Figore’un gerçeklerle ya da bazen (belki) düşlerle, bazen öyküleyerek bazen de günlüklerle anlattığı hikâyesi her şeyden önce doksanlı yılların Amerika Birleşik Devletleri’nde, dönemin yegâne “süper gücünde”, kendisi için hiç de kolaylaştırılmamış koşullarda hayatı anlamaya, onda değerli olan şeyleri bulup hayata tutunmaya çalışan bir gencin hikâyesi.
Kahramanlığını yürüttüğü bu hikâyede ona ailesi, arkadaşları, öğretmenleri, bütün bir okul çevresinin yanında dünyasına katabildiği yazarlardan, düşünürlerden, bilim, din, siyaset insanlarından, kâşiflerden ve kurgu karakterlerden görkemli bir topluluk eşlik etmektedir.
Kafka, Spinoza, Aristo, Einstein, Kolomb, Jefferson ve daha çok fazlasından oluşan bu topluluk, kişiliği, akıp giden hayatı, ülkesi, kendisini çevreleyen uygarlık ve her şeyi bu noktaya getiren geçmiş üzerine yaptığı sorgulamalarında ona şu ya da bu ölçüde yardımcı olmaktadır.
Hikâye bir askeri okulda geçiyor. Fakat bu, aynı zamanda bir felsefe, bilim, edebiyat, sanat ve tarih okulu da. Olayların gerçekleştiği yer bahsettiğimiz gibi elbette Amerika’dır. Fakat yalnız kahramanımızın tutkunu olduğu kitapların ona verdiklerinin, devinerek gelişen düşüncelerinin ne gibi bir parçasını oluşturduğuna dahi bakmak yeter; hikâyenin asıl sahnesi çok daha kişisel başka bir ülkedir.
Mekânın ve zamanın sınırsızlığında rahat bazı kimselerin de gelip içinde boşuna yaşamadığı, hikâyeler arasından bazı hikâyeleri nice yıldır yalnız kahramanları orada yaşadığı için okuduğumuz, hala Amerika’ya yakın olsa da o başka ülke.
Figore (2020) & Jordan, Endülüs ve Elma Ağacı (2022) & Ben Pauline'i Arıyorum Ama O'nun Yazarı
Dönemin kendine has bütün renkliliğiyle bir doksanlar yazı… İlk gençlik yıllarında Burak, İstanbul’da, Fransız Kültür Merkezi’nde, usul usul içindeki bir şeylere dokunan, bazen de düpedüz onu çarpan Fransız bir kızla tanışır. Paylaşılan o yazın ardından kız, ara ara aklına düşmeye devam eder ya da akla işlenişin farklı görünümleriyle oradan hiç çıkmaz.
Bu durum, yıllar sonra, bir felsefe akademisyeni olan Burak’ı, şimdi parlak bir film yıldızı olduğunu öğrendiği Pauline’in izinde, Floransa’dan Prag’a, Berlin’den Madrid’e, başka pek çok Avrupa şehrine ve elbette Paris’e uzanan, her adımı felsefeye, edebiyata, resme, müziğe ve sinemaya açılan benzersiz bir serüvene sürükleyecektir. O zarif karmaşasında belki bir yandan da şunu anlatan bir serüvene:
Hayatın, sanatın, aşkın büyümek için tercihlere ihtiyacı vardır.