What do you think?


Kaybolan
Tarık Tufan, hatıralarla yüzleşmenin, ilk aşkın ve kendini aramanın evrensel hikâyesini anlatıyor. Kaybolan, yaralı dünyalarda, kırık hayatlarda, saklı hüzünlerde ve İstanbul sokaklarında dolanan bir roman.
Hayatın en çetrefilli meselesi, çözülmesi en zor sırrı, gerçekte kim olduğumuzdur. Çünkü herkes hayatının bir yerinde kaybolur. Bazıları kendisini bulabilmek için önce çok eskiden kaybettiklerini bulmak zorundadır.
“Utanmayı bir kenara bırakıp gerçeği itiraf ettiğim bugün bile hâlâ kendi hayatımı değil, başkalarının hayatını yaşıyorum. Fason hayat. Bir gece düşüncelere dalmış boğuşurken aklıma geldi bu laf; o gün bugündür böyle tanımlıyorum, sipariş üzerine yaşanmış, ısmarlama, düşük maliyetli, fason hayat. Doğum günümde sadece bunun hayal kırıklığını hissettim. Uzunca bir vakit kayıtsız kalmaya çalıştığım hatalarım için şimdi pişmanlık, hüzün ve keder duyuyorum. Her şeyin başka türlü olmasını arzu ederdim, olmadı. Artık kim olduğumu, kimin için yaşadığımı doğru dürüst düşünemiyorum bile.”
Kaybolmanın döngüsüne sıkışmış bir adam ve iki kadın. Kendilerini bulabilmek için çıkışı ararlarken ödeyecekleri bedel gitgide büyüyor.
Hayatın en çetrefilli meselesi, çözülmesi en zor sırrı, gerçekte kim olduğumuzdur. Çünkü herkes hayatının bir yerinde kaybolur. Bazıları kendisini bulabilmek için önce çok eskiden kaybettiklerini bulmak zorundadır.
“Utanmayı bir kenara bırakıp gerçeği itiraf ettiğim bugün bile hâlâ kendi hayatımı değil, başkalarının hayatını yaşıyorum. Fason hayat. Bir gece düşüncelere dalmış boğuşurken aklıma geldi bu laf; o gün bugündür böyle tanımlıyorum, sipariş üzerine yaşanmış, ısmarlama, düşük maliyetli, fason hayat. Doğum günümde sadece bunun hayal kırıklığını hissettim. Uzunca bir vakit kayıtsız kalmaya çalıştığım hatalarım için şimdi pişmanlık, hüzün ve keder duyuyorum. Her şeyin başka türlü olmasını arzu ederdim, olmadı. Artık kim olduğumu, kimin için yaşadığımı doğru dürüst düşünemiyorum bile.”
Kaybolmanın döngüsüne sıkışmış bir adam ve iki kadın. Kendilerini bulabilmek için çıkışı ararlarken ödeyecekleri bedel gitgide büyüyor.
390 pages, Paperback
Published September 1, 2020
About the author
Tarık Tufan
16 books106 followers1973 yılında İstanbul'da doğdu. Kabataş Erkek Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümünü bitirdi. Marmara Üniversitesi Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Enstitüsü Sosyoloji Bölümünde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Çeşitli gazete ve dergilerde yazıları yayınlanmakta ve bazı televizyon kanallarında edebiyat-sohbet türünde programlar sunmaktadır. Yayımlanmış beş adet kitabının yanı sıra Uzak İhtimal ve Yozgat Blues filmlerinin senaristlerindendir.
Kitaplarındaki zarif ve naif anlatım üslubunu senarist olduğu filmlerde de görmek mümkündür. "Uzak İhtimal" filmiyle 2009 yılında İstanbul Film Festivali'nde "En İyi Senaryo" ödülünü kazanmıştır. Uzak İhtimal'in ardından senaryosunu yazdığı "Yozgat Blues" filmiyle 2013 yılında Altın Koza Film Festivali'nde "En İyi Senaryo" ödülüne layık görülmüştür.
Kitaplarındaki zarif ve naif anlatım üslubunu senarist olduğu filmlerde de görmek mümkündür. "Uzak İhtimal" filmiyle 2009 yılında İstanbul Film Festivali'nde "En İyi Senaryo" ödülünü kazanmıştır. Uzak İhtimal'in ardından senaryosunu yazdığı "Yozgat Blues" filmiyle 2013 yılında Altın Koza Film Festivali'nde "En İyi Senaryo" ödülüne layık görülmüştür.
Ratings & Reviews
Friends & Following
Create a free account to discover what your friends think of this book!
Community Reviews
Displaying 1 - 24 of 24 reviews
June 2, 2026
Elimdeki Tarık Tufan kitaplarını okumaya devam ediyorum. Bu kitabı tatilde okudum ama hakkında bir türlü bir şeyler yazamadım. Aslında çok da sıkılmadan okudum; haksızlık mı ediyorum bilmiyorum ama yazarın kitaplarında bende bir şeyler tam oturmuyor.
Mesela en son okuduğum Magda Szabó'nun İza'nın Şarkısı romanı da oldukça sıradan sayılabilecek bir konuyu sade bir dille anlatıyordu; buna rağmen kitap bittiğinde bende farklı bir bakış açısı bırakmıştı. Bu romanda ise edebi açıdan güçlü, yer yer çok güzel cümleler var; beğenmedim diyemem. Ama kitap bittiğinde karakterden bana kalan şey sadece bir hoşnutsuzluk oluyor.
Belki de modern insanın kendini arayış hikayelerinden biraz sıkılmış olabilirim. Karakterimiz Hakan; on altı yıldır aynı işte çalışan, on beş yıllık bir evliliğin içinde kendini kaybolmuş hisseden biri. Üstelik geçmişten taşıdığı acılar ve travmalar da var. Sonra, kaybolduğunu düşünen pek çok insan gibi o da bir çıkış yolu aramaya başlıyor.
"Kaybolmuş bir insanın, kendisini ancak bir başkasında bulabileceğine bütün kalbimle inandım." (syf. 390)
Benim itirazım da tam bu noktada başlıyor. Uzun zamandır hissettiği kayboluşunu, doğum gününde pastanın üstüne isminin yanlış yazıldığı o günde bir "kader anına" çeviren; işinden, eşinden, her şeyinden kurtulmak isteyen bir adamın "alamet arıyorum" diye yollara düşmesi ve olayın sonunu eski sevgiliye bağlaması bende arayış hikayesinin inandırıcılığını bitiriyor. İnsandan bıkmış biri arayış içindeyse; sanatla, sporla, edebiyatla ya da başka bir uğraşla kendine yeni bir yol açmaya çalışması çok daha inandırıcı olurdu. Üstelik Hakan edebiyat mezunu, boş vakitlerinde öyküler yazan biri. Bir bu öykü yazma kısmında heyecanlandım farklı bir şey gelecek diye, bir de alameti kayınpederinin evinde arayışında... Ama maalesef yazar birkaç paragrafla bu kısımları geçip olayı "Aşk, alamet, alamet, aşk" döngüsüne bağladı. O kadar felaket yaşamış, "kayboldum" diye feryat eden adamın, belasını arıyormuş gibi bir hali vardı.
En son paragraflardan birinde şöyle diyor:
"Kör bir kuştum ben onunla yeniden karşılaşmadan evvel. Evlerin pencerelerine, yüksek binaların kalın camlarına, elektrik direklerine, ağaç dallarına, trafik levhalarına, duvarlara çarpıp durdum. En çok kan kokusunu tanıyorum."
Kan kokusu çekiyor, öleceğinden emin olsa da! :) O ağır romantik, ağır melankolik son sayfaları yüzümde kocaman bir tebessümle tamamladım.
Herkese keyifli okumalar.
Mesela en son okuduğum Magda Szabó'nun İza'nın Şarkısı romanı da oldukça sıradan sayılabilecek bir konuyu sade bir dille anlatıyordu; buna rağmen kitap bittiğinde bende farklı bir bakış açısı bırakmıştı. Bu romanda ise edebi açıdan güçlü, yer yer çok güzel cümleler var; beğenmedim diyemem. Ama kitap bittiğinde karakterden bana kalan şey sadece bir hoşnutsuzluk oluyor.
Belki de modern insanın kendini arayış hikayelerinden biraz sıkılmış olabilirim. Karakterimiz Hakan; on altı yıldır aynı işte çalışan, on beş yıllık bir evliliğin içinde kendini kaybolmuş hisseden biri. Üstelik geçmişten taşıdığı acılar ve travmalar da var. Sonra, kaybolduğunu düşünen pek çok insan gibi o da bir çıkış yolu aramaya başlıyor.
"Kaybolmuş bir insanın, kendisini ancak bir başkasında bulabileceğine bütün kalbimle inandım." (syf. 390)
Benim itirazım da tam bu noktada başlıyor. Uzun zamandır hissettiği kayboluşunu, doğum gününde pastanın üstüne isminin yanlış yazıldığı o günde bir "kader anına" çeviren; işinden, eşinden, her şeyinden kurtulmak isteyen bir adamın "alamet arıyorum" diye yollara düşmesi ve olayın sonunu eski sevgiliye bağlaması bende arayış hikayesinin inandırıcılığını bitiriyor. İnsandan bıkmış biri arayış içindeyse; sanatla, sporla, edebiyatla ya da başka bir uğraşla kendine yeni bir yol açmaya çalışması çok daha inandırıcı olurdu. Üstelik Hakan edebiyat mezunu, boş vakitlerinde öyküler yazan biri. Bir bu öykü yazma kısmında heyecanlandım farklı bir şey gelecek diye, bir de alameti kayınpederinin evinde arayışında... Ama maalesef yazar birkaç paragrafla bu kısımları geçip olayı "Aşk, alamet, alamet, aşk" döngüsüne bağladı. O kadar felaket yaşamış, "kayboldum" diye feryat eden adamın, belasını arıyormuş gibi bir hali vardı.
En son paragraflardan birinde şöyle diyor:
"Kör bir kuştum ben onunla yeniden karşılaşmadan evvel. Evlerin pencerelerine, yüksek binaların kalın camlarına, elektrik direklerine, ağaç dallarına, trafik levhalarına, duvarlara çarpıp durdum. En çok kan kokusunu tanıyorum."
Kan kokusu çekiyor, öleceğinden emin olsa da! :) O ağır romantik, ağır melankolik son sayfaları yüzümde kocaman bir tebessümle tamamladım.
Herkese keyifli okumalar.
December 12, 2020
"Herkes hayatında en az bir kere deliriyor,
düşüyor, kayboluyor ve hiç kimsenin delirmesi, düşüşü yahut kayboluşu bir başkasınınkine benzemiyor.
Yıkımların her birinin kendine özel bir hikayesi var, bu yüzden de istisnasız herkes kendi başına gelenleri başkalarına kıyasla daha büyük bir felaket olarak görme yanılsaması içinde. Belki de insanın aradığı avuntuyu, teselliyi bulamayınca yaşadığı hayal kırıklığıyla sürüklendiği bir yanılsama bu."
" Hayali olmayan insan, çoktan ölmüş ve ne yazıkki öldüğünün farkında olmayan insandır."
Beni yazarla kim, ne vesile ile tanıştırdı hiç hatırlamıyorum, bilsem bi teşekkür borçluyum, ödeyebilirim belki.
Kalemi kuvvetli, her bir eserinde bambaşka dertli bir okuma sunuyor bizlere... Bu kitabında da her kitabından bir selam alarak satırlar arasında kaybolmak garanti...
Hakan 40 yaş gününde fiziken değil, ruhen kaybolur ve olaylar gelişir. O kendini ararken asıl biz kayboluruz Hakan ile sarmallarla dolu hayatında...
Travmaların tüm hayatımıza olan tesirini özellikle çocukluk travmasının tüm yansımalarını okuyoruz.
Şahsen benim pek çok duyguma eşlik etti, kitabı okurken o kadar çok alt çizdim, çok durdum, çok kendime döndüm...
Kitabı okurken bir küçük tavsiyem, Stayin Alive açın ara ara dinleyin...
Tarık Tufan kalemi ile tanışmaya geç kalmayın derim, keyifli okumalar!
#readingismycardio #kaybolan#tariktufan#okudumbitti #bookstagram #okumakiptiladır #dogankitap
düşüyor, kayboluyor ve hiç kimsenin delirmesi, düşüşü yahut kayboluşu bir başkasınınkine benzemiyor.
Yıkımların her birinin kendine özel bir hikayesi var, bu yüzden de istisnasız herkes kendi başına gelenleri başkalarına kıyasla daha büyük bir felaket olarak görme yanılsaması içinde. Belki de insanın aradığı avuntuyu, teselliyi bulamayınca yaşadığı hayal kırıklığıyla sürüklendiği bir yanılsama bu."
" Hayali olmayan insan, çoktan ölmüş ve ne yazıkki öldüğünün farkında olmayan insandır."
Beni yazarla kim, ne vesile ile tanıştırdı hiç hatırlamıyorum, bilsem bi teşekkür borçluyum, ödeyebilirim belki.
Kalemi kuvvetli, her bir eserinde bambaşka dertli bir okuma sunuyor bizlere... Bu kitabında da her kitabından bir selam alarak satırlar arasında kaybolmak garanti...
Hakan 40 yaş gününde fiziken değil, ruhen kaybolur ve olaylar gelişir. O kendini ararken asıl biz kayboluruz Hakan ile sarmallarla dolu hayatında...
Travmaların tüm hayatımıza olan tesirini özellikle çocukluk travmasının tüm yansımalarını okuyoruz.
Şahsen benim pek çok duyguma eşlik etti, kitabı okurken o kadar çok alt çizdim, çok durdum, çok kendime döndüm...
Kitabı okurken bir küçük tavsiyem, Stayin Alive açın ara ara dinleyin...
Tarık Tufan kalemi ile tanışmaya geç kalmayın derim, keyifli okumalar!
#readingismycardio #kaybolan#tariktufan#okudumbitti #bookstagram #okumakiptiladır #dogankitap
May 3, 2024
yüzleşmek isteyenler için...
"Zaman geçince bazı yaşanmışlıkların unutulduğunu sanıyoruz, öyle olmuyor; vücudumuzda saklı saklanan belalı, sinsi bir virüs gibi zayıf anlarımızı kolluyorlar, fırsatını bulunca her şeyin açısını çıkarmak istercesine merhametsizce saldırıyor." diyor kitapta Tarık Tufan.. Ve aslında kitabı okuduğumuz etkilenmemizin nedeni bu... Unuttuğumuzu zannettiğimiz her şeyi tokat gibi yüzümüze çarparak bizlerinde bir kaybolan olduğunu söylüyor. Öz eleştiri yapmanıza neden oluyor şayet bunun için kendinize dürüst olmalısınız. Eğer öz eleştiri yapmak istemiyorsanız kitabı beğenmiyorsunuz, çünkü kaçıyorsunuz, kaybolduğunuzu kabul etmiyorsunuz.
"Zaman geçince bazı yaşanmışlıkların unutulduğunu sanıyoruz, öyle olmuyor; vücudumuzda saklı saklanan belalı, sinsi bir virüs gibi zayıf anlarımızı kolluyorlar, fırsatını bulunca her şeyin açısını çıkarmak istercesine merhametsizce saldırıyor." diyor kitapta Tarık Tufan.. Ve aslında kitabı okuduğumuz etkilenmemizin nedeni bu... Unuttuğumuzu zannettiğimiz her şeyi tokat gibi yüzümüze çarparak bizlerinde bir kaybolan olduğunu söylüyor. Öz eleştiri yapmanıza neden oluyor şayet bunun için kendinize dürüst olmalısınız. Eğer öz eleştiri yapmak istemiyorsanız kitabı beğenmiyorsunuz, çünkü kaçıyorsunuz, kaybolduğunuzu kabul etmiyorsunuz.
November 17, 2024
Tarık Tufan ile tanışmamızın ilk kitabı. Şanzelize Düğün Salonu'nu alacakken biraz yorumlarda gezinmemin neticesinde Kaybolan ile merhabalaşmamızın daha iyi olacağına kanaat getirmiştim, iyi etmişim.
Uzun uzadıya yazabileceğim çok şey var lakin bu sefer hepsini kendimde saklamaya karar verdim.
390 sayfanın sonunda ne Hakan tam olarak bulabiliyor kendini ne de sayfaları çeviren bizler. Yine de bir parça umut yeşeriyor içimde biliyor musunuz her ne kadar "bugün yağmur yağacaktı, o da vazgeçmiş olmalı"ysa da.
Uzun uzadıya yazabileceğim çok şey var lakin bu sefer hepsini kendimde saklamaya karar verdim.
390 sayfanın sonunda ne Hakan tam olarak bulabiliyor kendini ne de sayfaları çeviren bizler. Yine de bir parça umut yeşeriyor içimde biliyor musunuz her ne kadar "bugün yağmur yağacaktı, o da vazgeçmiş olmalı"ysa da.
February 24, 2025
karakter anlatımları hoşuma gitti, okurken aktı gitti kitap. sadece bazı olaylar havada kaldı gibi hissediyorum. hikayede eksik bırakılmış noktalar var, okurken de fark ediliyor, bu kitabın aralarında da yapılmış sonuna özgü bi durum değil. yazar bunu bilerek mi yaptı bilmiyorum ama ben bu durumu pek sevemedim.
December 28, 2020
"Herkes hayatında en az bir kere deliriyor,
düşüyor, kayboluyor ve hiç kimsenin delirmesi, düşüşü yahut kayboluşu bir başkasınınkine benzemiyor.Yıkımların her birinin kendine özel bir hikayesi var, bu yüzden de istisnasız herkes kendi başına gelenleri başkalarına kıyasla daha büyük bir felaket olarak görme yanılsaması içinde. Belki de insanın aradığı avuntuyu, teselliyi bulamayınca yaşadığı hayal kırıklığıyla sürüklendiği bir yanılsama bu."
düşüyor, kayboluyor ve hiç kimsenin delirmesi, düşüşü yahut kayboluşu bir başkasınınkine benzemiyor.Yıkımların her birinin kendine özel bir hikayesi var, bu yüzden de istisnasız herkes kendi başına gelenleri başkalarına kıyasla daha büyük bir felaket olarak görme yanılsaması içinde. Belki de insanın aradığı avuntuyu, teselliyi bulamayınca yaşadığı hayal kırıklığıyla sürüklendiği bir yanılsama bu."
March 19, 2021
Yaralı bir hayvan gibi saklanmak için kendime kuytular arayıp dururken acı gerçeği kabullenmek zorunda kaldım: Kayboldum.
Kaybolmak ansızın başımıza gelen felaketlerden değil; bir zaman dilimine yayılarak, yavaş yavaş insana sezdirmeden gerçekleşiyor. Ancak son evrede kendini belli eden sinsi hastalıklar gibi iş işten geçtiği vakit anlıyorsun ruhuna musallat olan amansız musibeti.
O insanları tanımıyorsun, o mekanlar sana yabancı, o yolda daha evvel yürümemiştin, gölgen peşinden gelmiyor. Gözlerinde acı beliriyor, sükunetini yitirdin. Kayboldun. Güvenlik duvarların yıkıldı, ışıklar söndü, ortalık karardı, atlıkarınca durdu, müzik kesildi, rengarenk atların boyası döküldü, gürültülü makinelerden saçılan yağ, pas ve is kokusu arasında kalakaldın, nerede olduğunu bile bilmiyorsun.
“Yaşamak, karanlık bir denizin kıyısında yürür gibi kaybolmanın kıyısında yürümekmiş; insanın kendisiyle mesafesi, dünyanın geri kalanıyla arasındaki mesafeden daha büyükmüş. Yalnızlık, hayatın içindeki küçük bir parça değil, hayatın kendisiymiş
Hayal ettiğim hayat kesinlikle bu değildi, değildi, söylerken boğazım düğümleniyor. Değildi.
Kaybolmanın en korkutucu yanlarından birini de bu sırada keşfettim: İç sesim farklılaştı, artık kendi sesim değildi de bir yabancıya aitti sanki. Hayatım boyunca peşimi bırakmayan kafamın içinde derinlerde bir yerlerde, olur olmaz her meselede bir an bile durmaksızın bazen fısıltıyla bazen gürültüyle konuşup duran o ses birdenbire tanıdık olmaktan uzaklaştı.
Hayatın en çetrefilli meselesi çözülmesi en zor sırrı gerçekte kim olduğumuzdur.
Ölmekle hayatta kalmak arasındaki mesafe sevdiklerinle arandaki mesafeyle ters orantılı, ölümün veya hayatın sana yakınlığını sadece bunun belirlediğini gördüm.
Bir zamanlar birkaç kişi de olsa benim de etrafımda vardı öyleleri; her şey yolunda mı diye göz kulak olan, uzun zaman haber alamayınca merak eden arkadaşlar. Şimdi yoklar, zamanla ayrıldılar yanımdan. Daha doğrusu onları yakınımda bir yerde hayatımın bir köşesinde tutmayı beceremedim, kalpleri kalbime neredeyse bitişik duruyordu, şimdiyse gözle görülemeyecek kadar uzak mesafedeler, yüzleşmekten korktuklarımdan kaçarken kendime özene bezene bir yalnızlık kafesi yaptım, bir süredir o kafesin içinde tek başıma yaşıyorum, ortada bir suçlu varsa o da benim.
Kendi hayatımı değil, başkalarının hayatını yaşıyorum. Fason hayat.
Sabahları metroda sekiz vagonlu araca denk geldiğimde veya kalabalık durakta beklerken tam da benim önüme yanaşan boş metrobüsü gördüğümde yaşadığım mutluluk hayatımı sürdürmeye yeter mi?
Bir kurban olma durumundan söz etmek gerekirse eğer kendi kendimin kurbanı oldum. Ellerimle ruhumda açtığım yaraları düşündükçe nefes alamaz hale geliyorum. Bunca zaman kendime yaptığım kötülükleri göremeyecek kadar şuurumu yitirmişim meğerse. Durduk yere yapmıyorum bunları, üzerini örtmek istediğim bir geçmiş var.
Beni sevsinler istiyordum, ne kadar zavallıca göründüğünü biliyorum, beni sevmeleri için de böyle bir adam olmam gerekiyordu, oldum. Onların sevgisini dilenmenin bir yolu olarak ağızlarının içine baktım. Gururumu ayaklar altına alarak kendimi küçük düşürme pahasına bunu yaptım. Beni sevmeleri karşılığında onaylanmaya ihtiyaç duydukları ne var sa düşünmeden onayladım, aramızda kirli anlaşmayı bozabilme ihtimali taşıyan her şeyi kurban ettim. Belki de bu yüzden gerçekte kim olduğumun pek önemi kalmadı. Uzun zamandan beri ortamların onaylayan adamıyım ben; tartışmaların etkisiz elemanı karar anlarının çekimser oyu, sen bilirsinlerin benim için fark etmezlerin insanı.
Kimselere görünmeden yaşamayı öğrendiysem de bunu ne kadar sürdürebileceğimi bilmiyorum. Umutsuz anlarımda kışkırtıcı bir düşüncenin peşine düşüyorum: içimden geldiği gibi yaşayayım arada bir rezil olayım, ne olacağını asla umursamayayım yaptıklarımı elime yüzüme bulaştırayım insanlar ‘’Kendini rezil rüsva etti’’ desinler yanımda durmaktan utansınlar böylece tereddüt etmeden üstleneceğim bir suçum olsun. Nefsine yenik düşmüş günahkar dervişlere reva görülen cezayı hak ettiğimden kulağımdaki sadakat küpesini kulağımı yırtarak çekip alsınlar kesik ve kanlar içindeki kulağımla başım öne eğik, tek başıma yürüyüp gideyim insanların arasından. Bunu gerçekten istiyorum çünkü suçun ve günahın bazı anlarda başkalarınca yok sayılmaya karşı içinde utanç saklayan bir başkaldırı biçimi olduğunu kınanmanın ayıplanmanın bir ceza olmaktan çıkıp varoluşun ispatına dönüştüğünü keşfettiğimden bu yana gizli bir rahatlama içindeyim.
Uzun itirafnameler bir sırır saklar genellikle.
Unutunca yaralar kapanır mı baba?
Sen unutuyorsun diye bütün acılar geçiyor mu? Hiç yaşanmamış gibi davranabilir miyiz? Hiç olmamış gibi. Sen unutuyorsun diye ben de mi unutacağım? Unutmuyorum. İstemediğim için değil, başaramadığım için. Unutamıyorum ben. Gece uyumaya çalışırken beynimi istila ediyorlar. Güç geldiği anda yine üzerime abanıyorlar. Senin unutkanlığına hastalık diyorlar. Benimki daha büyük bir lanet. Hastalıktan öte, lanet. Sen masum olacaksın, ben nefretimle anılacağım. Adaletsizlik değil mi bu? Ne kadar korkunç olduğunun farkında bile değilsin. Geçmişte de değildin, bugün de değilsin. Bunu anlayabiliyor musun baba? Anlayabiliyor musun ne hissettiğimi?
Kendi içinde kaybolmuşsan hayatının eskisi gibi olma ihtimali giderek azalıyor ve o saatten sonra nereye gideceğini ne yapacağının nasıl yapacağının bir anlamı kalmıyor.
Zaman geçince bazı yaşanmışlıkların unutulduğunu sanıyoruz öyle olmuyor; vücudumuzda saklanan belalı, sinsi bir virüs gibi zayıf anlarımızı kolluyorlar fırsatını bulunca her şeyin acısını çıkarmak istercesine merhametsizce saldırıyorlar. Hiçbir şeyin geçtiği yok; geçen sadece son ödeme günleri, ilaçların son kullanım tarihleri yiyecek içeceklerin marketlerdeki raf ömürleri ve öyle şeyler. Aslında sadece ömrümüz.
hallac olarak hallac-ı mansur olmak benliğin özünde yanan harlı ateşe çıplak ellerle dokunmak demektir. O ateşle dolmak ve sonunda ateşin kendisi olmaktır. Orası mesafelerin sona erdiği yerdir.
Böylece onları aciz bırakıyorum, kelimelerimle gökyüzünü dolduruyorum ve nereye bakarlarsa benden bir izle karşılaşıyorlar, kaçamayacaklarını anlayınca nefretleri de öfkeleri de büyüyor. Hiçliğe eriştiğim anda, anlaşılmak ve anlaşılmamak umurumda değil, bilakis beni ayıplasınlar kınasınlar ki hakikatim güçlensin. Hiçliğin içinde yeniden diriliyorum. Çok güçlendiren bir duygu bu. Hiçliğin gücü senden korkmuyorum, beni yargılamandan benim için hazırladığın cehennemden korkmuyorum, korkulardan arınınca cennet de cehennem de aynılaşıyor. Ateşle su arasında hiçbir fark yok. Bunu anlayabiliyor musun? Bildiğin üç kelimeyle küstahça ahkam kesmeni dinleyecek değilim, ben ve sen ayrı dünyalardayız, ayrı kelimelerin insanlarıyız ayrı hayallerin..
Ortada bir sorun olduğunda ben adım atmazsam o sorunun sonsuza dek süreceğini düşünüyorum, neden acaba?
Yüzüm yok. Yeni yüz yapacağım kendime. Rüyalarımdan, hatıralarımdan, gözyaşlarımdan, uykusuzluklarımdan ve intiharlarımdan ve vazgeçişlerimden yeni bir yüz yapacağım.
Tahta atlar yapacağım kendime, kurşun askerler, tel arabalar, rüzgar gülleri, kağıttan uçaklar, krepon kağıtlarından ağaçlar, renk renk çiçekler yapacağım kendime. Yeni bir yüz, yeni bir çocukluk, yeni bir hikâye.
Boğulmak herkesin üstesinden gelebileceği bir şey değildir. Herkesin sadece bir kez boğulma hakkı vardır.
Geçmişin güzellikleri tükenince hatıralar kullanılmaktan tarumar olunca eli mahkum herkes hayallere sığınıyordu.
Onların aklı toprağın altına bıraktıkları annelerinde kalmıştı.
Hakiki ve saf acının mesken tuttuğu yüzü hiçbir maskeyle gizlemek mümkün olmuyordu.
Hakikat dünyasına kayıtsız kalarak hayatını sürdürebileceği hayaller dünyası kurmak..
Henüz dünyada olmayan bir hayatın hayalini kurarken sahip olduğun hayat eriyip tükeniyor.
Musa yalnızlığındayım. hayat suyundan mahrum. yol ayrımında.
sakıncalı sorular aklıma taarruz ediyor. boynuma okunaksız, kirli bir yafta asıp şehrin meydanına sürüklediler beni. sanrılı, sancılı, suçlu ve sahipsizim ahalinin gözünde. suda boğulan benim, ölüm bulaştı döllerime, her yıkık duvarın altından benim cesedim çıkıyor.
adımı ezbere biliyor puta tapıcı yargıçlar; faili bulunmamış ne kadar günah varsa, altına beni yazdılar. kimseler itiraz etmeyecek biliyorlar. kimseler sormayacak, neden.
bana Hızır’ı göster Tanrım!
Doğdum, doğar doğmaz sütten kestiler beni. Annemin memelerinden sürgünlük aktı. Uzak, görünmez kentlere savruldum, yetim ve öksüz. Aç kaldım, susuz kaldım. Bir parça kuru ekmek, bir zeytin tanesi, bir yudum oğlak sütü indir gökyüzünden. Açlığımı gider ve susuzluğumu.
Geçmişte olan ne varsa unutmak veya üzerini örtmek yerine hatırlamayı zihninde tartışmayı kim ve ne olursa olsun affetmeyi seçmişti zira zor olduğu kadar iyileştirici olan buydu.
İnsanın kabahatleriyle arasında görünmez bağlar vardır, içini kavuran ateşe başka bahaneler bulur, oysa sorunun kaynağı derinlerde bir yerde kaybolduğunu sandığımız karartılarda gizlidir.
Kötü hatıralar insanı köleleştirir,içinde olduğu anı,dilediğince yaşamasına müsade etmez.Kapısı,penceresi olmayan bir odadır kötü hatıralar,zaman ve mekân gittikçe anlamını yitirir,hakikat parçalanır,insanın önce zihni sonra bedeni çürümeye başlar.Kendi uydurduğu yalanlara inanarak kurtumayı ümit etmek çürümenin safhalarından biridir.Unutmak hatırlamanın bir parçasıdır,kötü hatıraları dalgınlıkla hafızadan uzaklaştırarak değil,acı çekmeyi göze alarak unutmak.Özgürleşme tam burada başlar:Unutmayla hatırlamanın aynı şey olduğunu keşfettiğin anda.Aynı acıya maruz kalan insanlar,iradelerinin ötesinde tek bir vücut haline gelirler,ıstırabı onlardan birinin üstlenmesi acıyı ortadan kaldırmaya yetmez;her ikisinin de bilinçli olarak paylaşması gerekir,aradan ne kadar zaman geçerse geçsin,paylaşma zarureti ortadan kalkmaz
İstanbul’da yabancı yoktur, bu şehir herkesin kendince yakınlıklar kurduğu bir şehir ve herkesin evi sayılır.
Yaşamayı ertelemek gibi zehirli bir alışkanlık edindi bu ilişkilerin sonunda. Doğru insanı bulmak düşüncesi gitgide inandırıcılığını yitiriyordu, öyle biri olduğuna dair beklentilerini bir yana atmıştı, bir gün bir adamla karşı karşıya geldiğinde gökten rengarenk yıldızlar dökülmeyecekti üzerlerine, güneşin ışıkları güzel kokulu çiçeklere dönüşmeyecekti, öyle düşsel masalsı bir karşılaşma olmayacaktı hayatı boyunca. Masallara inanmayı çoktan bırakmıştı, yalnızlıktan.
Herkes hayatında en az bir kere deliriyor, düşüyor, kayboluyor ve hiç kimsenin delirmesi, düşüşü yağır kayboluşu bir başkasınınkine benzemiyor...
Bazı acılar var ki onlardan kurtulabilmek için insanın çaba sarf etmesi yetmez; unutmaya çalışmak, zamana bırakmak yahut kabullenmek, yüzleşmek, üstüne gitmek beyhude, ne yapsan geçmez. Kurtulmanın tek yolu o acının seni terk etmesini beklemek; bazen insanlar kadar acılar da yorulur ve giderler...
Sürekli sızlanan biri olmaktan nefret ediyorum, tek bir adım kaldı, tek bir adım daha.
“Marifetlerinle aptallıkların arasındaki mesafeyi adamakıllı ölçebilmek, zaaflarını ve gücünü dürüstçe keşfedebilmek, geçmişle gelecek arasındaki hayati dengeyi kurabilmek, benliğinin karanlıkta kalan taraflarını bulup yüzleşebilmek buna bağlı..”
Birisi hafızasını yitirdiğinde senin için de tanıdık biri olmaktan çıkıyor muydu?
Annemi hayattayken son gördüğüm anı unutamıyorum, daha doğrusu bilinci yerindeyken gördüğüm son anı demeliyim, çünkü uzunca bir süre hastanede koma halinde yattı ve sonra öldü..
Herkes hayata katlanabilme yolu olarak bir yalan seçiyordu kendine..
Konuşmanın bizi ne kadar yalnızlaştırdığının farkında mısın?
Kötü bir insan değilim ama kötü şeyler yaptım, vicdanımı rahatlatmaya uğraşmıyorum, ne kadar üzgün olduğumu anlatmak mümkün değil.
Bu bir adam asmaca oyunu;harfleri gizlenmiş bir kelime var,ben aklıma gelen harfleri sayıyorum,sesliler,sessizler,tahmin yürütüyorum,her yanlışım için yandaki boşluğa bir çizgi çekiliyor, dar ağacının yatay ve dikey direkleri, yukarıdan salınan ip, bir yuvarlak kafa,ince bir vücut çizgisi iki kol ve nihayet iki bacak. Her şey doğru kelimeyi bulmana bağlı hayatını sürdürebilmenin yegane yolu bu. Hepimizin yaptığı,ölümün yaklaştığını haber veren çizgiler çoğalmadan evvel hayat veren kelimeyi bulmaya çalışmak.
Kaybolmanın tek iyi yanı yeniden paylaşabilmeyi mümkün kılmasıdır. Şu sıra kendime sık sık tekrar ettiğim hakikatler bunlar. Allah’ın merhameti, umutsuzluk ve kederin tam ortasındayken tecelli etttiğinde insanın yalnızlık endişesi hafifliyor. Sesinin duyulduğunu bilmek kadar kıymetli ne olabilir? Her yeni düşüncem bir öncekiyle uyumsuz ve hatta çelişkili, bu kıskacın içinde bir yere varamayacağım aşikar çünkü yüreğimdeki çatışmalar gözlerimi kör ediyor.
Yağmurun şiddetini artırdığı küçük zaman dilimlerinde,daha fazla ıslanmaktan sakınmak için omuzlarımızın gayrihtiyari yapıştığı o tılsımlı anın içinde sonsuza dek kalabileydik keşke.Bedenlerimizi yakınlaştıran aşk yağmuru,ruhlarımızı da iç içe soksaydı, varlığımızın sınırları birbirine karışsaydı,bir ve aynı olsaydık,hangimizin varlığı nerede başlıyor, nerede bitiyor anlaşılmaz hale gelseydi.Yüz yüze baktığımızda kimin kim olduğunu ayırt edemez olurduk böylece;iki ayrı kişilik,sadece bir göz yanılsamasından ibaret kalırdı.Kader çizgimiz bir yerden sonra aynılaşırdı.Tasalar ve sevinçler aynı, hüzünler ve kederler aynıydı.
Çorba yoksunluğu çağrıştırsa da sıcaklığıyla bunu örten bir yemek; içinizi ısıttığı kadar birlikte olduğunuz kişiyle de aranızdaki içtenliği artırıyor. Gösterişsiz ama vaatkar. Birbirini sevenler ve iyi arkadaşlar birlikte çorba içmeye giderler başkalarıyla arasındaki mesafe nispetinde yemeğe giderler, çorba konfordan ziyade merhamete karşılık gelir; yoksullar yolda kalmışlar çaresizler çorba parası isterler.
Diline mukayyet olursun kafanın içinde dönmesine mani olamazsın.
Ben, ‘’Ben’’ olmayınca baba da olamadım.
Zaten bir evlada baba olacak kadar güçlü değilsen, ötesini hesap etmek de yersiz.
Yarım kalan her şey insanın huzursuzluğunu ve çaresizliğini büyütüyordu.
Artık onun için başka bir hayat başlıyordu.
Ölüm insanı bütün hırslarından arındırır, terbiye eder, ölüm hayata anlam katar, hepimizi toprakta eşitler kibirlenenler açgözlüler benlik kavgası edenler, hırsla biriktirenler yetimleri ve fakirleri gözetmeyenler bilsinler ki ölüm var!
Beni yeniden karanlıkta bırakmayacaksın değil mi?
Bazı insanlar boşluğa bakarken, kendilerini önlerinde duran derinliğe bırakmak için arzu duyarlar. Ben, o insanlardan biriyim. Boşluğa atlama dürtüsü diyorlar buna. Yüksek bir yerin kenarında durmuşsun ve dilediğin an kendini bırakabilirsin. Ölüme yakın olmanın insanda yarattığı tuhaf özgürleşme hissi; dilediği an her şeyi sonlandırmanın kıyısında beklemek. Böyle zamanlarda karanlık dürtülere kapılmak yerine doğru soruyu sorman gerekiyor: Çıkış yolu nerede? Doğru soruyu sormadığı için lüzumsuzluklarla oyalanmayı seçen insanlardanım ben. Kaçamak sözlerle, yapmacık, marazi özgürlük hayalleriyle kendimi avutuyorum.
Bugün yağmur yağacaktı o da vazgeçmiş olmalı..
Kaybolmak ansızın başımıza gelen felaketlerden değil; bir zaman dilimine yayılarak, yavaş yavaş insana sezdirmeden gerçekleşiyor. Ancak son evrede kendini belli eden sinsi hastalıklar gibi iş işten geçtiği vakit anlıyorsun ruhuna musallat olan amansız musibeti.
O insanları tanımıyorsun, o mekanlar sana yabancı, o yolda daha evvel yürümemiştin, gölgen peşinden gelmiyor. Gözlerinde acı beliriyor, sükunetini yitirdin. Kayboldun. Güvenlik duvarların yıkıldı, ışıklar söndü, ortalık karardı, atlıkarınca durdu, müzik kesildi, rengarenk atların boyası döküldü, gürültülü makinelerden saçılan yağ, pas ve is kokusu arasında kalakaldın, nerede olduğunu bile bilmiyorsun.
“Yaşamak, karanlık bir denizin kıyısında yürür gibi kaybolmanın kıyısında yürümekmiş; insanın kendisiyle mesafesi, dünyanın geri kalanıyla arasındaki mesafeden daha büyükmüş. Yalnızlık, hayatın içindeki küçük bir parça değil, hayatın kendisiymiş
Hayal ettiğim hayat kesinlikle bu değildi, değildi, söylerken boğazım düğümleniyor. Değildi.
Kaybolmanın en korkutucu yanlarından birini de bu sırada keşfettim: İç sesim farklılaştı, artık kendi sesim değildi de bir yabancıya aitti sanki. Hayatım boyunca peşimi bırakmayan kafamın içinde derinlerde bir yerlerde, olur olmaz her meselede bir an bile durmaksızın bazen fısıltıyla bazen gürültüyle konuşup duran o ses birdenbire tanıdık olmaktan uzaklaştı.
Hayatın en çetrefilli meselesi çözülmesi en zor sırrı gerçekte kim olduğumuzdur.
Ölmekle hayatta kalmak arasındaki mesafe sevdiklerinle arandaki mesafeyle ters orantılı, ölümün veya hayatın sana yakınlığını sadece bunun belirlediğini gördüm.
Bir zamanlar birkaç kişi de olsa benim de etrafımda vardı öyleleri; her şey yolunda mı diye göz kulak olan, uzun zaman haber alamayınca merak eden arkadaşlar. Şimdi yoklar, zamanla ayrıldılar yanımdan. Daha doğrusu onları yakınımda bir yerde hayatımın bir köşesinde tutmayı beceremedim, kalpleri kalbime neredeyse bitişik duruyordu, şimdiyse gözle görülemeyecek kadar uzak mesafedeler, yüzleşmekten korktuklarımdan kaçarken kendime özene bezene bir yalnızlık kafesi yaptım, bir süredir o kafesin içinde tek başıma yaşıyorum, ortada bir suçlu varsa o da benim.
Kendi hayatımı değil, başkalarının hayatını yaşıyorum. Fason hayat.
Sabahları metroda sekiz vagonlu araca denk geldiğimde veya kalabalık durakta beklerken tam da benim önüme yanaşan boş metrobüsü gördüğümde yaşadığım mutluluk hayatımı sürdürmeye yeter mi?
Bir kurban olma durumundan söz etmek gerekirse eğer kendi kendimin kurbanı oldum. Ellerimle ruhumda açtığım yaraları düşündükçe nefes alamaz hale geliyorum. Bunca zaman kendime yaptığım kötülükleri göremeyecek kadar şuurumu yitirmişim meğerse. Durduk yere yapmıyorum bunları, üzerini örtmek istediğim bir geçmiş var.
Beni sevsinler istiyordum, ne kadar zavallıca göründüğünü biliyorum, beni sevmeleri için de böyle bir adam olmam gerekiyordu, oldum. Onların sevgisini dilenmenin bir yolu olarak ağızlarının içine baktım. Gururumu ayaklar altına alarak kendimi küçük düşürme pahasına bunu yaptım. Beni sevmeleri karşılığında onaylanmaya ihtiyaç duydukları ne var sa düşünmeden onayladım, aramızda kirli anlaşmayı bozabilme ihtimali taşıyan her şeyi kurban ettim. Belki de bu yüzden gerçekte kim olduğumun pek önemi kalmadı. Uzun zamandan beri ortamların onaylayan adamıyım ben; tartışmaların etkisiz elemanı karar anlarının çekimser oyu, sen bilirsinlerin benim için fark etmezlerin insanı.
Kimselere görünmeden yaşamayı öğrendiysem de bunu ne kadar sürdürebileceğimi bilmiyorum. Umutsuz anlarımda kışkırtıcı bir düşüncenin peşine düşüyorum: içimden geldiği gibi yaşayayım arada bir rezil olayım, ne olacağını asla umursamayayım yaptıklarımı elime yüzüme bulaştırayım insanlar ‘’Kendini rezil rüsva etti’’ desinler yanımda durmaktan utansınlar böylece tereddüt etmeden üstleneceğim bir suçum olsun. Nefsine yenik düşmüş günahkar dervişlere reva görülen cezayı hak ettiğimden kulağımdaki sadakat küpesini kulağımı yırtarak çekip alsınlar kesik ve kanlar içindeki kulağımla başım öne eğik, tek başıma yürüyüp gideyim insanların arasından. Bunu gerçekten istiyorum çünkü suçun ve günahın bazı anlarda başkalarınca yok sayılmaya karşı içinde utanç saklayan bir başkaldırı biçimi olduğunu kınanmanın ayıplanmanın bir ceza olmaktan çıkıp varoluşun ispatına dönüştüğünü keşfettiğimden bu yana gizli bir rahatlama içindeyim.
Uzun itirafnameler bir sırır saklar genellikle.
Unutunca yaralar kapanır mı baba?
Sen unutuyorsun diye bütün acılar geçiyor mu? Hiç yaşanmamış gibi davranabilir miyiz? Hiç olmamış gibi. Sen unutuyorsun diye ben de mi unutacağım? Unutmuyorum. İstemediğim için değil, başaramadığım için. Unutamıyorum ben. Gece uyumaya çalışırken beynimi istila ediyorlar. Güç geldiği anda yine üzerime abanıyorlar. Senin unutkanlığına hastalık diyorlar. Benimki daha büyük bir lanet. Hastalıktan öte, lanet. Sen masum olacaksın, ben nefretimle anılacağım. Adaletsizlik değil mi bu? Ne kadar korkunç olduğunun farkında bile değilsin. Geçmişte de değildin, bugün de değilsin. Bunu anlayabiliyor musun baba? Anlayabiliyor musun ne hissettiğimi?
Kendi içinde kaybolmuşsan hayatının eskisi gibi olma ihtimali giderek azalıyor ve o saatten sonra nereye gideceğini ne yapacağının nasıl yapacağının bir anlamı kalmıyor.
Zaman geçince bazı yaşanmışlıkların unutulduğunu sanıyoruz öyle olmuyor; vücudumuzda saklanan belalı, sinsi bir virüs gibi zayıf anlarımızı kolluyorlar fırsatını bulunca her şeyin acısını çıkarmak istercesine merhametsizce saldırıyorlar. Hiçbir şeyin geçtiği yok; geçen sadece son ödeme günleri, ilaçların son kullanım tarihleri yiyecek içeceklerin marketlerdeki raf ömürleri ve öyle şeyler. Aslında sadece ömrümüz.
hallac olarak hallac-ı mansur olmak benliğin özünde yanan harlı ateşe çıplak ellerle dokunmak demektir. O ateşle dolmak ve sonunda ateşin kendisi olmaktır. Orası mesafelerin sona erdiği yerdir.
Böylece onları aciz bırakıyorum, kelimelerimle gökyüzünü dolduruyorum ve nereye bakarlarsa benden bir izle karşılaşıyorlar, kaçamayacaklarını anlayınca nefretleri de öfkeleri de büyüyor. Hiçliğe eriştiğim anda, anlaşılmak ve anlaşılmamak umurumda değil, bilakis beni ayıplasınlar kınasınlar ki hakikatim güçlensin. Hiçliğin içinde yeniden diriliyorum. Çok güçlendiren bir duygu bu. Hiçliğin gücü senden korkmuyorum, beni yargılamandan benim için hazırladığın cehennemden korkmuyorum, korkulardan arınınca cennet de cehennem de aynılaşıyor. Ateşle su arasında hiçbir fark yok. Bunu anlayabiliyor musun? Bildiğin üç kelimeyle küstahça ahkam kesmeni dinleyecek değilim, ben ve sen ayrı dünyalardayız, ayrı kelimelerin insanlarıyız ayrı hayallerin..
Ortada bir sorun olduğunda ben adım atmazsam o sorunun sonsuza dek süreceğini düşünüyorum, neden acaba?
Yüzüm yok. Yeni yüz yapacağım kendime. Rüyalarımdan, hatıralarımdan, gözyaşlarımdan, uykusuzluklarımdan ve intiharlarımdan ve vazgeçişlerimden yeni bir yüz yapacağım.
Tahta atlar yapacağım kendime, kurşun askerler, tel arabalar, rüzgar gülleri, kağıttan uçaklar, krepon kağıtlarından ağaçlar, renk renk çiçekler yapacağım kendime. Yeni bir yüz, yeni bir çocukluk, yeni bir hikâye.
Boğulmak herkesin üstesinden gelebileceği bir şey değildir. Herkesin sadece bir kez boğulma hakkı vardır.
Geçmişin güzellikleri tükenince hatıralar kullanılmaktan tarumar olunca eli mahkum herkes hayallere sığınıyordu.
Onların aklı toprağın altına bıraktıkları annelerinde kalmıştı.
Hakiki ve saf acının mesken tuttuğu yüzü hiçbir maskeyle gizlemek mümkün olmuyordu.
Hakikat dünyasına kayıtsız kalarak hayatını sürdürebileceği hayaller dünyası kurmak..
Henüz dünyada olmayan bir hayatın hayalini kurarken sahip olduğun hayat eriyip tükeniyor.
Musa yalnızlığındayım. hayat suyundan mahrum. yol ayrımında.
sakıncalı sorular aklıma taarruz ediyor. boynuma okunaksız, kirli bir yafta asıp şehrin meydanına sürüklediler beni. sanrılı, sancılı, suçlu ve sahipsizim ahalinin gözünde. suda boğulan benim, ölüm bulaştı döllerime, her yıkık duvarın altından benim cesedim çıkıyor.
adımı ezbere biliyor puta tapıcı yargıçlar; faili bulunmamış ne kadar günah varsa, altına beni yazdılar. kimseler itiraz etmeyecek biliyorlar. kimseler sormayacak, neden.
bana Hızır’ı göster Tanrım!
Doğdum, doğar doğmaz sütten kestiler beni. Annemin memelerinden sürgünlük aktı. Uzak, görünmez kentlere savruldum, yetim ve öksüz. Aç kaldım, susuz kaldım. Bir parça kuru ekmek, bir zeytin tanesi, bir yudum oğlak sütü indir gökyüzünden. Açlığımı gider ve susuzluğumu.
Geçmişte olan ne varsa unutmak veya üzerini örtmek yerine hatırlamayı zihninde tartışmayı kim ve ne olursa olsun affetmeyi seçmişti zira zor olduğu kadar iyileştirici olan buydu.
İnsanın kabahatleriyle arasında görünmez bağlar vardır, içini kavuran ateşe başka bahaneler bulur, oysa sorunun kaynağı derinlerde bir yerde kaybolduğunu sandığımız karartılarda gizlidir.
Kötü hatıralar insanı köleleştirir,içinde olduğu anı,dilediğince yaşamasına müsade etmez.Kapısı,penceresi olmayan bir odadır kötü hatıralar,zaman ve mekân gittikçe anlamını yitirir,hakikat parçalanır,insanın önce zihni sonra bedeni çürümeye başlar.Kendi uydurduğu yalanlara inanarak kurtumayı ümit etmek çürümenin safhalarından biridir.Unutmak hatırlamanın bir parçasıdır,kötü hatıraları dalgınlıkla hafızadan uzaklaştırarak değil,acı çekmeyi göze alarak unutmak.Özgürleşme tam burada başlar:Unutmayla hatırlamanın aynı şey olduğunu keşfettiğin anda.Aynı acıya maruz kalan insanlar,iradelerinin ötesinde tek bir vücut haline gelirler,ıstırabı onlardan birinin üstlenmesi acıyı ortadan kaldırmaya yetmez;her ikisinin de bilinçli olarak paylaşması gerekir,aradan ne kadar zaman geçerse geçsin,paylaşma zarureti ortadan kalkmaz
İstanbul’da yabancı yoktur, bu şehir herkesin kendince yakınlıklar kurduğu bir şehir ve herkesin evi sayılır.
Yaşamayı ertelemek gibi zehirli bir alışkanlık edindi bu ilişkilerin sonunda. Doğru insanı bulmak düşüncesi gitgide inandırıcılığını yitiriyordu, öyle biri olduğuna dair beklentilerini bir yana atmıştı, bir gün bir adamla karşı karşıya geldiğinde gökten rengarenk yıldızlar dökülmeyecekti üzerlerine, güneşin ışıkları güzel kokulu çiçeklere dönüşmeyecekti, öyle düşsel masalsı bir karşılaşma olmayacaktı hayatı boyunca. Masallara inanmayı çoktan bırakmıştı, yalnızlıktan.
Herkes hayatında en az bir kere deliriyor, düşüyor, kayboluyor ve hiç kimsenin delirmesi, düşüşü yağır kayboluşu bir başkasınınkine benzemiyor...
Bazı acılar var ki onlardan kurtulabilmek için insanın çaba sarf etmesi yetmez; unutmaya çalışmak, zamana bırakmak yahut kabullenmek, yüzleşmek, üstüne gitmek beyhude, ne yapsan geçmez. Kurtulmanın tek yolu o acının seni terk etmesini beklemek; bazen insanlar kadar acılar da yorulur ve giderler...
Sürekli sızlanan biri olmaktan nefret ediyorum, tek bir adım kaldı, tek bir adım daha.
“Marifetlerinle aptallıkların arasındaki mesafeyi adamakıllı ölçebilmek, zaaflarını ve gücünü dürüstçe keşfedebilmek, geçmişle gelecek arasındaki hayati dengeyi kurabilmek, benliğinin karanlıkta kalan taraflarını bulup yüzleşebilmek buna bağlı..”
Birisi hafızasını yitirdiğinde senin için de tanıdık biri olmaktan çıkıyor muydu?
Annemi hayattayken son gördüğüm anı unutamıyorum, daha doğrusu bilinci yerindeyken gördüğüm son anı demeliyim, çünkü uzunca bir süre hastanede koma halinde yattı ve sonra öldü..
Herkes hayata katlanabilme yolu olarak bir yalan seçiyordu kendine..
Konuşmanın bizi ne kadar yalnızlaştırdığının farkında mısın?
Kötü bir insan değilim ama kötü şeyler yaptım, vicdanımı rahatlatmaya uğraşmıyorum, ne kadar üzgün olduğumu anlatmak mümkün değil.
Bu bir adam asmaca oyunu;harfleri gizlenmiş bir kelime var,ben aklıma gelen harfleri sayıyorum,sesliler,sessizler,tahmin yürütüyorum,her yanlışım için yandaki boşluğa bir çizgi çekiliyor, dar ağacının yatay ve dikey direkleri, yukarıdan salınan ip, bir yuvarlak kafa,ince bir vücut çizgisi iki kol ve nihayet iki bacak. Her şey doğru kelimeyi bulmana bağlı hayatını sürdürebilmenin yegane yolu bu. Hepimizin yaptığı,ölümün yaklaştığını haber veren çizgiler çoğalmadan evvel hayat veren kelimeyi bulmaya çalışmak.
Kaybolmanın tek iyi yanı yeniden paylaşabilmeyi mümkün kılmasıdır. Şu sıra kendime sık sık tekrar ettiğim hakikatler bunlar. Allah’ın merhameti, umutsuzluk ve kederin tam ortasındayken tecelli etttiğinde insanın yalnızlık endişesi hafifliyor. Sesinin duyulduğunu bilmek kadar kıymetli ne olabilir? Her yeni düşüncem bir öncekiyle uyumsuz ve hatta çelişkili, bu kıskacın içinde bir yere varamayacağım aşikar çünkü yüreğimdeki çatışmalar gözlerimi kör ediyor.
Yağmurun şiddetini artırdığı küçük zaman dilimlerinde,daha fazla ıslanmaktan sakınmak için omuzlarımızın gayrihtiyari yapıştığı o tılsımlı anın içinde sonsuza dek kalabileydik keşke.Bedenlerimizi yakınlaştıran aşk yağmuru,ruhlarımızı da iç içe soksaydı, varlığımızın sınırları birbirine karışsaydı,bir ve aynı olsaydık,hangimizin varlığı nerede başlıyor, nerede bitiyor anlaşılmaz hale gelseydi.Yüz yüze baktığımızda kimin kim olduğunu ayırt edemez olurduk böylece;iki ayrı kişilik,sadece bir göz yanılsamasından ibaret kalırdı.Kader çizgimiz bir yerden sonra aynılaşırdı.Tasalar ve sevinçler aynı, hüzünler ve kederler aynıydı.
Çorba yoksunluğu çağrıştırsa da sıcaklığıyla bunu örten bir yemek; içinizi ısıttığı kadar birlikte olduğunuz kişiyle de aranızdaki içtenliği artırıyor. Gösterişsiz ama vaatkar. Birbirini sevenler ve iyi arkadaşlar birlikte çorba içmeye giderler başkalarıyla arasındaki mesafe nispetinde yemeğe giderler, çorba konfordan ziyade merhamete karşılık gelir; yoksullar yolda kalmışlar çaresizler çorba parası isterler.
Diline mukayyet olursun kafanın içinde dönmesine mani olamazsın.
Ben, ‘’Ben’’ olmayınca baba da olamadım.
Zaten bir evlada baba olacak kadar güçlü değilsen, ötesini hesap etmek de yersiz.
Yarım kalan her şey insanın huzursuzluğunu ve çaresizliğini büyütüyordu.
Artık onun için başka bir hayat başlıyordu.
Ölüm insanı bütün hırslarından arındırır, terbiye eder, ölüm hayata anlam katar, hepimizi toprakta eşitler kibirlenenler açgözlüler benlik kavgası edenler, hırsla biriktirenler yetimleri ve fakirleri gözetmeyenler bilsinler ki ölüm var!
Beni yeniden karanlıkta bırakmayacaksın değil mi?
Bazı insanlar boşluğa bakarken, kendilerini önlerinde duran derinliğe bırakmak için arzu duyarlar. Ben, o insanlardan biriyim. Boşluğa atlama dürtüsü diyorlar buna. Yüksek bir yerin kenarında durmuşsun ve dilediğin an kendini bırakabilirsin. Ölüme yakın olmanın insanda yarattığı tuhaf özgürleşme hissi; dilediği an her şeyi sonlandırmanın kıyısında beklemek. Böyle zamanlarda karanlık dürtülere kapılmak yerine doğru soruyu sorman gerekiyor: Çıkış yolu nerede? Doğru soruyu sormadığı için lüzumsuzluklarla oyalanmayı seçen insanlardanım ben. Kaçamak sözlerle, yapmacık, marazi özgürlük hayalleriyle kendimi avutuyorum.
Bugün yağmur yağacaktı o da vazgeçmiş olmalı..
January 21, 2024
" Babamın dayattığı hayattan kurtul, çocuklarını başka türlü sevmeyi öğren, seni soktuğu kafesin içinden kurtulamazsan çocuklarını da o kafesin içine alırsın, oysa sevgi koşulsuzdur, sevginin gücü ölçüsüzlüğündedir, hiçbir şey buna karşılık olamaz."
January 10, 2021
Tarık Tufan'ın okuduğum en sıkıcı kitaplarından biriydi.
November 29, 2021
Tarık Tufan'dan daha önce Bir Adam Girdi Şehre Koşarak ve Şanzelize Düğün Salonu kitaplarını okudum. Açıkçası bu en iyi kitabıydı.
Tarık Tufan özelinde değerlendirecek olursam, özellikle kitabın belli bölümlerinde dili çok güçlü kullanmış; ancak bu güç, kitabın tamamına yayılamamış.
Kitapta beni en çok rahatsız eden şey, "sonsuz dram döngüsü (Alp Öğüt, Uma Kitap Kulübü)" oldu. Gerçekten de yani, bir insanın başına bu kadar şey gelmesi artık anormalliğe kaçtı. Hakan'ın yaşadıklarından sadece bir iki tanesi bile normal bir insanın kafayı yemesine hayli hayli yetecektir. bir insanın kaybolabilmesi için, bu kadar olayı üst üste yaşamasına gerek yoktu diye düşünüyorum. Yani his olarak, vurgu olarak güçlüydü, evet, ama olay sayısı olarak bence fazlaydı. Hakan'ın doğum gününde isminin yanlış yazılmasıyla başlayan dramlar silsilesi, bütün kitap boyunca devam etti durdu. Yıldız'la tüm denemelerine ve olanca isteklerine rağmen çocuklarının olmaması, üniversite yıllarında Sonay'a aşık olup, seviştikleri gece Yalova depreminde kaldıkları binanın yıkılması, Hakan'ın dışarı kaçarak arkadaşlarını uyarmak için geri dönmediğinden dolayı duyduğu vicdan azabı, herkesin göçük altına kalması, herkesin öldüğünü düşünürken yıllar sonra Sonay'la bir kitap söyleşisi sırasında Dosto Kafe'de karşılaşması... Bunun şoku zaten yeter; ama bitti mi? Bitmedi...
Sonay'ın o gece hamile kaldığını ama bebeğin düştüğünü öğrenmesi, arkadaşı Mert'in de göçük altından sağ çıkmış olduğunu; ama artık ileri derecede engelli bir şekilde hayatına devam ettiğini öğrenmesi, Sonay'ın Mert'e bakması... Bitti mi? Hayır...
Tüm bu yaşananlardan sonra, Hakan'ın bir de çocukluk dramlarına dönüyoruz. Teyzesinin tüm denemelerine rağmen çocuğu olmuyordu. Tam bir çocukları oldu, o da yavrucak yaşayamadı. O çocukla aynı zamanlarda doğan Hakan da, annesi tarafından, kardeşlik hakkıdır diye teyzesine evlatlık verildi. Hakan bunu 16 yaşında başkası tarafından öğrendi. Bunun tramvası bile bir insana yetebilir. Ondan sonra Hakan anneannesiyle yaşamaya başladı. Yani beni burada kitaptan biraz uzaklaştıran, Hakan'ın çok çok çok ağır bir olay yaşaması değil, çok ağır bir sürü olay yaşaması oldu. Neyse...
Sadece Hakan da değil, karısı Yıldız'a baktığımızda onun hayatında da babası Reha İleri'nin, annesini balkondan ittiği anki görüntüsü var. Bu anı kimseyle paylaşamadığı için ve annesinin intihar ettiği düşünüldüğü için babasıyla gerçekleştiremediği hesaplaşması var. Yıldız çok fedakar, hep kendinden veren bir kadın. Kardeşi için de, Hakan için de hayatı hep fedakarlıkla geçmiş. Bu bile yani, ne bileyim...
Velhasıl, kitabı beğendim; ama keşke sayı olarak bir insanın başına gelen bu kadar fazla olay olmasaydı. Hakan olaylarda değil de, kendi içinde biraz daha fazla kaybolsaydı.
Şunu da ekleyeyim, Tarık Tufan'ın ŞDS'da yine eski sevgilisini veya sevdiğini unutamamış bir karakteri vardı. Sanırım kendinden bir parça bu. Yine o kitapta da dergah, tarikat vs. ögelerle kitaba bir mistisizm katma çabası vardı. Anladık ki bu da kendinden bir parça.
Alıntıyla bitirelim.
"Ve bugün önceki günler gibi olmayacak"
Tarık Tufan özelinde değerlendirecek olursam, özellikle kitabın belli bölümlerinde dili çok güçlü kullanmış; ancak bu güç, kitabın tamamına yayılamamış.
Kitapta beni en çok rahatsız eden şey, "sonsuz dram döngüsü (Alp Öğüt, Uma Kitap Kulübü)" oldu. Gerçekten de yani, bir insanın başına bu kadar şey gelmesi artık anormalliğe kaçtı. Hakan'ın yaşadıklarından sadece bir iki tanesi bile normal bir insanın kafayı yemesine hayli hayli yetecektir. bir insanın kaybolabilmesi için, bu kadar olayı üst üste yaşamasına gerek yoktu diye düşünüyorum. Yani his olarak, vurgu olarak güçlüydü, evet, ama olay sayısı olarak bence fazlaydı. Hakan'ın doğum gününde isminin yanlış yazılmasıyla başlayan dramlar silsilesi, bütün kitap boyunca devam etti durdu. Yıldız'la tüm denemelerine ve olanca isteklerine rağmen çocuklarının olmaması, üniversite yıllarında Sonay'a aşık olup, seviştikleri gece Yalova depreminde kaldıkları binanın yıkılması, Hakan'ın dışarı kaçarak arkadaşlarını uyarmak için geri dönmediğinden dolayı duyduğu vicdan azabı, herkesin göçük altına kalması, herkesin öldüğünü düşünürken yıllar sonra Sonay'la bir kitap söyleşisi sırasında Dosto Kafe'de karşılaşması... Bunun şoku zaten yeter; ama bitti mi? Bitmedi...
Sonay'ın o gece hamile kaldığını ama bebeğin düştüğünü öğrenmesi, arkadaşı Mert'in de göçük altından sağ çıkmış olduğunu; ama artık ileri derecede engelli bir şekilde hayatına devam ettiğini öğrenmesi, Sonay'ın Mert'e bakması... Bitti mi? Hayır...
Tüm bu yaşananlardan sonra, Hakan'ın bir de çocukluk dramlarına dönüyoruz. Teyzesinin tüm denemelerine rağmen çocuğu olmuyordu. Tam bir çocukları oldu, o da yavrucak yaşayamadı. O çocukla aynı zamanlarda doğan Hakan da, annesi tarafından, kardeşlik hakkıdır diye teyzesine evlatlık verildi. Hakan bunu 16 yaşında başkası tarafından öğrendi. Bunun tramvası bile bir insana yetebilir. Ondan sonra Hakan anneannesiyle yaşamaya başladı. Yani beni burada kitaptan biraz uzaklaştıran, Hakan'ın çok çok çok ağır bir olay yaşaması değil, çok ağır bir sürü olay yaşaması oldu. Neyse...
Sadece Hakan da değil, karısı Yıldız'a baktığımızda onun hayatında da babası Reha İleri'nin, annesini balkondan ittiği anki görüntüsü var. Bu anı kimseyle paylaşamadığı için ve annesinin intihar ettiği düşünüldüğü için babasıyla gerçekleştiremediği hesaplaşması var. Yıldız çok fedakar, hep kendinden veren bir kadın. Kardeşi için de, Hakan için de hayatı hep fedakarlıkla geçmiş. Bu bile yani, ne bileyim...
Velhasıl, kitabı beğendim; ama keşke sayı olarak bir insanın başına gelen bu kadar fazla olay olmasaydı. Hakan olaylarda değil de, kendi içinde biraz daha fazla kaybolsaydı.
Şunu da ekleyeyim, Tarık Tufan'ın ŞDS'da yine eski sevgilisini veya sevdiğini unutamamış bir karakteri vardı. Sanırım kendinden bir parça bu. Yine o kitapta da dergah, tarikat vs. ögelerle kitaba bir mistisizm katma çabası vardı. Anladık ki bu da kendinden bir parça.
Alıntıyla bitirelim.
"Ve bugün önceki günler gibi olmayacak"
This entire review has been hidden because of spoilers.
January 14, 2026
Okurken çoğu zaman keyif alsam da, benim için yeterince akıcı olmayan ve zihnen yorucu bir okuma deneyimiydi. Yazardan okuduğum ilk kitap oldu ve sanırım tanışmak için çok iyi bir tercih değildi. Buna rağmen Tarık Tufan’ın kalemini sevdim; kitapta altını çizdiğim, not aldığım pek çok cümle oldu. Ancak olayları anlatış biçiminde bir problem olduğunu düşünüyorum. Kitapta çok fazla karakter vardı ve bana kalırsa asıl önemli olan karakterlere yeterince alan açılmamıştı.
(Buradan sonrası spoiler içerir.) Baş karakter Hakan’ı doğal olarak en çok okuyoruz; fakat Hakan’ın sevgilisi Sonay’ın eski sevgilisi Dieder hakkında bu kadar uzun okumaların gerçekten gerekli olup olmadığı konusunda emin değilim. Aynı şekilde, Hakan’ın babasının konser ve sinema maceralarına sayfalar ayrılmasındansa, çok daha ilginç bir karakter olduğunu düşündüğüm anneannesini okumayı tercih ederdim.
Bir diğer eksik kalan nokta ise Yıldız karakteriydi. Kitabın ilk 150 sayfasında Yıldız hakkında oldukça fazla şey okurken, sonraki 150 sayfada hayatı en az Hakan kadar değişmesine rağmen neredeyse hiçbir iç düşüncesine, değişen bakış açısına tanık olamıyoruz. Sadece son 20 sayfada, geçiştiriliyormuş hissi veren kısa bir yüzleşmeyle yetinilmesi bana oldukça garip geldi.
Sonuç olarak; çok fazla karakter olmasına rağmen gerçekten önemli olanlara gereken önemin verilmemesi nedeniyle bağ kurmakta zorlandığım bir kitap oldu. Yine de altını çizdiğim ve üzerinde düşündüğüm çok fazla yer olduğu için tamamen olumsuz bir deneyim de değildi. Benim için 2.5 – 3 puan aralığında, ortalama ama yer yer etkileyici bir okuma deneyimiydi.
(Buradan sonrası spoiler içerir.) Baş karakter Hakan’ı doğal olarak en çok okuyoruz; fakat Hakan’ın sevgilisi Sonay’ın eski sevgilisi Dieder hakkında bu kadar uzun okumaların gerçekten gerekli olup olmadığı konusunda emin değilim. Aynı şekilde, Hakan’ın babasının konser ve sinema maceralarına sayfalar ayrılmasındansa, çok daha ilginç bir karakter olduğunu düşündüğüm anneannesini okumayı tercih ederdim.
Bir diğer eksik kalan nokta ise Yıldız karakteriydi. Kitabın ilk 150 sayfasında Yıldız hakkında oldukça fazla şey okurken, sonraki 150 sayfada hayatı en az Hakan kadar değişmesine rağmen neredeyse hiçbir iç düşüncesine, değişen bakış açısına tanık olamıyoruz. Sadece son 20 sayfada, geçiştiriliyormuş hissi veren kısa bir yüzleşmeyle yetinilmesi bana oldukça garip geldi.
Sonuç olarak; çok fazla karakter olmasına rağmen gerçekten önemli olanlara gereken önemin verilmemesi nedeniyle bağ kurmakta zorlandığım bir kitap oldu. Yine de altını çizdiğim ve üzerinde düşündüğüm çok fazla yer olduğu için tamamen olumsuz bir deneyim de değildi. Benim için 2.5 – 3 puan aralığında, ortalama ama yer yer etkileyici bir okuma deneyimiydi.
Read
May 12, 2024Bu kitabı kitapsızlıktan bir süpermarketten aldım. Almamda adının ve arka kapak yazısının etkisi olduğu kadar diğer kitapların bana hiçbir şekilde hitap etmemesi de etkili oldu. Bir de fiyatı çok uygundu.
Herkesin kaybolduğu, yolunu şaşırdığı, içinde kendini bulamadığı, belki de kendiyle karşılaşıp aslında onunla hiç tanışmadığını fark ettiği zamanlar olur. Ya da yaşananlar karşısında nefessiz kalıp kaybolur. Kitap ile karşılaşmam korkularımın yükseklerde dolandığı bir sürece denk geldi. Adı da bu yüzden cezbetti.
Kitaptaki karakterlerin kendilerince yaşadıkları kendilerini bulma süreçlerine şahit oluyoruz. Yıllardır evli olan Hakan ve Yıldız'ın aile hayatlarını, iç dünyalarını ve kurdukları düzenin nasıl yerle yeksan olduğuna şahit oluyoruz. Yazar kısaca diyor ki "nereden biliyorsun hayatının altının üstünden daha iyi olmadığını?"
Doğum gününde mumları üfleyen Hakan sanki efsunlu bir üfleme ile kendini yeniden doğurur aslında. Üfleme öyle bir rüzgara döner ki Hakan'ın geçmişindeki hayaletleri, Sonay'ı ve Mert'i, alır getirir. Zaten ondan sonra hem Hakan'ın hem de Yıldız'ın hayatlarında sular durulmaz. En azından kendilerini bulana kadar.
Kitap kendisini okutuyor, ama açıkçası bana pek dokunmadı. Karakterler uzun uzun anlatılmış, ancak genel olarak bi eksiklik hissi bıraktı bende. Bir de bazı anlatım bozuklukları karşısında şaşkına döndüm. Tarık Tufan ile tanışma kitabı oldu. Uzunca zaman sonra da paylaşım yapmış oldum. Gene döne dolaşa kitaplara sığınılıyordu çünkü.
Herkesin kaybolduğu, yolunu şaşırdığı, içinde kendini bulamadığı, belki de kendiyle karşılaşıp aslında onunla hiç tanışmadığını fark ettiği zamanlar olur. Ya da yaşananlar karşısında nefessiz kalıp kaybolur. Kitap ile karşılaşmam korkularımın yükseklerde dolandığı bir sürece denk geldi. Adı da bu yüzden cezbetti.
Kitaptaki karakterlerin kendilerince yaşadıkları kendilerini bulma süreçlerine şahit oluyoruz. Yıllardır evli olan Hakan ve Yıldız'ın aile hayatlarını, iç dünyalarını ve kurdukları düzenin nasıl yerle yeksan olduğuna şahit oluyoruz. Yazar kısaca diyor ki "nereden biliyorsun hayatının altının üstünden daha iyi olmadığını?"
Doğum gününde mumları üfleyen Hakan sanki efsunlu bir üfleme ile kendini yeniden doğurur aslında. Üfleme öyle bir rüzgara döner ki Hakan'ın geçmişindeki hayaletleri, Sonay'ı ve Mert'i, alır getirir. Zaten ondan sonra hem Hakan'ın hem de Yıldız'ın hayatlarında sular durulmaz. En azından kendilerini bulana kadar.
Kitap kendisini okutuyor, ama açıkçası bana pek dokunmadı. Karakterler uzun uzun anlatılmış, ancak genel olarak bi eksiklik hissi bıraktı bende. Bir de bazı anlatım bozuklukları karşısında şaşkına döndüm. Tarık Tufan ile tanışma kitabı oldu. Uzunca zaman sonra da paylaşım yapmış oldum. Gene döne dolaşa kitaplara sığınılıyordu çünkü.
June 8, 2025
İlk kez Tarık Tufan’ın kalemiyle tanışmış olmama rağmen hayran kaldım kesinlikle diğer kitaplarını da alıp okuyacağım. Kitabın konusuna gelecek olursak karakterimiz Hakan’ın hayat denilen karmaşa da kaybolması ve artık istemediği bu hayatın 40. yılına gelmiş olması.. Hakan ve hayatta kaybolmuşluk, insanın kendisini araması, hayatın sürüklediği yolda değil istediği yönde hareket etmesi.. Tüm bunlar olurken eşi Yıldız ve Yıldız’ın ailesi en çokta emekli albay babası Reha İleri. Ben yaklaşık 400 sayfalık kitabı okurken her sayfasında Yıldız’a sarılmak istedim. Onunla konuşmak hayatına dokunmak istedim. İsmini Osmanlı’nın en hüzünlü sarayı Yıldız Sarayından aldığı için mi böyleydi hayatı acaba tüm geceyi aydınlatan gökyüzünün süsleri yıldızdan almış olsaydı böyle mi olurdu? Belki mutlu bir ailesi, sevgi dolu eşi ve her şeyden çok istediği bir çocuğu olurdu.. Merak duygusunun hiç azalmadığı her sayfasında haz aldığım bir roman oldu. Benim için roman gibi roman diyebileceğim bir tattı. Artık favori yazarlarım arasına Tarık Tufan Bey de dahil oldu🌸🎀♥️
July 17, 2021
Okuma zevkinin o muazzam hissini doruklarda yaşatan enfesler ötesi bir kitaptı. Tarık Tufan’ı bugüne dek yalnızca sinema sektörü için yaptığı işlerle duymuştum ve böylesi güçlü bir kalemi olacağını asla tahmin etmemiştim. İnanılmaz! Her insanın yaşayabileceği sıradan anları bu denli dolu, psikolojik yönü sağlam bir metne dönüştürebilmek şüphesiz ki pek çok yaşanmışlık gerektiriyor. Belli ki Tufan hayatı yaşamış, sindirmiş ve tüm doğum sancılarını göze alarak kağıda dökme cesaretini göstermiş. Mutlaka okuyun!
February 10, 2021
bir insan daha fazla ne yaşamış olabilir derken hep daha fazlasını okudum..kendi içinde kaybolan insanlarin var olduğunu bilerek okumak benk mahvetti yine de bir yerlerde birileri için güneş açarken birileri için yağmur yağmaya devam ediyor.."kaybolmuş bir insanın, kendisini ancak bir başkasında bulabileceğine bütün kalbimle inandım."
October 21, 2023
Yazarla bu kitapla tanıştım. Anlatım biçimi sade ve yormuyor ancak cümleler ve konuyu ele alış biçimi derinlikli. Konusunu ve olay kurgusunu ben sevdim. 40 yaşına gelmiş bir adamın anlık hayatını, evliliğini, yaptıklarını, yapamadıklarını, geride bıraktıklarını, kavuşamadıklarını içinde hapsolmuş hissettiği duygularını kendisinden ve karısının tarafından okuyoruz.
June 22, 2023
Tarık Tufan bir adamın gençliğinden hatta çocukluğundan gelen kimliksizliğini ve bu kimliksizlik sonucu yaşadığı kayboluşu ele almış.
Altını çizdiğim cümlelerle dolu keyifli bir okuma deneyimi oldu.
Altını çizdiğim cümlelerle dolu keyifli bir okuma deneyimi oldu.
January 12, 2021
Kim olduğunu bulma çabası.
May 19, 2021
Hakan ile birlikte kaybolan kaç kişiyiz acaba? Kurgusu, dili, anlatımı muazzam. Tarık Tufan’ı artık hep okuyacağıma eminim. Kalemine sağlık.
January 26, 2023
İçimizden birilerinin hayat hikayesiydi sanki. Lakin sonu romanın adı gibi kaybolmuş da yarım kalmış gibi.
November 2, 2025
Altı çizilesi birçok satırla dolu, su gibi bir akıcılığa sahip, iyi yazılmış bir roman. Çok sevdim. Biraz Vedat Türkali’nin Bir Gün Tek Başına kitabının tadını aldım. Tavsiye ederim.
November 25, 2025
bazi baglanmayan olaylar var
August 9, 2021
Dil ortalamanın üstünde ama konu fazla basit kalmış. Bir yerden sonra sürekli tekrara düştü.
October 25, 2020
Maalesef hevesle beklediğim kitabı hayal kırıklığıyla bitirdim. Her şey havada kaldı. Sanki aceleye gelmiş, kitap bitmemiş, gözden geçirilmeden hemen basılmış gibi.
Displaying 1 - 24 of 24 reviews























