Selçuk Baran’ın yedi öykü kitabı daha önce Yapı Kredi Yayınları’ndan Ceviz Ağacına Kar Yağdı (2008) adıyla tek ciltte toplanmıştı. Bütün öyküleri şimdi gözden geçirilerek, yazar portreli kapaklarla ayrı ayrı basılıyor.
Selçuk Baran’ın ilk öykü kitabı Haziran (1972) 1973 Türk Dil Kurumu Öykü Ödülü’ne değer görülmüştü. “Ceviz Ağacına Kar Yağdı”, “Zambaklı Adam”, “Kavak Dölü” gibi yirmi bir unutulmaz öyküden oluşan kitap çıktığı tarihte güçlü bir yazarın gelişini müjdelemişti.
Yalnızlık ve umutsuzluk dolu öykülerinde düşsel, şiirli bir hava yaratmakta başarı gösterdiği kabul edilen Selçuk Baran, Behçet Necatigil’den Vedat Günyol’a, Füsun Akatlı’dan Selim İleri’ye, Hulki Aktunç’tan İbrahim Yıldırım’a, İnci Aral’dan Behçet Çelik’e pek çok yazarın övgüyle üstünde durduğu, ancak günümüz okuru tarafından daha fazla keşfedilmeyi bekleyen bir yazar.
“Hayır, baharla gelen bir ruh zayıflığı filan değildi! Ne münasebet! Gerçi gözlerimin hafifçe dolduğunu yadsımıyorum. Bekâr bir kızın çiçek alması dokunur bana. Hepsi bu işte!”
Selçuk Baran (Ankara, 7 Mart 1933 – 4 Kasım 1999) Ankara Kız Lisesi’ni ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni üstün derecelerle bitirdi. Aynı fakültenin Banka ve Ticaret Hukuku Enstitüsü’nde kurs müdürlüğü yaptı (1958-68). 1995’ten sonra bu enstitünün yayın müdürüydü. 1987-93 yıllarında TRT İstanbul Radyosu’nda radyo oyunları yazdı. “Türkân Hanım” adlı oyunu Devlet Tiyatrosu’nda sahnelendi. İlk öyküsü (Çocuğun Biri) 1968’de Yeditepe dergisinde çıktı. Yalnızlık ve umutsuzlukla örülü öykülerinde düşsel, şiirli bir hava yarattı. Behçet Necatigil “Keskin, belirgin çizgilerden kaçınarak, dikkat isteyen, belirsiz yaşantı parçalarını birleştiriyor; çağrışım ve yorumlara açılma gücü için okuyucudan katkılar bekleyen bir ‘iç hayat’ görünümleri çiziyor” saptamasında bulundu. Selçuk Baran’dan kalan günlük, mektup ve yayımlanmamış yazıları yakın dostu Ülkü Uluırmak derledi: Haziran’dan Kasım’a (2007).Haziran ile 1973 TDK Öykü Ödülü’nü kazandı; Bir Solgun Adam ile 1974 Milliyet Yayınları Roman Yarışması’nda mansiyon aldı; Anaların Hakkı ile 1978 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı Adnan Özyalçıner’le paylaştı; Bozkır Çiçekleri ile 1979 Milliyet Yayınları Roman Yarışması’nda mansiyon aldı.
60’lı 70’li yıllardaki kadın yazarların kırılganlığı, zarifliği beni çok üzüyor. hem üzüyor hem sinirlendiriyor. annelerimizden, teyzelerimizden dinlediğimiz şeylerin aynılarını okumuş etmiş, meslek sahibi, baş tacı ettiğimiz kadın yazarların da yaşamış olması içimde kor ateşler yanmasına sebep oluyor. cidden. bugün de var evet, özellikle sanatçı erkeklerin eşlerinden, sevgililerinden duyduklarımızdan biliyoruz bunları. çok iyi biliyoruz ama bugün sanki biraz daha net anlatabiliyoruz, bu kadar kırılıp içimize kapanmıyoruz. çekilen bazı şeyler olsa da eeeh yeter diyecek bir nokta var gibi. oysa bu kuşak görevleri buymuşçasına, dünyaya kocalarını ve komşularını ve toplumu memnun etmeye gelmişler gibi… selçuk baran özellikle ankara’da memur ailelerin yaşamını, kadınların komşuculuğa sıkıştırıldığı hayatları, sıkıcı, sıkıcı, hep sıkıcı evlilikleri, değişme isteğini, bir anlık çılgınlık anlarını ve değişememeyi, elinden kolundan bağlanmış olmayı çok çok iyi anlatmış öykülerinde. sıkılan sadece kadınlar değil, erkekler de sıkılıyor. onlar da çılgınlık yapmak istiyor, aşık olmak, hayallerini gerçekleştirmek istiyor ama onların da karşısında bu kez toplumsal rollerle robota dönmüş bir kadın düşüyor. mutsuz ama her işini dört dörtlük yapan robotlar. 1966’larda başlayan öyküler daha kişiselken 1970 ve 71’de yazılanlar gençlerin ölümü, sokaklardaki silah sesleri ve sıkı sıkı kapanan perdelere dair. bu değişimi görmek çok güzel. anlatıcının erkek olduğu ya da erkeğin gözünden anlattığı öyküleri kadınlara göre daha başarısız buldum. sanki hep kadınları yazarsa onlara haksızlık yapacağını düşünmüş baran, öyle ince çünkü ama kadınları anlatırken devleşiyor. özellikle komşu diyaloglarında, memur karısı ortamlarında ne detaylar, ne gözlemler… selçuk baran okumaya devam…
İlk okuduğum Selçuk Baran kitabıydı, son olmayacağına da eminim. Her gün birer, ikişer, bilemedin üçer öykü okuyarak ilerledim. Bazı öyküler dimağımda daha geniş bir yer edindi. O öyküleri sesli okumak, sevdiklerimle paylaşmak istedim. Hatta kitabı henüz bitirmemişken hediye etmeye bile başladım sevdiklerime.
21 öykünün yer aldığı kitaptaki 7 öykü ise benim için diğerlerinin birkaç adım öne çıktı. Bunlar: Konuk Odaları, Işıklı Pencereler, Ceviz Ağacına Kar Yağdı, Sokaklarda, Zambaklı Adam, Islık ve Leylak Dalları.
Kitabın, arka planında çoğunlukla yer alan bozkır havası ve eserdeki öykülerin 1967-1972 yılları arasında yazıldığı göz önüne alındığında, o döneme dair bütünlüklü bir atmosfer de okura incelikle bir şekilde yansıtılıyordu bence.
"'Çok kalabalıktınız', dedim. 'Evde, sokaklarda, dükkânlarda, dolaplarda...' Günün birinde kalabalığı silkelemekten ve tek başıma kalmaktan başka bir isteğim olmadığını anlayıverdim. Herkes bir şeyler istiyordu. Daha çok oda, daha çok kitap, daha iyi dinlenmek, daha temiz gömlek... Bir gün ben de bir şey istesem, dedim. Bu, yaşamımın neresine geldiğimi kendi kendime sorduğum gündü." (Sayfa 44)
Haziran, yazarın ilk eseri olmasına rağmen içerisinde ilk eserlere mahsus toyluğu barındırmıyor. Zaten yazarın kendisi de bu kitaptan “Haziran, ilk kitabım olmasına karşın bir gençlik ürünü değildir.” diye bahsetmiş. Diğer kitaplarında da olduğu gibi insan yalnızlığını, yaşama karşı duyulan umutları, umutsuzlukları duru bir şekilde anlatmış Selçuk Baran. Hayatıyla ilgili okuduklarıma dayanarak kendisinin ince bir ruha sahip olduğunu düşünüyorum. Zaten bunu yazdıklarından anlamak da mümkün. Okumaya devam edeceğim kesinlikle.
İstiyorum ki hepimiz Selçuk Baran'ın ne kadar güçlü ve etkileyici bir kalemi olduğunu uzun uzun konuşalım. Bu kitabın peşine düşüp ancak sahaflardan bulabildim. Dilerim YKY bu harika yazarına daha çok sahip çıkar ve daha fazla okurla buluşmasına aracı olur. Çünkü şüphesiz Türk Edebiyatı'ndaki en yetenekli kadın yazarlardan biri Selçuk Baran.
Okuduğum ilk Selçuk Baran kitabıydı açıkçası “Tortu” kitabıyla başlamak istiyordum ancak baskısı henüz olmadığından kitabı bulamadım. Kısacık bir kitapta çok fazla öykü barındırmasına yani öykülerin de kısa kısa olmasına rağmen yoğun ve derinlikli olduğunu gördüm. Özellikle kadın karakterlerdeki hayat yorgunluğu, sıkılmışlıklar, katlanma iç güdüleri ve sorgulama şekilleri etkiledi beni.
Canınız çok sıkkınken okunacak öyküler değil sanırım daha bir kasvete sürüklüyor insanı. Dilinin sade ve akıcı olmasını sevdim.
Aslında 3.5 vermek istediğim bir kitaptı ama malum mümkün değil ben de aşırı etkilendiğim öyküler barındırmasa da sonrasında diğer kitaplarını okuma isteği uyandıran bir kitap olduğu için 4 yıldız verdim.
Umutsuzluk üzerine mükemmel öyküler. Her bir öykü benzer bir buhranı anlatıyor fakat hiç aynı şeyleri okuyormuş izlenimi de vermiyor. Yazarın dili de oldukça berrak. Çok beğendim.
selçuk baran hanımcımdan okuduğum 4. kitaptı bu. yağmur sayesinde tanıştığım bu kalemi okuma sürecinde ara ara özleyip bir kitabını mı okusam diyorum :’) cümleleriyle sizi hem üzüp hem de şefkatiyle sarmalayabiliyor nasıl başarıyorsa. Haziran yazdığı ilk öykü kitabıymış son olmamasına ne kadar şükretsek az diyorum. Odadaki, Ceviz Ağacına Kar Yağdı, Kent Kırgını, Tuba, Leylak Dalları ve Bir Yabancı hepsi ayrı ayrı kalbime dokunan öykülerdi. metroda bazı yerlerin altını çizip herhangi bir yere doğru gözlerimin daldığı doğrudur. iyi ki bizim edebiyatımızdasın selçuk baran<33 “Bir an önce soyunsam, yıkanıp yatsam… Uyusam, uyusam… Hiç uyanmasam. Çünkü biliyorum, yapacağım hiçbir şey kalmadı artık. Ne kadar yorulsam boş. Ama yeterince yaşanmadan da ölünmüyor ki!”
haziran’ı haziran’da okuyup bitirmek istemiştim aslında, biraz da bunu düşünerek heyecanla okumayı beklemiştim. sonra olaylar düşündüğüm gibi ilerlemedi, ben doğum günümü kutlamayı erteledim, temmuz ayının sonuna yaklaştık.
haziran’la hayatın bazen böyle olduğunu hatırlatan buruk hisler içinde vedalaştık. ama en azından bunu yapabilmiş olmak temmuz’un kalan bir avuç gününe dair umutlarımı yeniledi.
haziran'daki öykülerin tüm failleri inanılmaz yumuşak dokulara--örgülere, bulutlara, çiçeklere, tüm inceliklere--en ağır kırgınlıklarını yumuyor, sonra onların batmalarını, kaybolmalarını, ele avuca sığamamalarını vazgeçmiş bir donuklukla izliyorlar. dünya hep içlerine doluyor, dolduğu yerden anlık inanç ya da umut dışında hiçbir şey bırakmadan yok olup gidiyor. her şeye alışılıyor. iyi günlere yetişilemiyor. ben bu hikayelere hep aç kalacağım
1960-70'lere götürdü, daha yavaş zamanlar... Biraz bastı ruhumu, farklı hikayeler ama aynı basık ruh hali, ev halleri, aklımda en çok kalan "Konuk Odaları".