10.5 metre boyunda ve keç armalı "Kısmet" isimli yelkenli 1963'te Salacak'ta, Athar Beşpınar'ın atölyesinde kızağa kondu. Sadun Boro hayatta en büyük emeli olan dünya seyahatine eşi Oda ile beraber 1965 yılında çıktı. Onlara Kanarya Adaları'nda aldıkları ünlü kedileri "Miço" eşlik etti. Sadun Boro üç yıl süren yolculuklarının anılarını Pupa Yelken adlı bu eserinde topladı. Epona Yayınları olarak orjinal hâline sâdık kalma gayesiyle hazırladığımız Pupa Yelken, nihâyet okurla buluşmaya hazır. Amatör Türk Denizciliğinin başeseri olarak kabul edilen Pupa Yelken, yalnızca bir seyahat kitabı değil, taşıdığı cesaret ve tahayyül özellikleriyle edebî bir yolculuk hikâyesi. Sadun Boro ve eşi Oda ile beraber bir dünya seyahatine çıkmak isterseniz, maviliğin sayfalarını çevirmeye başlayabilirsiniz.
Kitabı nasıl anlatmalı, nasıl tarif etmeli bilmem ki? O kadar bilgilendirici, ufuk açıcı, ilham verici ve özellikle bir "Türk" için gurur verici bir kitap ki, bunu okumayan bir adama denizciliği, denizleri, farklı kültürleri nasıl anlatırsın ki? Sadun Boro’nun 22 Ağustos 1965'te başlayıp 15 Haziran 1968’de tamamlanan 1028 günlük dünya seyahatini okurken O'nun uğradığı her ada veya boğaz hakkında internette sık sık bilgi topladığım için kitabı bitirmem meşakkatli ama keyifliydi. Kafamda deli sorular... Sadun Boro ve Halikarnas Balıkçısı acaba hiç karşılaşmışlar mıydı? Hürriyet gazetesinde yayınlanan "Kısmet"in maceralarını Balıkçı okumuş muydu acaba? Sadun Boro, Türkiye tarihinin en önemli 100 isminden biridir bence. Kitaptan aldığım enteresan notları naklediyorum. Boro'nun Pasifik Adaları halkı hakkındaki görüşleri: “....Papazların yıllarca günahtır, cehennemlik olursunuz telkinlerine rağmen, aşk hala Adem ile Havva devrini yaşamakta .. Diğer cemiyetlerde ayıp telakki edilen düşüncelere bir türlü inanmıyor bu insanlar. Birbirinden hoşlanan bir çift, bıkıncaya kadar beraber yaşar. Sıkılınca kadın bir başkasına gider, erkek başka bir yavuklu bulur. Kanunen evli çok azdır. Olsa da, bir şey ifade etmez. Evli kadın veya erkeğin, bir müddet evden ayrılıp, gönlünü başkaları ile eğlendirdikten sonra tekrar dönmesi, en normal bir hadisedir. .. Ömürlerini beraber tüketen bir çifte rastlamak, hemen hemen imkansız. Buna en güzel misali, son kraliçeleri Pomare bizzat vermiş. Bir sürü kocasından başka değiştirdiği aşıklarının hesabı yoktur, derler. Velhasıl bu Polonezya Adaları, tam bir bekar cennetidir!..Aradaki çocuk, hiçbir problem teşkil etmez.. Çocuğa karşı sonsuz bir sevgileri vardır. Herkes birbirlerinin çocuğunu evlat edinir....” "... Karaya yaklaştıkça bende de heyecan artıyor. Acaba yaptığım hesaplar doğru mu? Son günlerde artık saat ayarını alamaz olmuştuk. Üstüne rota tuttuğumuz Barbados Adası 12 mil kadar uzunluğunda, alçak bir ada. En ufak bir hata ile biraz altından veya üstünden hiç görmeden geçip, gidebiliriz .... 3000 mile yakın bir mesafe aşıp güneş, yıldız gibi milyonlarca kilometre uzaklıktaki cisimlerden alınan rasatla, haritada ancak bir toplu iğne başı iriliğinde gözüken bir adanın, hem de en yakın burnunu bulmak, bugünkü modern denizciliğin, ufak bir teknede dahi ne kadar hassas olabileceğinin en iyi bir misalidir." "... Bu yol böyle biter mi? .. Bir ufak yelkenli ile koca bir okyanusu aşmaya kalkınca, kainatın yüceliği, sonsuzluğuna mukabil, Adem oğlunun hiçliğini insan daha iyi anlıyor. Yıllarca matematikte öğretmeye çalıştıkları sonsuzluk manasını pek iyi kavradık şimdi .. Hele paye, ünvan, ihtiyaçtan fazla para, ne boş şeylermiş bunlar.. Kendini modern (!) dünyanın işkence çarklarına kaptırmış zavallı cemiyet kölelerine insan ne kadar acıyor!" ".... Bu adalarda hemen her ailenin bir düzineye yakın çocuğu vardır. Her kadın bir çocuk fabrikası!. İnsan önce hayret ediyor, sonra da hak veriyor. Ne sinema var, ne tiyatro, ne bir gazino .. Hele akşam elektrik de olmayınca, başka ne eğlence kalıyor geriye!.. Çocuğun bir külfeti de olmaz bu atollerde .. Nihayet bir ceviz fazla açılacak, bir balık fazla tutulacak. Hava sıcak, elbise derdi yok. Ayağında bir don, bütün gün dışarıda. Köyde bedava ilk okul var, tahsil masrafı da kalkıyor ortadan. Bronz renkli çocuklar daha yürümesini öğrenmeden ördek gibi yüzmeye başlıyorlar." ".... Ufak ve ücra yerlerde ise yerliler, böyle küçük bir tekne ile gelen yabancıya para ile ölçülemeyecek bir yakınlık ve alaka gösterir. Bir akşam smokinli garsonunun hizmet ettiği davet masasının baş köşesine kurulup kristal kadehlerle şampanya, ertesi akşam ise sazdan yapılmış bir kulübenin toprak zemininde bağdaş kurup hindistancevizi kabuğu içinde kava içmek, ancak küçük bir yelkenli ile yapılan bir seyahatin bahşedebileceği bir nimettir." " LÜZUMLU HARİTA VE KİTAPLAR Yolun yarısından sonra, Yeni Gine'ye ait haritalar ve o sular için kılavuz kitabını çıkartıp çalışmaya başladık. Gideceğimiz liman ve sahillere, o mıntıkadaki hava, deniz, akımı şartlarına ait bütün lüzumlu malumat kılavuz kitaplarında mevcuttur. Bilhassa Pasifik için bunlar çok kifayetsiz, eski ve birçok yanlışlarla dolu olmakla beraber gene umumi bir fikir verir, onları okuyup öğrenmeden seyahat etmek imkansızdır. Böyle bir dünya seyahatinde en önemli mevzulardan birini de harita teşkil eder. Üç yıllık yolculuğumuz için Kısmet'te, mecburiyet halinde gitmek veya uğramak ihtimali olan yerlerinki ile beraber 700'e yakın deniz haritası mevcuttu. Bir deniz haritasının fiyatı 20 lira civarındadır. Şayet hepsini satın almaya kalksaydık karşımıza 14-15 bin lira gibi muazzam bir yekun çıkardı ki, madden almamıza imkan yoktu. Bunların bir miktarını, İstanbul'dayken hurdaya çıkan gemilerden topladık. Diğer mühim bir kısmını, her limanda rastladığımız gemilere gidip eskilerini alarak tedarik ettik. Bilhassa ücra yerlerin haritası için yolda rastladığımız yarların çok yardımı oldu. Bu sayede, bütün yol boyunca satın almak zorunda kaldığımız harita adedi 6 tane olmuştur. Bunlardan başka 28 adet İngiliz bahriyesinin kılavuz kitabı, navigasyona ve gideceğimiz yerlere ait lüzumlu kitaplarla beraber Kısınet'te 100 kitaplık bir kütüphane vardı." ".....Hava kararmak üzereydi, iki Bedevi ufak sandalı denize atıp bize doğru gelmeye başladı. Sandal on metre kadar yaklaşınca, mavzeri üstlerine doğrultup elimle yaklaşmamalarını işaret ettim. Zaten tüfeği görünce hemen durdular. Su istiyorlar. Esas niyetleri, su istemeyi bahane edip tekneyi ve içindekileri kolaçan etmek. Oda kamarada bir torbaya su, ekmek, sigara koydu. Hiç tüfeği indirmeden torbayı uzaktan sandallarına attım. Ciddi olduğumu anlayınca direnmeden hemen döndüler. Ama bütün gece, ani bir baskına uğramamak için birimiz uyurken diğeri güvertede nöbet bekledi." ".....Dünya etrafındaki üç yıllık seyahatimiz boyunca uğradığımız hiç bir memleketin resmi makamlarından İsrail'deki yakınlık ve alakayı görmedik. En büyüğünden en küçüğüne kadar ellerinden gelen azami yardım ve kolaylığı esirgemediler. Hatta prensipleri haricine çıkarak istisnai muamele bile yaptılar, Kısmet'ten liman ücreti almadılar. Hem Eilat, hem Ashdot limanlarında, esasında çok yüksek yekun tutan vinçle yükleme-indirme işleri için hiç bir ücret talep edilmedi." ".... Bugün İsrail kalkınma çabaları içinde bocalayan bütün memleketlere örnek olacak bir ülkedir. Her şey evvelden düşünülüp hesaplanmış, planlı, muazzam bir kalkınma hamlesi içinde. Asırlardır üzerinde çalı dahi bitmeyen çöller, yüzlerce kilometre mesafeden getirilen su sayesinde yemyeşil portakal, sebze bahçelerine çevrilmiş. Her tarafta fabrika bacaları tütüyor, yanlarında modern kasabalar yükseliyor. Hürriyet nizamını bozmadan sosyalizmi en iyi tatbik edebilen memleketlerden biri de muhakkak ki İsrail olsa gerek. Aynı zamanda bu tatbikat liberal ekonomiyi hiçbir zaman ortadan kaldırmamış. Parası olan gene istediği dükkanı açıp arzu ettiği ticareti serbestçe yapar. Aç veya fukaraya rastlamak mümkün değil. Her işçi uzun taksitlerle bir apartman dairesine sahip olur." "SEYAHAT TEKNELERi Boy, ebat ve biçimi mevzu bahis olmadan, açık denize mukavim bir şekilde yapılıp teçhiz edilmiş her tekne uzun deniz seyahatine çıkabilir. Yeter ki planı, inşaiyesi, teçhizatı, donanım ve arması bu gaye ile yapılmış olsun. Hafif oluşu ve küçüklüğünden mütevellit, yukarıdaki evsafta bir kotra, en kuvvetli fırtınaları dahi fındık kabuğu gibi dalgaların üzerinde inip çıkarak rahatlıkla atlatabilir. Ta ki bir tarafı parçalanıp içine su dolmadıkça batmaz, devrilse bile tekrar kendiliğinden doğrulur. Sahillere yakın yerlerdeki fırtınalar, ters rüzgar, dalga ve akıntıların tekneyi kıyılara sürüklenmesi halinde açık denizlerdekilere nazaran daha tehlikeli olur. Açık denizde veya rüzgaraltı serbest olduğu takdirde, yelkenler tamamen indirilir, deniz demiri atılır veya tekne orsa alabanda da eğlendirilerek fırtına atlatılabilir." " MüRETTEBAT Uzun seyahatlere çıkan teknelerde en mühim problemlerden biride mürettebat mevzusudur. Karada iken yıllarca gayet iyi anlaşabilen arkadaşlar dahi her ne kadar uysal olursa olsun, ufak bir kotra içinde uzun zaman kalınca her buluttan nem kapmaya başlarlar. Hiç akla gelmeyecek anlaşmazlıklar doğar, en basit şeyler birbirinin sinirine dokunup münakaşaya sebebiyet verirler. Bu yüzden nice seyahatler yarıda veya daha bidayette akim kalmıştır. Ücretli mürettebat olunca, onun da kendine göre ayrı dertleri vardır. Ücretli, ücretsiz veya ortak olarak bir kişiden (erkekten) fazla olan teknelerde muhakkak surette bir geçimsizlik mevcuttur. Bu yüzden uzun deniz seyahatine yalnız başına veya karı koca olarak çıkmak en iyi şekildir. Rüzgar dümeni, elektrikli otomatik pilot veya yelkenlerin ayarlanmasıyla teknenin kendi kendine rota tutabilmesi, uzun yolda paha biçilmez bir yardımcıdır." "GEÇEN YILLAR Nüfusu hızla artan İstanbul ise artık her geçen gün biraz daha içinde yaşanamaz bir şehir olmakta ... Yazları gene Kısmet'te yaşıyor, yıllık iznimde Ege'ye iniyorduk. 1971/72 kışında Kısmet'in çok iptidai olan kamara teşkilatını değiştirip, içinde daha rahat yaşanır hale soktuk. Sancak baş taraftaki ranzayı içi boş tuvalet bölümü ile birleştirince Deniz için kapalı bir kamara oldu. Ege'den dönüşte veya Boğaz'a çıkarken bizim emektar 20 beygirlik Alsa Craig motor akıntıyı söktüremiyordu. Onun yerine 4 silindir, 64 HP bir Ford bulup koyduk. Bu çalıştığım yıllarda engin denizierin hayali gözümde, özlemi içimde çoktan buram buram tütmeye başlamıştı bile. Ama hem Deniz'in biraz büyümesini beklememiz, hem de bizim maddeten biraz toparlanmamız gerekti. O günkü şartlara göre elimize çok yüksek bir aylık geçmesine rağmen bu şehir ve iş hayatına 1976 yılı yazma kadar dayanabildim ve o yaz emekli oldum. Planımız yeni bir dünya seyahatine çıkmaktı. O kış Kısmet'i İstinye tersanesinde karaya çekip, büyük bakıma aldık. Her yeri elden geçti. Arkadaki havuz sökülüp yerine küçük bir kamara yapıldı. Arka direk ile ana kamara arasına alınan yeni havuz daha küçük olmasına mukabil, önüne körük de çekince çok daha korunaklı oldu. Ana direk ve tüm arına değişti. Deniz'i okula bir yıl erken yollamıştık, o sene üçten dörde geçti. Artık gezip göreceği yerleri anlayacak bir yaşa geldi. Beş altı yıl süreceğini planladığımız dünya seyahatini, Deniz'i o kadar uzun zaman okuldan uzak tutmamak için, son anda, daha kısa sürecek Karayip Adaları ve Kuzey Amerika'nın doğu sahillerini içerecek bir geziye çevirdik." ".... Ama artık "zaman" bizimdi. Yılın sekiz ayını her biri bir diğerinden daha da güzel olan Güney Ege'nin dantel gibi koylarını gezip gördükçe kıymetini çok daha iyi anladık. Şüphesiz dünyanın bir çok tarafında pek güzel yerler, koylar, sahiller vardır. Ama iklimi müsait, denizi, kıyısı eşsiz bir doğaya sahip, ulaşımı kolay, insanları hala misafirperver ve üstelik dünya medeniyetleri burada doğmuş, kısacası yat turizmi için aranan tüm özelliklere sahip böyle bir DOĞA harikasına dünyada pek ender yerde rastlanabilir." "....Bugüne kadar yapılan dünya seyahatleri zaman ve şartlar bakımından kabaca üç gruba ayrılabilir: Birincisi ı9. asrın sonlarında Slocum'la başlayıp İkinci Dünya Savaşı'na kadar geçen zaman dilimi içinde sayıları pek sınırlı ve genelde Amerikan, İngiliz ve Fransız olan denizcilerin yaptıkları yolculuklar. Bilhassa Pasifik Adaları'nın hala iptidai, tamamen bakir olduğu en ilginç devir. İkinci gruptaki seyahatler savaştan sonra, 1950 ile 1970/7 5 yılları arasındaki devreyi kapsar." "......Bugün elinizdeki GPS bu heyecanı artık yok etti. "GPS çıktı navigasyon öldü!" Uzun yolculuklarda en önemli bir yardımcı olmasına mukabil, en büyük bir tatmin duygusunu da yitirmiş oldu. Sonra diğer yardımcı elektronik aygıtlar, otomatik pilot, haberleşme imkanı, meteoroloji bilgileri, her yöreye ait sayısız rehberler, yeni ve güvenilir haritalar... Biz üç yıl boyunca bir kere bile evimizle telefon görüşmesi yapamamıştık. Yegane haberleşme olanağı, yarısı yollarda kaybolan mektup ve telgraftı. Şimdi bir cep telefonu uydu üzerinden her yer ile irtibatı sağlıyor. Hele bilgisayar, internet apayrı bir dünya yarattı. En ücra adada bile "internet cafe" ler mevcut, nereyle istersen aç konuş veya istediğin bilgiyi al. Eskiden sadece en lüks ve büyük yatın üstünde görülen radar, artık en ufak teknenin bile direğinde mevcut. Yeni konmuş fenerler, şamandıralar seyir emniyetini büyük ölçüde arttırdı. Hemen her önemli adanın liman veya lagün girişleri, tehlikeli mercan sığlıkları gayet muntazam işaretlendi. Gündüz bile binbir zorlukla geçilebilen yerlerde şimdi gece seyri mümkün oldu."
Sadun Boro muhtemelen şimdiye kadar yazılmış en iyi gezi yazısını yazmış, coğrafya, insan, oradaki hayvan ve yiyecek tasfirleri mükkemmel ötesi, verdiği bir çok teknik bilgi hala geçerli ve daha dün bir belgeselde (polonez çocukları ile ilgili) birebir aynı tasfiri izledim, o kadar başarılı yazmış ki insanın aklı almıyor. Zaten gezi psikopat ötesi, telsiz yok, gps yok, önce uyduruk radyo, pusula, sonra bunların biraz daha iyisi ile ayak basmadıkları koy bırakmaksızın, her gezilen noktada önemli şeyleri harika anlatımla sunmak insan ötesi bir başarı. Bunun ilk sayısını bulabilirsem ve içerik aynı ise ayağıma taş bağlayıp suya atacağım kendimi.
Çok değişik hislerle okudum bu kitabı. Sadun Boro'nun özgürlüğüne, serazadlığına hayran oldum, düzenli (!) bir iş yapmayışını kıskandım, gezdiği gördüğü yerleri görmek istedim, hayallerini kovalayışını kendime örnek aldım.
Dili anlaşılır ve akıcı, macera sürükleyici ve ibret dolu. Üstelik gerçek.
Türk Denizciliğinin babası sayılabilir Sadun Boro; babalar gününde bitirdim ben de kitabı. Ruhu şad olsun :)
Türkiye'nin en iyi denizcilerinden Sadun Boro'nun aynı zamanda Türkçeye müthiş derecede hakim ve dilimizi incelikleriyle kullanan bir yazar olduğunu keşfettim. Işıklar içinde uyusun
1968 yılında tamamlanan 3 yıllık bir macera. Hem gezenler hem de gezilen yerlerin nasıl değiştiğini karşılaştırmak için inanılmaz bir kaynak. Her saniyesine çok özendiğim muhteşem bir hikaye.
Gerçek bir kaşifliğin soluk soluğa hikayesi. Yamyamlarla, Arap - İsrail savaşıyla, korsanlarla olan badirelerin anlatıldığı bu hikaye sizi başka alemlere dünyanın gerçek anlamıyla ücra köşelerine götürüyor. Bütün bunların 70 sene öncesinin teknolojisiyle 10 metrelik bir tekneyle yapılmasının ne kadar büyük bir atılım olduğunu ülkeye dönerken yaşanan coşkuyla, limanlardaki merasimlerle, Boronun dönemin cumhurbaşkanı tarafından kabul edilmesiyle daha iyi anlıyorsunuz. İlk başta coğrafyam zayıf olduğu ve dikkatim artık kolay dağıldığı için kitaba giremedim ama özellikle haritayla kitabı okumanızı tavsiye ederim
Bitmesini istemediginiz kitaplar vardir ya, Pupa yelken iste oyle bir kitap, hayretle, heyecanla, 1965 yilinda baslayan buyuk bir macerayi yasayarak okudum. Sartlarin, ekipmanin imkanlarin, neredeyse yok denecek kadar kisitli oldugu sartlarda buyuk bir seyahati azimle, iyi niyetle, sevgiyle, askla nasil tamamlandiginin hikayesi. Turkiye’ye dondukleri zamani anlatan sayfalari okurken gozlerim doldu, duygulandim. Denizi seven herkesin okumasi gereken muhtesem bir kaynak, eser. Isiklar icinde uyu Sadun Boro.
Geçtiğimiz Eylül ayında aldığım uzun soluklu kaptanlık eğitiminden döner dönmez okumaya başladım. Yer yer merakla, yer yer heyecanla kenara koyup düşüncelere dalıp durdum, ta ki bugün tarifi imkansız hislerle bitirene kadar. Muazzam bir duygusallık içerisindeyim. Borolar’ın aziz ruhlarını saygı ve sevgiyle anıyorum.
Cumhuriyetin ilk döneminden bu güne sanırım Türk amatör denizciliğine Sadun Boro kadar etki etmiş birisi daha yoktur. Bir çok seyahati içinde ilk kitaplaştırdığı dünya turunu içeren bu kitabı, günümüzde denizciliğe merak salan kişilerin ilk hevesinin kaynağı olmuştur. 1960 larda dünyanın nasıl daha saf ve el değmemiş, çok ilkel yöntemlerle dünyanın nasıl gezilmiş olduğunu bir solukta okuyacaksınız. O dönemde böyle bir turun ne kadar önemli bir olay olduğuna da tanıklık edeceksiniz. Her Türk deniz severin kitaplığında olan bu kitabın, Sadun Boro ile yeni tanışacak gelecek nesillerin de kitaplığında en yakın zamanda yerini alacağına ve daha birçok kişiye ilham kaynağı olacağına inanıyorum...
Kitabı gerçekten çok beğendim. İçimde uzun zamandır hissetmediğim şekilde küçük bir tutku uyandırdı. Okuduğum süre boyunca denizcilikle ilgili birçok yeni şey öğrendim; YouTube’da okyanusları aşan, dünya turu yapan denizcilerin videolarını izledim. Henüz somut bir adım atmasam da, denizciliğe olan merakımın arttığını söyleyebilirim. Yıllar sonra içimde yeni bir ilgi alanının filizlenmesi bile beni heyecanlandırdı.
Kitap son derece akıcıydı. Araya serpiştirilen fotoğraflar okumayı daha keyifli hale getirmiş. Kitapta anlatılan dünyanın artık var olmadığını bilmek biraz hüzünlü ama bu yolculuğa satırlar arasından eşlik etmek çok keyifliydi.
saldun boro pupa yelken” bir yolculuktan çok, insanın kendi içine attığı bir çığlıktır. deniz burada sadece su değil; bilinmeyene, belirsizliğe ve içimizde sakladığımız gerçeklere açılan bir kapıdır. ne yöne gittiğimizden çok, neden çıktığımızı sorgulatan bir seyir… rüzgâr nereye götürürse oraya gitmek değil, rüzgârla birlikte kendini de keşfetmektir mesele. çünkü bazen rotasız kalmak, en doğru yoldur.
Çok etkilendim. Harika bir seyahatname. Denizcilik, fırtınalar, onlarca farklı kültür, tekneyi basan korsanlar, kanser hastalığı, Israil-Arap savaşı, tekneyi karadan yürütmeleri ve daha bir sürü şey... 2 yıl 10 ay boyunca yaşanan bu deneyimleri çoğu insan ömrü boyunca bile yaşayamaz heralde. Kendi hayatımı da sorguladım bitirince.
Hatıra kitabı çok da sevmeyen, gezi yazılarından ise hiç haz etmeyen biri olarak rahatlıkla söylebilirim ki kitabın elimde olduğu iki hafta, "kitap bitti bitecek sonra ne yapacağım" korkusuyla adeta okumaya kıyamadığım, okurken de harika ve masalsı bir hayata ortak olduğum adeta teknedeki dördüncü olarak Boro'larla bir olduğumu hissettiğim olağanüstü bir deneyimdi.
Sadun Boro ve eşi keşfeden, hayatı dolu dolu yaşayan ve zorluklar karşısında vazgeçmeden hedefine ulaşan insanlar. Kitap biraz uzun gibi gözükse de onlarla dünyayı gezmek hem de 1965 yılına geri dönerek bunu yapmak çok keyifliydi.
Soluksuz okunacak ilginç kültürler, toplumlar ve bileğiler içeren, kaptanın seyir defteri tadında belgesel içeriği ile günümüze aktarılan bu eser gerçekten bir başyapıt niteliğinde…