerle kurduğumuz ilişki namına bir manifestocuk gibi. Genel olarak ise biraz üstten üste dokunan bir denemeler bütünüymüş.