İnsanın uğraşı, kendinin inşasıdır, tamamlanma ve bütünlenme gailesi. İnsan, konuştukça konuşlanır, konar ve yerleşir.
Dille kaybettiğinin yerine, yine dille yenisini ikame etmeye çalışır. Ulaşmayı amaçladığı hep geride bıraktığıdır. Binlerce yıllık bu kimlik inşası, insanın hayvan bedenine giydiği mana dünyasını oluşturarak onu rasyonel örgütlü bir toplumsal varlığa dönüştürür. Homo narrans doğadan yonttuğu harflerden kurduğu metinlerle ve ölümlülüğünün üzerine giydiği ölümsüz simgesellikle, minik parçalardan oluşan büyük öyküler yaratıcısıdır.
Mitler, doğanın bir parçası olarak çevresiyle etkileşiminin insandaki dilsel yansımalarıdır, onun doğa üzerinde kurmaya çalıştığı hâkimiyetin öyküleridir. Bu anlamıyla mitler, insanın kendini inşasında kullandığı, kendisi tarafından yaratılan yapı taşlarıdır. İnsan nedir? sorusuna verilecek yanıtların toplamıdır. İnsan kendi anlatısıdır; onun bedeni, dünyası, yaşamı ve kültürü hem ürettiği hem de içinde rol aldığı mitler ve masallarda varlık bulur.
İçinde yaşadığımız, baştan sona dille ve dilde inşa edilmiş bir Homo sapiens dünyasıdır.
Senaryosunu kendi yazdığı bir yaşamı ölmek istemeden yaşayıp ölen insan, hem yaşamına hem de katlanamadığı ölüme anlam yükleme çabasıyla dilin ipine sarılarak kendini anlatıların kör kuyularına bırakmıştır. Belki de bu yüzden Homo sapiens bir Homo narrans’tır yani hikâye anlatan insandır.
İnsan niçin hikâye anlatır? sorusunun binlerce yıllık izini süren bu kitap, mitler ve masallar eşliğinde okuyucuyu heyecanlı bir yolculuğa çıkarıyor.
İsmail Gezgin, 1965 yılında Ilgın'da doğdu. 1987 yılında Ege Üniversitesi Klasik Arkeoloji Bölümü'nden mezun oldu. Aynı bölümde yüksek lisans ve doktorasını tamamladı. Halen Ege Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.
Beklediğimin aksine bir popüler bilim kitabı değil bu, zaten kitabı elinize alıp kaynakça olmadığını fark ettiğinizde anlıyorsunuz. Beklediğimin dışında bir şey olsa da karşılaştığım, karşılaştığım şeyden mutluyum.
İnsan Niçin Anlatır? alt başlığından hareketle aslında biraz anlatıbilime giriş, biraz ilkel toplumların anlatı merakı, biraz da felsefeye göz kırpan bir ölüm tartışması bekliyordum. Oysa kitap, bunların bazılarını içerse de, başka bir meramı, insanın dille olan ilişkisini, isimleri anılmayan 20. yüzyılın gözde filozoflarından da hareketle, dil-hakikat ilişkisini, dilin nasıl insanı aşıp ideolojiler yarattığını ve bütün toplumu etkisi altına aldığını ele alıyor.
Kitap boyunca İsmail Gezgin bir kez bile kaynak göstermiyor ve kendi fikirleri mi başkalarının fikirleri mi belirtmediği, eğer bu daha evvel o düşünürü okuduysanız tanıyabileceğiniz birçok -bazılarına katıldığım bazılarına katılmadığım- düşünceyi ve teoriyi dile getiriyor. Akademinin insanı körleştiren ve kısırlaştıran, anlama doğru bir heyecan yahut arayışın ötesinde sığ bir entelektüel oyuna dönüştüğü günümüzde bu duruşu ben sevdim.
Hem felsefede hem de edebiyat teorisinde de sıkça kendine yer bulan dil tartışmasının bir manifestosunu okumak isteyenler için Homo Narrans oldukça tatmin edici bir eser.
Kitabın ilk yarısının derli toplu yapısının ikinci yarısında olmadığını, kitabın geneline yayılan bir tekrar sorunu olduğunu da eleştiri olarak ekleyebilirim. Bazen bir sayfaya bakıp aynı şeyin farklı biçimlerde on kez yazıldığını düşündüm.
Bununla birlikte bazı fikirlerin fazla mesnetsiz olduğunu bazılarının ise popülist kaygılarla eklendiğini düşünüyorum. Belki de sorun tümdengelimle bazı fikirlere ulaşılıyor olmasıdır. Örneğin "insanın dilsiz döneme duyduğu özlem" konusu son derece ilgi çekici ve zekiceyken, yerleşik hayata geçişin ardından insanların atalarını suçladıkları sonucuna nasıl ulaşılmış bilemiyorum. Sonuçta -kitabın içinde Gezgin'in kendi verdiği tarihlerlere göre- dilin icadıyla yerleşik hayata geçiş arasında yüz binlerce yıl var. Yahut eril ideolojinin kadınları binlerce yıl baskıladığına kesinlikle katılsam da, Kırmızı Başlıklı Kız masalının eril ideolojinin dışavurumu olduğu konusundaki düşünceleri epey zayıf buldum; her şeyden evvel masalın, öznesi olan kırmızı başlıklı kızla empati kuracağımız şekilde anlatıldığını, masalın kaybedenin kurt olduğunu, eğer kurtlar erkekleri temsil ediyorsa da masalda erkeklerin aç gözlü, güvenilmez ve sinsi gösterdiğini düşünmek bile kitapta yazılanları geçersiz kılıyor. Son beş yılın gözde konularından birinin kitaba böyle alelacele eklenişinin, dediğim gibi, biraz popülist olduğunu düşünüyorum.
Bu kusurlara rağmen dil-hakikat çatışmasını ve dilin insanı yapılandırma potansiyelini açıklayıcılığı bakımından okunmaya değer bir kitap olduğunu da belirtmeliyim.
İsmail Gezgin’den okuduğum ikinci dopdolu bir kitap, Gezgin arkeolog olduğu için bu kitabında da mitler, masallar ve hikayelerin incelikle arkeolojisini ortaya koymuş. Aslında kitap çok yoğun içerikli, herbir cümlenin anlam yükü yüksek, bu nedenle okuması ağır. Tekrarlara düşmesi ve cümleleri daha açık yazmaması, kaynak göstermemesi bir kusur olsa da bu kitap kütüphanem için bir zenginlik. Özet olarak sosyolojik, politik, ideolojik, kültürel insana ilişkin birçok değerin mit, masal, hikaye gibi söylenceler ile yani dil ile üretilmiş olduğunu vurguluyor.
Anlatı üzerine eleştirel kuramlar okumayı seviyorum. Bu kitap kendi içinde tutarlı tezi ve farklı bakış açısıyla oldukça hoşuma gitti. Mit masal ve mitolojilere bir de bu gözle bakmak oldukça keyifli ve ufuk açıcı. Buraya nasıl geldik sorusu için de güzel bir özet sunuyor,tavsiye ederim.
"İçinde yaşadığımız baştan sona dille ve dilde inşa edilmiş bir Homo sapiens sapiens dünyasıdır. Senaryosunu kendi yazdığı bir yaşamı ölmek istemeden yaşayıp ölen, ölüm hayvanı insan, hem yaşamına hem de katlanamadığı ölüme anlam yükleme çabasıyla dilin ipine sarılarak kendini anlatıların kör kuyularına bırakmıştır. Belki de bu yüzden Homo sapiens sapiens bir Homo narrans'tır; anlam ve öykü hayvanıdır. Bedenini aklı ve anlatıları yoluyla kopardığı doğaya ölümlülüğü yüzünden bağlı bulunan sapiens'in yolculuğu, hayvani bir yaşam formundan bir sığınak bellediği insan oluşa doğru gerçekleşmişti."
" Bir hayvan ve yaşam formu olarak dünyaya milyonlarca yıl önce gelen insan önce bilen insana, ardından birliğini bilen insana nihayet bilmediğini bildiğini bilmeyen insanı dönüşmüştür. Bu anlatı dünyasının da ölüm yoktur ama yaşamda kaybolmuştur. Bedende yitirdiğini dilde arayan insanın, binlerce yıl anlatılara başvurması, kaybettiği bedensel yaşamını masallarda, öykülerde, mitlerde, modern dünyanın en cazip ürünleri olan sosyal-dijital-dinsel medyada tesis etmeye çalışması da bundandır. Öyle ya! Herkesin bir hikâyesi vardır. " Herkese tavsiye edeceğim muhteşem bir İsmail Gezgin kitabı.
Arkeolog İsmail Gezgin’den okuduğum ilk kitap Homo Narrans: İnsan Niçin Anlatır? oldu. Sanırım, kendisinin konuk olduğu Nasıl Olunur bölümünü dinledikten sonra almıştım ve üç yıldan uzun süredir kitaplığımda bekliyordu. Son zamanlarda dil, kültür ve kültürün dile etkisi üzerine daha fazla düşündüğüm için, okunmayı bekleyen kitaplar arasında dikkatimi çekti.
Başta, herkesin rahatlıkla okuyabileceği, akıcı bir kitap olacağını düşünmüştüm. Ancak, hem cümlelerin üzerinde uzun uzun düşünmeyi gerektirmesi hem de kaynakça içermemesi nedeniyle daha çok felsefi bir kitap olduğunu söyleyebilirim sanırım. Ayrıca, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin bu kadar geniş yer tutmasını beklemiyordum, bu konuda da daha fazla şey okumak istediğimi düşündüm. Özetle, okuduğuma memnun olduğum bir kitap oldu.
Kitap pek beklentimi karşılamadı. Aslında bu öznel bir yargı değil. Kitabın ismiyle içeriğinin uyuşmamasından kaynaklı bir yargı. "Homo Narrans" yani anlatan insan başlığı ve "İnsan niçin anlatır" altbaşlığıyla anlatılara yoğunlaşan bir kitap bekliyordum. Ama öyle olmadı. Belki mitlerin anlamına giriş tadında bir kitap. Bu başlık altında çeşitli başlıkların bir araya getirlmesi de uyumsuz olmuş. Sanki yazar farklı yerlerde ve farklı sebeplerle yazdığı yazıları bir kitapta toplamaya karar vermiş gibi. Bu yüzden sık sık, mitlerin, anlatıların, hikayelerin genel yapısı, her alt başlığın girişinde tekrar anlatılıyor. Başlardaki dilin ortaya çıkışının mitler üzerinden sunum gibi anlatılması güzeldi, fakat bu konuda en genel ve en bilindik mitlerin kullanılması, ve bu mitlerin diğer altbaşlıklarda da karşımıza çıkması yine tekrara sokuyor. Referans verilmemesinin sebebi, daha sohbet havasında ve akıcı bir anlatıyı yakalamak için yapılmış olabilir, ama beraberinde sorunlar da getiriyor. Nuh'un file vurarak iki domuz çıkarması ilgimi çekti mesela, ama bu anlatı nerede geçiyor? yerel bir hikaye mi? Yoksa ahitlerde mi geçiyor? İnsan niçin anlatır değil de, dil, şiddet, toplumsal cinsiyet ve ideolojik açıdan belli mitlere bir bakış diyebiliriz kitaba. Ama yine çelişkiler var. Mitler nesilden nesile aktarılan tecrübleri damıtmış ve insanlığın iyiliği için bir şeyler çıkarmış dolaylı iddiası kitabın ilk kısmında varken, ikinci kısımda mitlerin ya da benzeri anlatıların kadını kısıtladığı, anlatıların bir iktidar aygıtı olduğu, ve bütün toplumu (çocuklara anlatılan masallardan başlayarak) belli bir ideolojiye bağlayarak şekillendiği söyleniyor. Kadının ikincil plana atıldığı mitlerden bahsediliyor, ama kadını tanrı derecesine çeken anlatılar da var. Bunlar dışarıda tutularak bilimsel bir aldatma ortaya çıkıyor. Yazarın bunu art niyetle yaptığını söylemiyorum. Mitler çeşitli yorumlamalara açık. Kitabın başında, Gılgamış destanındaki yabani hayat yaşayan Enkidu, kadınla karşılaştıktan sonra medeniyete dair ilk adımı atıyor mesela. Burada kadının dönüştürücü vasfı aslında onun önemini vurguluyor. Son olarak bu kadar fazla "monomit" teorisine uygun cümle sarf edip, bir kez olsun Campbell'ın adını zikretmemek ilginç. Kitabın sonuna koyulan tavsiye okumalarında da ismi yok. Yine de mitlere ve masallara yeni merak sarmış biri için bilgilendirici bir kitap.
Kitap; antropoloji ve anlatılarla bağ kurarak insanın hikaye anlatma ihtiyacına dair güzel bir perspektif sunuyor. Özellikle kitabın ilk yarısı bu konu hakkında daha derli toplu.
Kitabın bazı anlarında çok çarpıcı ve etkileyici düşüncelerle karşılaşılsa da belli aralıklarla tekrara düşüldüğü hissi başlıyor. Bu da iyi bir okuma deneyimini engelliyor. Bununla birlikte kaynakça göstermemek bir tercih olarak kabul edilebilir. Ancak örnek vermek gerekirse, "gündüz düşü" gibi bir tabir tamamen yazara aitmiş gibi bir izlenim uyanıyor. Fakat bunun Walter Benjamin'e ait olduğunu bilen biri için tat kaçırıcı bir görüntü oluşuyor.
Fantastik anlatılara dair yapılan eleştirilerden bahsetmek önemli. Fantastik anlatıların negatif taraflarıyla ilgili haklı eleştiriler olsa da, özellikle sayfa 171'den başlayarak bütün fantastik anlatıları bu negatif alana dahil edip genelleme yapılmasını doğru bulmuyorum. Önümüzde modern fantastik edebiyat gibi bir gerçeklik varken hele. Son olarak masallar ve toplumsal cinsiyet rolleri üzerine okuduğum kısmı keyifli buldum.
Kitap, fikren çok güzel bir girişim olmakla birlikte, bazı önemli sorunlar barındırıyor. Öncelikle, bölümler sıklıkla birbirini tekrar ediyor ve bu durum okuma deneyimini zaman zaman yorucu hale getiriyor. Ayrıca, kitapta oldukça iddialı tezler öne sürülmesine rağmen, bu tezler çoğunlukla ampirik kanıtlarla desteklenmiyor. Aforizma tarzı indirgemelere başvurularak sunulmaları, iddiaların gücünü zayıflatıyor. Bunun yanı sıra, başlık her ne kadar genel anlamda "İnsan niçin anlatır?" sorusuna odaklanıyor gibi görünse de, kitabın büyük bölümü neredeyse tamamen ilk insanların dünyası üzerine yoğunlaşmış. Bu nedenle, başlığın daha spesifik olması faydalı olabilirdi; örneğin, "İlk insanlar niçin anlatırdı?" gibi bir başlık daha uygun olabilirdi. Tüm bunlara rağmen, kitabı fikirsel olarak ve düşündürücü bir eser niteliğinde bulduğumu söylemeliyim.
Konuyla ilgili derli toplu bir çalışma, bu bakımdan faydalı. Ancak bu kitabın sorunu referanssız yazılmış olması, dolayısıyla bir kavramsal tartışma barındırmaması. Sanki yazara bir vahiy gelmiş ve öyle yazmış. Halbuki konu çerçevesinde sayın yazar çok iyi bir okuma yapmış, birikimini takdir ediyorum ve bütün bu okumaları birbirine bağlayarak kendi süzgecinden geçirerek bu metni oluşturmuş ancak örneğin "Bataille'nin gözünden bakarsak" dediği kısımda Bataille'nin hangi yapıtına, yazısını gönderme yapmaktadır bunu bilmek isterdim. En azından sona Kaynakça eklenebilirdi onun yerine "Okuma Önerileri" denmiş. Böyle olunca çalışma çok yeni ve çok özgünmüş gibi anlaşılıyor, halbuki öyle değil.
Nefes kesici bir hikaye insanın anlatma ihtiyacı. Binlerce yıl önce insanın doğadan kopmasıyla gelen ölüm korkusu neticesiyle yazdığı yüzlerce öykünün dil aracılığıyla taşınarak günümüze dek gelmesi anlatılıyor.
Binlerce yıllık mitlerin, öykülerin ve masalların nasıl bugünkü toplum anlayışını şekillendirdiği hayretler uyandırıcı. Bugün yaşadığımız ayrımcılığın, cinsiyetçiliğin, ötekileştirme eğilimlerinin ta yerleşik düzene geçen neolitik toplumlardan miras kaldığını yazar mitolojik örneklerle ve dinsel hikayelerle anlatıyor.
İnsanın durmak bilmeyen bir gelecek planlaması ve hayallerinin peşinden koşmak isteği aslında yönetim anlayışının insanı kontrol altına tutmak için dayattığı bir alışkanlık. Toplum içerisinde yaşarken gerçekten özgür müyüz, gerçekten gönlümüzden geçeni mi yaşıyoruz yoksa toplumun emirlerine itaat mi ediyoruz? Uygarlık dediğimiz şey bize yalnızca güvenlik mi vaadediyor yoksa bir yandan da bize sinsice bir şeyleri dikte mi ediyor?
Yazar varlığı, kimliği, toplumun inşaasını, toplumsal rolleri ve egemen güçlerin ideolojisini geçmişten günümüze gelen hikayelerle ilmek ilmek işliyor.
Kitap gayet iyi, zor değil. Zor olmamasından mütevellit 1 puan kırdım. Zaten genelde düşündüğüm ve kabul ettiğim argümanlardı. Ben, insanın her şeye dokunarak, temas ederek bu sistemi kurduğunu ve mahvettiğini düşünüyordum. Buna dil ile dokunmakta dahildi. Lâkin dilin başlangıcını bilmeye, yani bilmek yüzünden dokunmaya götürmemiştim. Zaten ipin ucunu buraya indirmek de faydasızdır. Zira artık bilmeme şansımız yok ama dokunmama şansımız vardır. Bazı şeylere dokunmamaya devam edebilirdik belki sadece. Fakat insan bunu hiçbir zaman başaramamıştır. Bir defa bu bataklığa düşmüştür. Dilin bataklığına, bilmenin bataklığına, aklın bataklığına... Dokundukça, temas ettikçe, anlattıkça, bildikçe her şey mahvolmuştur; plastikleşmiş, niteliksizleşmiştir, her şey simüle edilmiştir, sahteleştirilmiş, gerçeklik öldürülmüştür. Peki bu bir sorun değil midir? Bu sorunu çözmenin yegane yolu aklın ötesine bir keşiftir. Ancak bu keşfi yapmak için de akılcılığın yöntemlerini kullanmak zaruridir. Bu yüzden bu bir dilemmadır, bir paradokstur. Geriye tek bir çare kalır, o da keşfedilmektir.
Konunun akışı ve kurgusu çok hoşuma gitti. İçimdeki yazma isteğinin sebebini daha iyi anlıyorum artık. Yazarın verdiği örneklerle yapısalcılığın kullanımı ve semioloji kafamda daha iyi oturdu.
“Neye niyetlenilirse niyetlenilsin konuşmaya başlandığında ağızlardan aynı hikayenin dökülmesinin nedeni budur, insan anlattığında onaylanacağı hikayeleri yaşar. Çünkü insan kendi hikayesidir.”
Genel olarak ilgi çekici bir okuma olsa da yazar aynı fikirleri neredeyse aynı kelimeler ile bütün bölümlerde tekrarlıyor hissinden kurtulamıyorsunuz okurken. Kitap dörtte biri uzunluğunda olsaydı da içerik olarak bir şey kaybetmez, aksine tekrara düşmekten kaçınırdı diye düşünüyorum.
Ayrıca kitapta birçok yerde ciddi antropolojik çalışmalar ve külliyat ile uyuşmamazlıktan kaynaklanan hatalı argümantasyonlar var. Kaynak kullanımına da bakarak zaten bilimsellik iddiası çok olan bir kitap olmasa da, mesela sayfa 107'de avcı-toplayıcı insan toplulukları için geçen şu ifadelere bakalım; "Aylak ve neşeli doğal ortamdan, periyodik çalışmayı ve emek sarf etmeyi zorunlu kılan bir toplumsal hayata geçilmişti." veya "...Onların yaşamı çok rahattı ve çalışmak, emek sarf etmek zorunda değildi."(syf 107) Avcı toplayıcı insan topluluklar hakkında antropolojik her türlü veriyle çalışan bu tek tönlü bakış açısı okurken göze çok batıyor. Arkeoloji disiplininden gelen bir yazar olan İsmail Gezgin'in bu kadar kesinlik ile tarafsızlıktan uzak beyanlarda bulunması sanırım Tarım Devrimi öncesi dönemi biraz fazla romantize etmesinden kaynaklanıyor. Yerleşik tarıma geçenlere kıyasla avcı-toplayıcıların daha çok boş zamanı olduğu pekala iddia edilebilir ama onların yaşamının hepten rahat olduğunu ve onların emek sarf etmek zorunda olmadığını(!) dile getirmek bence kitabın merkezi argümanlarını zayıflatıyor.
Ayrıca yazar bir çok bölümde kültürün bir tanımını yapmaksızın kültürü Neolitik Devrim ertesinde oluşmuş bir baskı, indoktrinasyon aracı olarak sunuyor. Yazar "...kültürel yerleşik hayat..."(sayfa 107) gibi tamlamaları sürekli kullanarak kültürü ve kültüreli yerleşik hayat dışında var olmayan bir olgu gibi yansıtıyor okuyucuya. Halbuki kültürün ve kültürel öğrenmenin tarım devrimi öncesi avcı-toplayıcılarda hayati önemi olduğunu Joe Henrich gibi antropologların çalışmalarından biliyoruz. (örneğin: https://www.sciencedirect.com/science...)
Bir başka sıkıntılı yer de cinsiyet rollerinin bir baskı aracı olarak Tarım Devrimi ertesinde oluştuğunu iddia eden ve neredeyse kitabın her bölümünde karşımıza çıkan kitabın temel tezi. Yazarın aynı savının sürekli tekrar etmesi biraz okuma keyfini azaltıyor. Üstelik Tarım Devrimi öncesinde avcı-toplayıcı toplulukların arasında cinsiyete dayalı iş bölümünün gayet de kuvvetli olduğunu olduğunu kanıtlayan bir sürü çalışma varken. Üstelik bunu ileri götürüp Homo-sapiens'in Neanderthal'lere karşı üstünlüğünü cinsiyete dayalı iş bölümüne bağlayan bir sürü çalışma da var. Steven Kuhn Mary Stiner'ın bu tezini örnek olarak verebiliriz: (https://www.sciencedaily.com/releases...) Yazar bu tarz çalışmalara hiç değinmiyor veya karşıt-argüman oluşturmuyor.
Kitabın temel argümanlarında Neolitik Devrim öncesi dönem bilimsellikten çıkmak pahasına bu kadar romantize edilmese daha düşündürücü ve sorgulatıcı bir kitap olurmuş.
"İnsan niçin anlatır?" altbaşlığı ile okurlara sunulmuş bu kitap, bizi mit ile insan arasındaki ilişkinin kökenlerinden başlayarak dilin gerçekliğimizi şekillendirmesinin bir yolculuğuna çıkarıyor. Derdini anlatırken örneklendirmeleri için Antik Yunan, Mezopotamya, Eski Ahit ve Türk mitolojisinden serbestçe (metodoloji uygulamadan) yararlanan Gezgin'in bu tavrı mitleri kullanımıyla sınırlı değil. Kitabın genelinde de farklı disiplinlerin ve akımların temel fikirlerini, bunlar hakkında eleştirel sorgulamalara girmeden hikayesini oluşturmada aracı ettiği için Homo Narrans'ı deneme kategorisinde değerlendirmek yerinde olacaktır. Gezgin'in kitaba kaynakça koymaması bu şekilde daha anlaşılır bir hal alabilir. Bu açıdan, kitapta sürekli dönülen fikirler olan Lacancı psikanalizin simgesel'ine ve Althusser'in ideoloji ve simgesel arasındaki kaçınılmaz bağına metnin kendisi de paradoksal bir örnek oluşturur. Çünkü simgesel metinde fark edilebilir ve anlatılar aracılığıyla yapısöküme uğratılabilirdir; ama bunun nasıl mümkün olduğu, bir başka deyişle insanın neden artık mitlerin etkisini fark ederek onları dışarıdan inceleyebildiği dile getirilmez. Benzer bir şekilde kitapta feminist teorinin günümüzdeki hakim fikirleri iç tartışmalara yer verilmeden araçsallaştırılmış ve hatta bunların doğrulanmış fikirler olduğu iddia edilmiştir. Yani, Homo Narrans 2020 Türkiye'sinin bir kesiminin mitine (kitapta kullanımıyla homo sapiens sapiens'in anlam arayışına verilen cevap) denk gelir. O zaman sorumuz "Homo Narrans, tartışmalı pozisyonları tartışmasız gibi göstererek okuyucularıyla ilişkisini şiddet edimi üzerinden mi kurar?" neden olmasın?
Yazar kendisinden her zaman duymayı bekleyeceğimiz temaları bu kitapta tekrar derlemiş ve bu sefer 'insan niçin bunları anlatır' sorusu üzerinden cevaplar bulmaya çalışmış. Başlarda kitap ismi içeriğiyle ilgisiz gibi dursa da, sonraki sayfalarda doğru bir isim olduğunu fark ediyorsunuz. Ancak kitabın ismi aslında yazarın daha önceden anlattığı şeyleri tekrar etmesi için bir bahane olmuş gibi duruyor, çünkü kitap kendi içinde çok fazla tekrara düşüyor. Çoğu konu farklı cümlelerle tekrar tekrar anlatılmış ve bu da kitabı fazlasıyla uzatmış. Bunun dışında kitapta dipnot 1 sayfa hariç hiçbir yerde yok, bu oldukça büyük eksiklik olmuş. Son olarak da kitapta kaç tane ana başlık var çözebilmiş değilim, içindekiler kısmına göre 5 başlık var gibi görünürken, kitap içerisinde son 3 başlık başlangıçları itibariyle birer alt başlık gibi duruyor. Kitabın hem derlenme hem de üslup kısmında iyi bir düzeltiye ihtiyaç duyduğu muhakkak. Kitapta genel bir özensizlik mevcut, sanki yayınevi tarafında hiçbir müdahale yapılmamış gibi duruyor, bu da kitabı potansiyelinden uzaklaştırıyor. Ancak hala arada bir dönüp bazı sayfalarına göz atılabilecek, bire bir diyaloglarda referans gösterilebilecek bir kitap.
Kesinlikle okuduğunuzda farkli bir perspektif keşfedeceğiniz ve dolu bir insan tarafından kaleme alınmış bir eser olduğu yadsınamaz. Fakat bazi söylemler o kadar tekrar edilmiş ki artik bunaliyorsunuz duymaktan. Bazi söylemler de akıcılığa asiri ket vuruyor malesef. Bazi noktalarda fazla abartı düşünceler savunmuş bana göre, ama çok mantıksız yorumlar da degiller. Bunlar kitabi 3 yıldıza düşürse de not olarak, içerik olarak mutlaka ufkunuzu genişletecek ve sizi entellektuel birikim olarak bir sonraki basamağa taşıyacaktır. Benim sorunum bu birikimi elde ederken yer yer biraz zorlanacağınız bir üslubu olmasi ve sizi bazi seylerin çokça tekrar edilmesi sebebiyle ziyadesiyle sıkacak olmasıydı.
Doğadan kopan insanın, kültüre, dile, mitlere ve daha bir çok kültürel ögeyi ortaya çıkarışına dair bilgileri barındıran bir kitap. Yer yer anlaşılması ve kavranması zor karmaşık cümlelerle olması nedeniyle kitabı aslında sakin bir kafayla ağır ağır okumak, kitaptan alınacak verimi artıracaktır.
It is a book that contains information about the emergence of culture, language, myths and many other cultural elements by the human being disconnected from nature. Reading the book slowly with a calm mind will increase the efficiency to be obtained from the book, since it contains complex sentences that are difficult to understand and comprehend from time to time.
Açıkçası kitabı bitirmedim. %24 (syf 57)'e kadar geldim ve bıraktım.
Bu eser "mit, masal ve hikayenin arkeolojisi" değil. En azından, geldiğim yere kadar değildi. Enteresan bir felsefi deneme. Lakin, yanlış. Savlarında, akıl yürütmesinde çok fazla boşluk, hesaplaşılmayan olgu ve olasılık var. Okuması yorucu değildi ama hatalarını görmeye başlayınca canımı sıktı ve devam edemedim.
Tamamını bitirmediğim bir esere iki yıldız vermek istemediğim için "belki ilerisi vaadettiğini veriyordur" diyerek üç ile tamamlıyorum maceramı. Belki ileride hatamı görüp de geri gelirim, bitiririm. Kim bilir.
İsmail Gezgin'in okuduğum ilk kitabı Homo Narrans. İnsanın anlam arayışından yola çıkarak neden anlatma ihtiyacı içinde olduğunu, ölümlü olduğu bilgisiyle mücadele içinde olan tek canlı olan insanın varoluşunu temellendirmeye çalışmasını oldukça kapsamlı olarak incelemiş çok değerli bir çalışma ortaya koymuş. 4,5 milyon yıllık geçmişi olan insanlığın son bir kaç yüz bin yıllık kısmında insan yitirdiği anlamı aramak, bulmak için türlü mitler oluşturmuş. Son 300.000 yıldır duyulan anlam arayışı; insanın en ilkel çağlarında yoktu. Çünkü o çağlarda insan doğanın bir parçasıydı, ihtiyaç duyduğu bilgi kendinde idi, bir bütün halinde yaşadığı topraktan, doğadan ayrılmamıştı. Doğanın ya da hayvanların bir anlam arayışı yoktu. Çünkü doğa kendi içinde bir bütünlük arz eder ve anlama ihtiyaç duymaz. İnsanın bu göbek bağını keserek doğayla arasına mesafe koyması, kökeninden ayrılarak yabancılaşması yani göbek bağını kesmesi yitirdiği bu bütünlüğü, anlamı sonsuza dek arayacağı bir lanet gibi onun trajedisi olmuştur. Bu kopuş mitolojide türlü yollarla anlatılır; Sümer mitolojisinde Gılgamış'a rakip olarak yaratılan ve Şamhat'ın (sorumlu hep kadın) aşkından başı dönen Enkidu'nun bir bütün olarak yaşadığı ormandan, hayvanlardan kopması; Yunan mitolojisinde her iki cinsiyetin tek cins olduğu androjenin Zeus tarafından cezalandırılarak ayrılması; Zeus'un Pandora'yı yaratıp ( sorumlu hep kadın) kutunun açılmasıyla kötülüğün, faniliğin yeryüzüne inmesi; Babil halkının tapınak inşa ederek tanrılara kafa tutması sonucu tanrıların onların bir birini anlamayacakları şekilde çok dilli hale getirilmeleri; Altay mitolojisinde tanrı Ülgen'in şeytan Erlik'i cennetten kovması ve insanı kilden oluştururken o kovulan şeytanın tükürüğüyle insanın form bulmuş olması veya Semavi dinlerdeki Havva'nın (sorumlu hep kadın) bilme ağacının meyvesi elmayı ısırarak Adem ile birlikte cennetten kovulmaları gibi evren kurucu mitler; bu kopuşu farklı coğrafya ve zamanlarda anlatagelmişlerdir. Arapça nisyan kökeniyle ilişkili bir kelime olan insanın unutmak istediği bu kopuş nedeniyle öğrendiği fani olduğu bilgisidir. Bu nedenle simgesel bir öteki oluşturmak, dil ile öte alemlere metaforik olasılıklar inşa etmiş; neden yaşıyorum, ben kimim, varlığımın anlamı nedir gibi sorular ile yaşamı katlanılabilir kılmış, ölümden sonraki sonsuzluk ümidiyle kendine yeni bir gerçeklik oluşturmuştur. Dil anlamın varlık alanıdır. Homo sapiens sapiens mağara duvarlarına korkularını çizmiş, bitki toplamış , alet yapmış, hayvan öldürmüş, ateşi icat etmiş, binlerce yıl sonra tarım yapmaya başlamış, köyler kentler kurulmuş, ticaret yapılmış ve sözün içerdiği sosyal mesajlar iyice köklenmiştir. Bu mesajlar bir yandan insanın soyunun devamı için yaşamsal tecrübelerin aktarıldığı bir işlev görürken bir yandan da iktidarın, erkeğin, yüksek sınıfların, yönetenlerin kendilerine koydukları ayrıcalıklara, şiddete hizmet eden bir dil olmuştur. Toplumsal biliçdışı kurgusu zihnimize binlerce yıl boyunca mitlerle, masallarla işlenmiştir.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Bir kitap okuduğumuzda hayatımız, düşüncelerimiz, davranışlarımız hemen değişmiyor. Öyle bir kitap yok bence. Ancak, okuma zevkimiz, tarzımıza bağlı olarak okuduğumuz kitaplar bizi biz yapmak konusunda çok kuvvetli etkide bulunabiliyorlar.
İsmail Gezgin'in kitabı, ilk bakışta akademik bir Arkeoloji kitabı gibi görünse de, arkeolojinin yanında dünyaya bakışınızı etkileyebilecek kadar felsefe, sosyoloji ve bir miktar da psikolojik içeriği bulunan çok etkileyici bir metin.
Anlatmanın tarihini, nedenini, nasılını, anlatabilmenin toplumsal ve psikolojik etkilerini, bilgi anlamında hiç boşluk vermeden, fazla bir soru işareti bırakmadan, anlaşılır bir dille aktaran bu kitap bitmesin diye çok yavaş okudum.
Gezgin'in aydınlatıcı bir tarzı olduğunu söylemeliyim. Kitabın içindeki bilgilerin bir çoğu tanıdıktı. Kimini iyi biliyordum, bazıları üstünkörü okuduğum bilgilerdi, pek azını da hiç duymamıştım. Aydınlanmayı sağlayan, Gezgin'in bütün bu bilgileri analiz edip bağlamış olması, bu analizlerden irili ufaklı sağlam ve çok etkileyici gerçekten çarpan tezler ileri sürmüş olması. Hemen her analiz-tez bölümünden sonra "evreka-buldum!" duygusu yaşamak, sanki hafif puslu bir havada güneşin bulutların arkasında olduğunu bilip, öylece dururken birden ortaya çıkması gibiydi. En azından metnin bende bıraktığı izlenim, etki, tat bu şekilde oldu.
İnsanın neden dili olduğunu, ve özünü değiştirmeden detayları, zaman, coğrafya ve günün koşullaŕına göre farklılaştırarak aynı anlatıları tekrar tekrar ürettiğini, bu anlatıların insanlığı ne kadar çok etkilediğini okumak çok özel bir deneyimdi.
İnsanın bilgi merakı ile cennetten kovulmayı göze alıp sonra koptuğu gerçek tabiatına dönme çabası , kaybettiği ölümsüzlüğü söze sığınıp hikayeler ile elde etmeye çalışmasından , sözün hükümranlık aracına dönüşüp , tabii olanın tersine , nesilleri şekillendirme , değer sistemleri zorlama , eşit iki cinsten birisini yok sayma noktasına gelen bir insan hikayesi. Neanderthal’den Homo sapiens ve sonra Homo sapiens sapiens’e doğallıktan dilin simgesel dünyasına bir yolculuk. Bildiğini bilen insan Homo sapiens sapiens’in , ölümü de bildiği için koptuğu bütünlüğe özlemini, bedenin dışında kelimelerle anlam oluşturmaya hasretmesinin öyküsü. Bildiğini bilen insanın bilmediğini bilene dönüşümü. Mitlerdeki metaforlarla bu maceranın açıklanmaya çalışıldığı kitap , konuyla ilgili olanlar için keyifli bir okuma sunuyor. Mitlerin yaratılış , kimlik , anlam sorularına cevapları yanısıra , kültürü nasıl kurguladığını izlemek mümkün. Dünyanın mevcut uygarlık kültürünün artı ve eksilerini görürken , aslında temelin Akdeniz’de doğan uygarlık olduğu gözlemi , bir çok düşünceye , tartışmaya ve keyifli sohbetlere vesile olabilecek nitelikte. Okumalık kitaplardan.
Beklediğimin çok ötesinde bir tarza sahipti. Çok zorlandığım kısımları da oldu, nadiren de olsa çok akıcı dile sahip olduğu kısımları da mevcuttu. Konu itibariyle kendini sıklıkla tekrar eden kısımlar benim için özellikle yorucuydu. Daha çok yazar denemelerini derlemiş gibiydi, tam bir odağı yoktu. Tam bir bütünlük hissi vermedi. Derleme dahi olsa bunu daha çok hissettirebilirdi. Bana en çok rahatsızlık veren konulardan bir diğeri; tek bir zamanda geçen bir hikayesinden bahsederken, toplamda 6-7 cümlelik bir anlatıda, öğrenilen geçmiş zamanla başlayıp şimdiki zamanla devam ediyor, arada gelecek zamana geçiyor ve hatta bilinen geçmiş zamanı da kullanıyor. Dili ve anlatımı çok yorucuydu. Yadırgadığım ve söylemeden geçemeyeceğim bir diğer nokta, Kitabın isminin devamında; "İnsan Niçin Anlatır?" denmiş ve kitabın son cümlesi tam olarak şöyle: "Öyle ya! Herkesin bir hikayesi vardır." Hiç adetim değildir ve kesinlikle hoşlanmam ama bu kitaptan sonra keşke dedim, keşke edinmeden açıp başından ortasından sonundan bir 10-15 dakikalık okuma yapsaymışım.
Ufuk açıcı. Kitapta bahsedilen/yorumlanan her şeye katıldığım ya da onayladığım anlamına gelmiyor. Bahsedilen şeyler üzerine düşünmek zaten ufuk açıcı olan.
Bir yıldızı dil ve anlatım üzerinden kırdım. Çok fazla tekrara düşen ve sürekli tanımlama yapıldığı hissiyatı uyandıran -dır -dir'ler ile biten cümle yapısı biraz rahatsız ediyor. Bir de psikanalitik bakış açısının kitaptaki yorumlara fazla hakim olması bazı noktalarda indirgemeciliğe neden olmuş olabilir. O sebeple burada bahsedilen bazı konular farklı bakış açılarıyla da ele alınabilir. Vizyonu geniş tutmak için farklı kaynaklara da başvurmak lazım.
Sosyal bilimlerde çalışmak isteyenler ve yeni başlayanlar için ya da insanı anlama yolunda olanlar için güzel bir kitap olduğunu düşünüyorum. İnsani bilimlere giriş niteliğinde okunabilir. Onun dışındakiler için tekrara düşen bölümleri var ancak bu tekrarlar da tam hikaye anlatan insan tanımına uyacak şekilde kitabı da bir hikayeye dönüştürüyor. Kitabı okurken verilen bilgilere referans verilmesini beklemiştim ama yazar kitabın sonuna okuma önerileri başlığında bir bölüm koyarak ileri okumalar yapmayı isteyen okurları böyle yönlendirmeyi tercih etmiş.
Altını çizdiğim, dönüp dönüp tekrar okuduğum bir çok yer oldu. Belli, İsmail Gezgin'in bu kitabı başucu kitaplarımdan biri artık. Yazarı bu kitabıyla tanımanın geç kalmışlığını hissediyorum ve diğer eserlerini okumak için sabırsızlanıyorum. Ayrıca Nilay Örnek'in Nasıl Olunur podcast serisindeki yazara ait bölüm de bu kitapla bütünleşti, çok güzel gittiler beraber.
Açıkçası hayal kırıklığına uğradım zira İsmail hocayı dinlemekten her zaman büyük zevk almışımdır ama dilindeki retorik güzelliği yahut letafeti bu eserinde göremedim. 226 sayfada hepi topu 3-4 yerde vay canına demişimdir. Pek çok yerde de tekrara düştüğünü hatırlatmak isterim. İnşallah bu yavanlık bu kitapla sınırlıdır..
İçerik güzel fakat biçemi beğenmedim. Kitabın ana fikri her konu başlığında çok fazla tekrar ediliyor. Böyle olmasa elimizde daha akıcı bir kitap bulunurdu. Yine de mitler üzerine merakı olanlara tavsiye edebileceğim bir kitap yazılmış.
It has a lot of beautiful details and stories. The author gives you scientific facts and connects them with mythological stories. For me, the most exciting part of the book is where the author talks about the roots of violence, especially violence done by men.
Bilgilendirici ve okuması çok keyifli bir kitap. Örnekler ve açıklamalar çok aydınlatıcı. Bunun yanı sıra, yazar insanlık tarihine farklı bir yorum getirmiş. Elon Musk olma hayali kuran arkadaşa hediye edilir.