Atmaca 90’lardan günümüze uzanan bir büyüme öyküsü. Büyüme öyküsü diyorum çünkü hikayenin sonunda iyi kötü kahramanımızın artık kendisini kabullendiğini ve değişim yoluna girdiğini görüyoruz.
Kitap 1995 yılında lisenin son yılını okuyan bir grup gencin bir iz bırakmak amacıyla okudukları lisenin dergisinin son sayısını çıkarmaya karar vermeleriyle başlıyor. Sonra sırasıyla, 2001, 2015 ve 2019 yıllarına gidiyoruz. Her bölüm başkarakterimiz Ömer’in hayatından bir kesit sunuyor ve kesitler çok sünmeden bitiyor, adeta bir film kurgusunda sahne atlar gibi bitirip sonraki kesite geçiyoruz. Böylece karakterin yaşamının 24 senesine tanıklık etmiş oluyoruz.
Bu 24 senede ülkeyle birlikte pek çok şey değişiyor -Ömer’in etrafındakiler, hayatta kalmayı başarabilenler, işler güçler, ilişkiler… Değişmeyen tek şey ise Ömer’in bir türlü sahiplenip de başlayamadığı beklemedeki hayatı. Ömer hayal ettiği hayata doğru adım atmakta isteksiz, karar almayı sürekli ileriye, belirsiz bir geleceğe ertelerken pasif-agresif kişiliğinden de kaynaklanan otoriteyle kaçak dövüşünün yarattığı sorunlarla da boğuşmak zorunda kalıyor. Aslında kitabın Ömer’in ergenliğine gelen ilk kısmı hariç Ömer’i hareket halinde göremiyoruz, orada da otoriteye doğrudan başkaldırışı korktuğu gibi aşağılanmayla sonuçlanınca kitabın kalanında mücadeleyi zihninde sürdüren, çoğumuz gibi twitter muhalifi -çok konuşma, bol beğeni, sıfır eylem- birine dönüşüyor. Kitabı bu açılardan gerçekçi ve başarılı bulduğumu belirtmeliyim. Çoğumuzun içinde bulunduğu ruh hali, eyleme geçmedeki isteksizlik ancak tam anlamıyla boş verememek, bir şeyler yapmak isteyip de yapamamak, yarı korkmuş yarı bezmiş şekilde hayatına devam etmek gerçek olayların arka plan yapılmasıyla çok güzel aktarılmış. Atmaca’nın bu açıdan ileride Türkiye’nin özellikle son on yılını çok iyi anlatan romanlar arasında sayılacağını düşünüyorum.
Atmaca’nın beğendiğim diğer yanı ise Hükümenoğlu’nun bir önceki romanı Körburun’a göre tekniğini geliştirmiş olması, üstüne koyarak ilerlemesi. Körburun’u sevmekle ve ortak geçmişimize, acılarımıza, toplumsal travmalarımıza şahitlik etme çabasını değerli bulmakla birlikte yazarın bu olayları aktarırken seçtiği tekrarlar, abartılar ve her şeyi bir romana tıkıştırma çabası beni çok yormuş, kitabın yer yer tirada kaçan diyaloglarını da başarısız bulmuştum. Atmaca’da bu sorun büyük ölçüde ortadan kalkmış: Diyaloglar yerli yerinde, aniden tirat atmaya başlayan karakterler yok, karakterlerin hepsi birbirinden farklı ve kendilerine ait bir sesleri var ve çoğu da oldukça gerçekçi çizilmiş, kimisine her an sokakta/markette/apartmanda/okulda/işte rastlayabileceğimiz, kimini yakından tanıdığımız kişiler gibi. Yazarın ele aldığı konular Körburun kadar geniş olmakla birlikte kitabın içine her şeyi tıkıştırmaktan kendini alıkoyabilmesini de takdir ettim, çok fazla malzeme olmasına rağmen elemeyi ve kitabı derli toplu tutmayı başarmış.
Kitabın en sevdiğim yanı ise 1995 yılından kesit sunan ilk bölümü. Hem umudumuzu henüz kaybetmediğimiz ilkgençlik yıllarımızı anımsattığı için hem de ilkgençliğini 1990’lar-2000’lerin başında yaşamışlar için iyi hissettiren, bununla birlikte gerçekçi olmayı başaran bir atmosfer yarattığı için bu bölüme bayıldım.
Peki Atmaca’nın sevmediğim ya da eksik bulduğum yönleri yok mu? Yukarıda saydığım sevdiğim kısımlara ek olarak sürükleyici olması, karakterle empati kurdurabilmesi yine artı özellikler olmakla birlikte kitabın arka kapağını, adını ve temelini inşa ettiği “öfke” duygusuyla olan bağını açıkçası ben çok zayıf buldum. Kitabı okurken de bitirdikten sonra da bana kalan duygu, hissettiğim duygu öfke olmadı. Ömer’i tanımlayacak olsam yakıcı bir öfkeye sahip biri olarak da tanımlamazdım, bu kitabı anlat deseler maksimum yukarıda da kullandığım “pasif-agresif” tanımını kullanırdım. Gidişatla birlikte hepimizin bezginleştiğini, eylemden beklemeye, harekete geçmekten boş vermişliğe sürüklendiğimizi, Ömer’in de yıllar içinde yakıcı öfkedense pasif bir öfkeye sahip olabileceğini kabul ediyorum. Ancak Ömer’in o yakıcı öfkesini biz en başlarda da, duygularımızın üzerinde çok az kontrolümüzün olduğu ergenlik-ilk yetişkinlik yıllarında da görmüyoruz. Geçmişe dönük olarak anlatıcı duyguları yaşandıkları gibi anlatmadı, şu an içinde bulunduğu ruh haliyle anlattı aslında Ömer öfkeden gözü kararan biriydi desek, Ömer’in geçmişinin o yıllardaki şahidi olan Derya’nın sonradan olaylara tepkisini açıklayamıyoruz. Çocukluğundaki olayları hatırlamaması, travmasını bastırması, savunma mekanizmaları kurgusu kitabın sonunda açıklandığı şekliyle inandırıcı olmakla birlikte burada biz yazarın anlatımına şahit oluyoruz, Ömer’in yaşamına değil. Ömer’in hayatının aktarıldığı kısımlarda öfke gösterilemiyor, yaşanamıyor maalesef, sadece sözcüklerde kalıyor.
Kitapta zayıf bulduğum bir yan daha vardı aslında, o da Ömer’in kardeşi Önder ile yaşamaya başladıktan sonra gerçekleşen diyaloglarıydı. Önder’i hiç gerçekçi bulmadım ve söylediği her şeye hayret ettim. Ancak sonra Ömer’in de aslında kardeşi Önder’i tanımadığı, onun da benim gibi şaşırdığını, Önder’in ikimiz için de bir yabancı olduğunu fark ettim ve karakterin yazarın dilinden, bakışından sıyrılmasına, Hükümenoğlu’nun da tanrı anlatıcı tuzağına düşmeyip Önder’i Ömer’in gözünden aktarmayı başarabilmesine bayıldım.
Özetle, Atmaca bir derdi olan ve bunu da bence iyi aktaran bir roman. Bugünleri ve bugünlerde kendimizi anlamak ve bir yandan da yazarın teknik gelişimini görmek benim için oldukça keyifliydi. 4/5