Tuncay Birkan’ın yirmi iki yıllık bir dönem içinde sol, kültür, felsefe, bilim, yayıncılık ve çeviri gibi alanlarda söz aldığı yazılarının biraz güncellenmiş hallerini içeren bir seçki Sol: Evin Reddi. "Yerlicilik"ten solun akademikleşmesi tehlikesine, entelektüelin konumundan “Tanrı’nın Ölümü”ne, tahlil gereğinden eylem gereğine, geleceksizlik hissinden kurtulma imkânından farklı bir kır-kent tasavvuru geliştirme ihtiyacına alttan alta birbiriyle bağlantılı temalar etrafında örülen yazılar bunlar.
Sol adını verdiği şeyin tam da “ev”in akla getirdiği, konfor hissi veren zihinsel alışkanlıkları, düşünmeden verilen otomatik tepkileri reddetme duruşu olduğunu belirten Birkan, bu yazılarda “hayal gücümüze koyduğumuz ketlemeleri bütünüyle kaldırıp pratiğe yönelik fikir ve hayal geliştirmeye, söz değil eylem üretmeye, mücadele olan/olması gereken her yerde, sömürü ve tahakküm mağduru herkesle yan yana durmaya” çağırıyor bizi.
“Aslında burada bir tartışma veya düşünme çabası yok; aksine boş hayallere kapılmama adına hayalgücünü sıfır derecesinde tutma gayretkeşliğinin, kül yutmama görüntüsü vermenin adı ‘gerçekçilik’ konuyormuş gibi geliyor bana. Geleceğe dair tek konu şabileceğimiz şey bir distopya manzarası çizmek midir? Zaten çok uzun zamandır distopyanın tam ortasında değil miyiz, ‘sosyal devlet’ vaadini çoktan terk etmiş, milyonlarca insana alenen gereksiz muamelesi yapan neoliberal kapitalizmin dünyanın her yerine sirayet etmesinden daha korkunç distopya mı var? Sadece Çin değil, bütün devletler yeni teknolojileri zaten çoktandır hepimizi takip etmekte gayet aktif bir biçimde kullanmıyorlar mı? Şu salgından önce özgürlüğümüzden geriye (tüketme ‘özgürlüğü’nden başka) ne kalmıştı ki karantinanın devletlerin/kapitalistlerin eline yeni kozlar verebileceğinden söz edelim? Hele bu memlekette 12 Eylül'den beri grev hakkının içi tamamen boşaltılıp sendikaların dişi sökülmedi mi, işçiden artık kendisine iş ve biraz da para verdiği için patronuna şükretmesi, gerekirse ses çıkarmadan ölmesi istenir hale gelinmedi mi? Ülkenin bütün kaynakları, güzelim doğasının her köşesi bu kadar arsızca, bağıra bağıra talan edilmiyor mu, bütün kamu ihaleleri 10-15 şirkete verilip karşılığında karanlık vakıflar (devletin yeni ideolojik aygıtları) bu şirketlere finanse ettirilmiyor mu? Sokaklar bizim olmaktan Gezi'den beri çıkmadı mı? Sokakta protesto imkânı aşama aşama elimizden alınırken bir şeyler yapmayı deneyebildik mi? İktidar Suriye'de, Libya'da kendine bağlı paramiliter güçler oluşturup onlara maaş ödemiyor mu, bunları gerektiğinde içeride istihdam etmeyi deneyeceğinden şüphesi olan var mı? Ortada hukukun zerresi kalmadığı için yüzlerce insan keyfi olarak tutuklanmadı mı, senelerdir hapislerde çürümüyorlar mı; her muhalif her an aynı duruma düşebileceğini bilmiyor mu? Şu son bir-iki ay içinde gözümüzün içine baka baka mafya liderleriyle birlikte katilleri, hırsız uğursuzları salarlarken siyasal tutuklular içeride tutulmadı mı? İşçiler üzerinde açıkça sürü bağışıklığı stratejisi uygulanmiyor mu? Açlık grevi ölüm oruçlarına dönüştü, iki gencecik insanı kaybettik, kamuoyu vicdanının sızladığını söyleyebilecek olan var mı? Ölü bedenlere zulmetme konusunda akla hayale gelmedik stratejiler geliştirilmedi mi şu son yıllarda? Bir insanın cenazesi ailesine ödemeli kargoyla gönderilebildi bu topraklarda, kötülüğün bu kadarını hayal edebilir miydiniz? Dehşetin dibinin olmadığını, rutin olarak derinleştikçe derinleştiğini görmek için Adorno okunmasına gerek yok, bu ülkede azıcık devletdışı perspektife kayabilen herkes gayet net görebiliyor bunu. Corona'dan sonra bir distopya geleceğinden -hele ki bu ülkede- nasıl korkulabildiğini gerçekten anlamakta zorluk çekiyorum.
Bütün bu tablonun korkunçluğu yetmezmiş gibi salgının hemen ardından işsizler ordusuna milyonlarca insanın katılacağı, daha da ötesi gıda kıtlığı konusunda ciddi tehlikeler yaşanabileceği açık (İyi niyetli bir yorumla, ‘distopya’ tehlikesinden bahsedenlerin zaten tam da bunu kastettikleri söylenebilirdi; ama ben genelde Çin tipi gözetlemeci kapitalizm yorumları işittim o çevrelerden). Aslında küresel iklim bozukluğunun bütünüyle gemi azıya alması durumunda bunların hepsini çok daha şiddetli yaşayacaktık ama ortaya çıkacak can pazarında bunlara insanca, kolektif çözümler bulmayı başarmamız mümkün olmayabilirdi. Salgın hem üretim makinesini küresel olarak sekteye uğratarak bozulmayı bir süre ertelemeyi sağlamış, hem de bize aklımızı başımıza alıp çare üretmemiz, bu yıkımı durdurmamız için çok güçlü bir uyarı vermiş oldu. Bu uyarıya kulak vermek, artık safdil, naif, enayi gibi görünmeyelim diye hayalgücümüze koyduğumuz ketlemeleri bütünüyle kaldırıp bütün bu acil meselelerde pratiğe yönelik fikir ve hayal geliştirmek, söz değil eylem üretmek, mücadele olan/olması gereken her yerde, sömürü ve tahakküm mağduru herkesle fiziksel olarak da, bedenlerimizle de yan yana durmak artık bir hayat-memat meselesidir. O çok korktuğumuz devletlerle kapitalizmin bir salgın eylem planı bile hazırlayıp kendi çıkarlarını korumaktan âciz oldukları ortaya çıktı; ne kadar isterlerse istesinler, dünyayı devasa bir panoptikona çevirmelerine ramak kalmış olsun olmasın biz buna uslu uslu razı olmadığımız müddetçe, hayatlarımızın bütününü kontrol edemiyorlar, etmeleri mümkün değil.” (s. 104)
"Dünya ile Devlet Arasında Türk Muharriri"nin ayak seslerini duymak mümkün "Sol: Evin Reddi"ndeki denemelerde. Devlet-birey (çoğunlukla aydın) arasındaki çatışma üzerinden neredeyse klasik denebilecek bir sol-liberal/liberal-sol analiz yapıyor kozmopolit, yersiz/yurtsuz, kendi deyimiyle "enternasyonalist" bir aydın olan Birkan.