Gecenin karanlığında, ıssız sokaklarda gezer düşlerin fısıltıları. Sahipsizliğin somurtkanlığını peşlerine takarak, buldukları ilk barınağa girerler. İşte orada, gölgelerin ardında, başlar siyahla beyazın hikâyesi. Ya da öyle sanır herhangi birisi...
Yankı bir ilk kitap olmasına karşın ustalıkla örülmüş öykülerden oluşuyor. Rahatsız edici, hatta denebilir ki “riskli” meseleleri irdeleyen bu öyküler yeri geldiğinde biçimsel denemelerden sakınılmadan ortaya konuyor. Kimi zaman şiddeti, ardındaki nedenleri ya da düpedüz nedensizliğini, kimi zaman günlük hayatımızın içine sinmiş tahakkümü, kimi zaman da sıradan hayatlarımızın karanlığını ya da üzerimizde bir yük gibi taşıdığımız yarı ölü halimizi anlatıyor. Açgözlülüğü, doymak bilmez arzuyu, saçma sapan yaşamları ve belki de en önemlisi, sokağı ve eşitsizliği odağına almaktan, bunları hayal gücünün prizmasına tutmaktan da asla geri durmuyor...
Müge Koçak yaratıcılığıyla; muzip, kıvrak ve cesur kalemiyle adından çok söz ettireceğe benziyor.
Adana’da doğdu. İlk, orta ve lise öğretimini İstanbul’da tamamladıktan sonra, MÜ İşletme Fakültesi’nden mezun oldu. İstanbul’da finans sektöründe başladığı iş hayatına bir süre sonra Adana’da devam etme kararı aldı. Öykü, çeviri, röportaj, inceleme yazıları ilk olarak Yaşamdersleri adlı edebiyat ve kültür platformunda yayımlanmaya başladı. Öykü Seçkisi, Lemur, Edebiyat Haber, Hayal-Et, Kil-tablet, Kurgusal.net, Yazarevi Öykü Seçkisi gibi internet sitelerinde yayımlanmış öyküleri var. Dokuz arkadaşıyla hazırladığı “Zaman” adlı fankitte bir öyküsüyle yer aldı. Yankı, Müge Koçak’ın ilk öykü kitabıdır.
"Bir insanın bu kadar hayatın dışında kalmasını yediremiyordum kendime. İnsanlar bu kadar sorunla, dertle uğraşırken onun bu umarsızlığını kıskanmamak da elde değildi bir yandan." .. .. .. Eveet, yepyeni, cesur, kendinden emin, adından söz ettirecek bir kalem tanışmaya hazır mısınız?
Gerçekten 100 küsur sayfada, 10 tanecik öyküde nasıl bu kadar tam on ikiden vurulur kendiniz görmelisiniz.
Öyküleri okurken, iddia ediyorum, tiskinti, hayranlık, endişe, gerilim ve yazara hak verme duygularının dalgalarıyla boğuşacaksınız.
Özellikle kitaba ismini veren öyküsü Yankı, Duman, Kor Adam ve tabii ki Afiyet Hanım ile Kuru Sultan öyküsü aman yarebbi...
İnsanlığımızın karanlık sokaklarında bi tur atmak isterseniz buyrunuz.
🔊 118 sayfaya 12 çarpıcı öykü sığdırmayı başaran Koçak, siyah ile beyazın tezat yaratarak güzellikler yarattığı dünyamızda bulanık grileri gözler önüne seriyor. Toplumda konuşulması yasak gibi herkesin kaçtığı konulara doğrudan kafa tutuyor.
🔊 Beni en çok etkileyen öylüler ise;kitapla aynı ismi taşıyan “Yankı” ve “Duman” isimli öyküler oldu.
🔊 Çağdaş Türk Edebiyatı’ndan çarpıcı ve iyi bir kalemle tanışmak isteyen herkese tavsiyemdir.
🔊 Can Yayınları tarafından 2020 yılında çıktı.118 sayfa karton kapak. Etiket fiyatı:18₺
🔊Okuyacak olanlara keyifli okumalar dilemek isterdim. Ama sizi rahatsız edeceğini, insanlığınızı sorgulatacağını şimdiden söyleyeyim. Ya da şöyle söyleyeyim. Keyifli aydınlanmalar!
"Yazarın Can Yayınları Çağdaş Serisi etiketiyle raflardaki yerini alan Yankı adlı kitabında 12 öykü bulunuyor. Öykülerin tonu ve tarzı farklılık gösterse bile ortak noktası değişmiyor; çarpıklaşan arzularla başkasının yaşamından istifade etmek."
Müge Koçak Kayıp Rıhtım Aylık Öykü Seçkisi’nde tanışma şansını bulduğum çok özel bir kalem. Temalara ve öykülere yaklaşım şekli o zaman da hayli kendine hastı. Müge’nin ilk öykü kitabının haberini almak da okumak da benim için ekstra mutluluk vericiydi. Koçak’la birçok farklı platformda tanış olma şansına sahipsiniz: Öykü Seçkisi, Lemur, Kurgusal.net ilk adresleriniz olabilir! Yazdıklarında da karşınıza çıkacak lakin belirtmeden geçmek istemediğim bir detay var. Her geçen gün çıkan çivisini tekrar çakmaya gayret ettikleri dünyayı yorumlayışı ve asla sessiz kalmayışı yazarımızın beni etkileyen yanlarından biri. Bana kalırsa yazarın suskunluklar çağına haykırışının Yankı’sı bu kitap.
Arka kapaktaki açıklama kitabı şahane şekilde tanımlıyor: Rahatsız edici, hatta denebilir ki “riskli” meseleleri irdeleyen bu öyküler yeri geldiğinde biçimsel denemelerden sakınılmadan ortaya konuyor. Okuma süreci fazlasıyla öznel ilerler. Kimisi okuduklarıyla mutlu olmayı, reel hayattan kaçmayı, yeni maceralara atılmayı sever. Ben de bunların hepsine bayılırım. Fakat buna ek olarak gerçekliğin kırılma noktalarında yazan kalemleri okumak da bana yaşamın saklı köşelerinde olup biteni hatırlatsın isterim. Bu noktada haşin kalemler olarak niteleyebileceğim birkaç isim vardı. Gamze Arslan, Mine Söğüt ve şimdi onlara eklenen yeni isimse Müge Koçak.
Okuyacağınız öykülerde canınızı yakacak buruk bir tatla karşılaşmanız an meselesi. Fakat tek derdimiz acı değil. Hayır bunu yaparken muzip bir kalemin evrenle dalga geçişine de şahitlik edeceksiniz. En hüzünlü anda dahi hayatın bambaşka bağlantılarda yinelenişini okuyacaksınız. Karakterlerin katmanlı yapısı beni şaşırtan unsurlardan biri oldu. Öyküye has kısa kurgunun içerisinde birden fazla hayata temas etmek güç bir durumdur yazan kişi için. Lakin Müge bunu o kadar güzel kotarmıştı ki takdir etmemek elde değil.
Vahşeti ve şiddeti aktarmak zorlayıcı unsurlardan biridir. Yazar bu fiziksel eylemleri bambaşka başlıklar altında okurun zihnine dokunarak ama güzellemeden anlatıyordu. Afiyet Hanım ile Kuru Sultan Arasındaki Et Dalaşına Dair adlı öyküsü beni en çok şaşırtanlardandı. Her karakterin arka planını öz bir anlatımla verip ilerleyen kurgu dönüştüğümüz insanı sorgulatan cinstendi. Her eylemin ardında bir sebebin yattığı fikriyatını tekrar yankılıyordu sanki.
Her öyküde yepyeni yaşamların kıyısına varıyorsunuz. Yazarın ilerde bir polisiye roman yazacağını umarak devam ediyorum aslında. Bunun dışında masalsı ve düşe varan anlarda soyutla dansı o kadar kuvvetli ki gerçekliğin altını bambaşka bir sesle çiziyor. Beni en çok vuran öyküsü Ali-Veli-4950 oldu. Yula’yı, düş kapısını, renkleri, acıyı okudukça dünyanın her dönüşünde yakmaya devam ettiği ağıtını işitmiş gibi oldum.
Kadın olmayı tanımlayan nice kadın olmayana inat yazılanlar, başkalarının hayatlarını gözleyerek başladığı yolda kendi rutiniyle yüzleşenler, saf çirkinlikle insanlardan ötelenip paraya aşık olanlar, lezzet şovlarını izleyip semiren veyahut zafiyet geçiren ruhlarını doyuranlar, istismarın her türlüsünün gelecekte yarattığı yıkımı yaşarken yaşatanlar veyahut bir kedinin kuklası olan farelerden korkanlar. Standart olmaktan uzak bir öykü kitabı sizleri bekliyor.
Özenle hazırlanmış kapak öyküleri okudukça daha da anlam kazanıyor. Müge Koçak’ın kalemini sıkça duyacağımız bir yazar olacağına eminim. Yaşam hiçbir şeyden sakınmayanların güç gösterisiyken neden susarak paylaşalım acılarımızı, mutluluklarımızı? Buraya kadar kalemi cinsiyetine göre değerlendirmedim. Lakin son sözde kadın yazarların hayatı çok yönlü ele almasının beni ne kadar mest ettiğini anlatmak istiyorum. Anlatılan ne olursa olsun yol sabit değil. Çıkmaz sokaklar, engebeler, yokuşlar var. Kadınların tecrübe etmeye mecbur bırakıldıkları yaşam sebebiyle tüm ihtimalleri görebildiğini düşünüyorum. Sözün özü hayatın en girift köşelerinde, nice eseriyle buluşmak dileğiyle. İlhamla ve umutla!
2021'in son günlerinde okumaya başlayıp, 2022'nin ilk günü bitirdim. Yeni yılın okuduğum ilk kitabı oldu Yankı. Yankı’nın kendisi de bir ilk kitap.
Robert Fulford’un Anlatının Gücü kitabında şöyle bir tanımlama vardı: “Büyük anlatı, ikamet edilen bir mekandır. Orada yaşamak isteriz.” Bu tanımın tam tersi, içine gömüldüğümüz sosyal medya ekranlarında akıp duran anlatımız için çok uygun bir tanımlama bence: ikamet ettiğimiz ama orada yaşamak istemediğimiz bir mekan. Instagram story’leri, tweetler, fenomenler, ünlüler, ünsüzler, benlik kurgularımız, sunumlarımız, filtrelerimiz, özlü sözlerimiz, politik doğruculuklarımız ve ülkemin cinayet, tecavüz, intihar, şiddet, yoksulluk, cehalet, batan ekonomi haberleri. Yankı’daki hikayeleri okurken, ekranda akıp duran sosyal medya karelerini kazıyıp ardındaki gerçek fotoğrafları gösterdiğini hissettim. Ben önemli buldum bu yüzden Yankı’yı. Hah işte dedim, böyleyken böyle. Karanlık görüntülerin üzerini kazımak hem de hüsnütabirsiz.
Pessoa’nın Huzursuzluğun Kitabı’ndan bir cümleyi hatırladım Yankı'yı okurken. Açıp buldum tekrardan, şöyle diyor: “Yazgının damgasını yemiş duygusal dünyamın karanlık köşelerinde, istemesem de bunların hepsi benliğimin bir parçasıdır.”
Müge Koçak’ın yeni kitaplarını merakla bekliyorum. Karanlıkta kalan köşeleri daha da keskin bir şekilde kazımasını umuyorum.
Müge Koçak’ın öykülerini Kayıp Rıhtım ve Edebiyat Haber gibi internet sitelerinden takip ediyordum. Kitabını dört gözle bekliyordum. Koçak’ın bu ilk kitabı, sıra dışı üslûbu ile ortaya koyduğu tekinsiz öykülerden oluşuyor. Toplumsal olayları cesur bir dille mercek altına alıyor. Kurguların oldukça başarılı olduğunu söylemeliyim. Yazarın oldukça sade bir dili var. Yedinci Gün, Yankı, Ahmet Nabi Şentürk, Hayat Öpücüğü ve Kor Adamın Garip Hikâyesi özellikle beğendiğim öyküler oldu. Duman öyküsünde bir Neil Gaiman havası hissettim.
Ne okudum çok emin değilim ama her hikaye beni diken üstü tuttu. Güzel dicem ama bu sefer de olan bin türlü şey hoşuma gitmiş gibi olacak. Bilemedim. Değişik deyip geçeyim en iyisi.
Kitapevinde rasgele elime aldığım bir kitaptı. Öyle kaptırmışım ki kendimi yarıyı geçmişim. Okurken içim içimi yedi, yoğun tokatlayıcı cümleler. Ara sıra kitaplıkta gözüme çarpınca hatırlatıyor kendini öyle kıyak hikayeler.
Sanırım çarpıcı öykü konusunda insanlardan farklı düşünüyorum, olmayacak şeyleri öyküye sokup, gerçekçi desen değil, değilse ne gerek vardı buna diye düşünmekten beynim yandı. Zaten gün içinde maruz kaldığımız kesti, biçti, taciz etti haberlerinden yılmışım kafa dağıtmak için kitap okuyorum, 3. Sayfa haberlerine düşmüşüm gibi oldu.
umutsuz, mutsuz, iç sıkıntısı tetikleyebilecek öyküler içeren bir kitap. yer yer enteresan olay örgüleri olsa da kitabın genelinde olumlu yönde etkilenmedim. depresif içerikten uzak durmanızın gerektiği bir ruh halinde okumayı tavsiye etmiyorum.