Birçok yazarın ortak bir konu üzerine yazdığı öykülerden oluşan birçok derleme okudum şimdiye kadar, baştan sona beğendim diyebileceğim bir tane dahi hatırlamıyorum ki galiba böyle bir şey mümkün de değil. İstanbul Öyküleri de iyi ve kötü öyküleriyle bu vasatı aşamayan derlemeler yığınına dahil oldu.
Kitaptaki bazı öyküler maalesef politik mesaj verme kaygısı ve ajitasyonla bezeli olduğu için okuması da epey tatsızdı. Başar Başarır'ın -anlatımı iyi olsa da- Ebabil Kabri, Buket Uzuner'in -bence kitabın en kötü öyküsü- Karantina İstanbul'u, Nihan Eren'in Sille'si bu yüzden kitapta en sevmediğim öyküler oldu. Bir de yazarlarının ne yapmaya çalıştığını gerçekten anlamadığım için bu öykülerin yanına koyacağım Gönül Kıvılcım imzalı Romantik Bir İstanbul Yazı ile Murat Yalçın imzalı Muhtar var. Bunlar bana göre kitabı vasatın altına iten, yazarlarının kolaya kaçtığı ya da istedikleri şeyi başaramadığı zayıf öyküler.
Burhan Sönmez'in 2121 İstanbul'u ve Nazlı Eray'ın Beyoğlu Bu Çocuğu Hatırlıyor musun?'u ne iyi ne kötü diyebileceğim, böyle bir derlemede karşıma çıkınca beni üzmeyen öykülerden. Burhan Sönmez'in kısa distopik bilimkurgusu bu türlere daha aşina, dolayısıyla daha özgün şeyler deneyebilecek bir yazar tarafından yazılsaydı sanırım ortaya epey iyi bir şey çıkabilirdi (İBB bir de İstanbul bilimkurgu öyküleri derlemesi çıkarsa ya). Nazlı Eray'ın Beyoğlu'na mektup olarak kaleme aldığı hatırat tadındaki öyküsü ise hoş bir tat bırakıyor bitirince.
Mario Levi'nin O Evler Dile Gelseydi'si ve Murat Uyurkulak'ın Düşen Gözlük, Güllü Madalyon'u anlattıkları hikayelerin son derece klişe olmalarına rağmen yazarların kalemleriyle kötü olmaktan kurtulan öyküler. Uyurkulak'ın kalemini zaten oldum olası severim, bu öykü Tol ve Har'dan oldukça farklı olsa da her bölümü bir şekilde mutlu biten eski Türk dizilerini hatırlattı bana; keyifli ama akılda kalıcı değil. Levi'nin öyküsündeki sıkıntım ise başta güzel gelen anlatımın öykü uzadıkça okuru yorması, öykünün odağını kaybetmesi. Daha kısa olsaydı çok daha fazla severdim sanırım.
Benim için kitabın yıldızı Bu Şehir Bir Uçurum öyküsüyle Murat Gülsoy oldu. Gülsoy'un anlatıcısı bir yandan kendi ailesini, geçmişini, hikayesini anlatırken bir yandan da anlattıklarının temelinde İstanbul olması gerektiğini hiç unutmuyor ve unutturmuyor. Art arda anlatılan masallar gibi bir konudan diğerine kolaylıkla geçerken hem anlatıcıyı tanıyoruz hem de Gülsoy'un senelerce tanık olduğu İstanbul'u izliyoruz. Çok sevdim bu öyküyü. Daha önce Murat Gülsoy okumak kısmet olmamıştı, bu derleme sayesinde kendinin kalemiyle de tanıştım. Eserlerini okumaya mutlaka devam edeceğim.
istanbul uzerine coklu oykulerin yazilmis oldugu kitapta on yazar var. benim en cok begendiklerim buket uzuner, murat gulsoy, murat yalcin ve nihan eren'in oykuleri oldu. bu sekilde yazilan kitaplardaki en buyuk sorunun, arka arkaya oyku gecislerinde, bir sonraki oykuye giriste okuyucunun adaptasyonu oldugunu dusunurum. bir de oykulerin ilk iki uc sayfasi okuyucuyu icine almazsa o oykuye adapte olmak iyice zorlasiyor.
İBB Kültür AŞ yayınlarının imza attığı harika bir proje olmuş. Birbirinden değerli 10 yazarın kaleminden İstanbul ve pandemi temalı öykülerini okurken, İstanbul’un renklerini keşfetmeye davet eden bir okuma deneyimi yaşatıyor kitap.
Sevdiğim öykücülerin yanı sıra yeni keşfettiğim yazarlarla da tanışmak ayrıca büyük keyif oldu. Her bir kalemin özgün öyküleri ile bambaşka dünyalara adım atarak, hayal kurdum, hüzünlendim ve mutlu oldum. Karaköy - İstanbul Kitapçısı’nda keşfettiğim, 4 kitaplık bir seri halinde yayımlanan İstanbul Öyküleri’nin diğer kitaplarını da okumak için sabırsızlanıyorum. Üzücü olan, böyle bir projeden geç ve tamamen tesadüfi bir şekilde haberim olması. Güzel şeyler kapını doğru zamanda çalarmış diye avutuyorum kendimi.
Kitap okumanın keyfini artıran harika bir kapak tasarımı yanı sıra öykülere eşlik eden çizimler bu deneyimi daha da özelleştiriyor, çizimler için Selçuk Ören’e de ayrıca yer vermek gerekir diye düşünüyorum. Tüm okuyacaklara şimdiden keyifli bir yolculuk dilerim.