Felgu görünürde uzak diyarlarda geçen ama doğrudan bize, hayatımızın en temel unsurlarına, koruduklarımıza ve kaybettiklerimize dair derin bir masal. Her satırından en çok da uçsuz bucaksız bozkırlarda gezen göçebelerin ağzına, ulu dağların karlı zirvelerinde uçan yaşlı kartalların sesine ve otlarla beraber hikâyeleri de toplayan şifacının kelimelerine yakışan bir mırıltı yükseliyor. Dilini bilmediğimizi sandığımız ama dinledikçe çok iyi anladığımızı fark ettiğimiz o mırıltıyla, uykuyla uyanıklık arası bir hâle bürünüyoruz. Çıktığımız yolculukta kendimizle, diğer insanlarla, doğayla, evrenle, geçmişle ve gelecekle gizemli bir münasebet kuruyoruz: Tıpkı dans eden bilge bir şaman gibi.
Farklı bir kitaptı, hayal gücünü tebrik ediyorum Gülşen Funda'nın. Yalnızca, bazı masallar masaldan çok var olmayan bir anı gibiydiler. Bir de devrik cümleleri severim ama hiçbir anlamı olmayan cümleler içeriyordu kitap. İki cümle birleştirilerek tek bir cümle yapılabilirdi ancak ama yazar noktayla ayırmayı tercih ederek anlamsız cümleler oluşturmuş.
Kanada Geyiklerini anımsayınca uzaklardan bir anda çıkıp gelerek yüreğimi havalandıran hoş bir hisse bürünürüm, Funda'nın öykülerinde de o hissi yaşadım. Öyküler tam ortada başlayıp tam ortada bitiyor. Tıpkı yaşam gibi.
Mezopotamya’nın, Anadolu’nun ortak sembolleri ekseninde oluşturduğu mitik, mistik izleğini ilmek ilmek işlemiş Gülşen Funda. Sembolizm sevenler için ayrı, dil kuruluşunun tadına varmak isteyenler için ayrı tat. Kesişim kümesinde ise yaklaşık seksen sayfalık bir “âh” tadı oturuyor.