Kathleen Mansfield Murry (née Beauchamp) was a prominent New Zealand modernist writer of short fiction who wrote under the pen name of Katherine Mansfield.
Katherine Mansfield is widely considered one of the best short story writers of her period. A number of her works, including "Miss Brill", "Prelude", "The Garden Party", "The Doll's House", and later works such as "The Fly", are frequently collected in short story anthologies. Mansfield also proved ahead of her time in her adoration of Russian playwright and short story writer Anton Chekhov, and incorporated some of his themes and techniques into her writing.
Katherine Mansfield was part of a "new dawn" in English literature with T.S. Eliot, James Joyce and Virginia Woolf. She was associated with the brilliant group of writers who made the London of the period the centre of the literary world.
Nevertheless, Mansfield was a New Zealand writer - she could not have written as she did had she not gone to live in England and France, but she could not have done her best work if she had not had firm roots in her native land. She used her memories in her writing from the beginning, people, the places, even the colloquial speech of the country form the fabric of much of her best work.
Mansfield's stories were the first of significance in English to be written without a conventional plot. Supplanting the strictly structured plots of her predecessors in the genre (Edgar Allan Poe, Rudyard Kipling, H. G. Wells), Mansfield concentrated on one moment, a crisis or a turning point, rather than on a sequence of events. The plot is secondary to mood and characters. The stories are innovative in many other ways. They feature simple things - a doll's house or a charwoman. Her imagery, frequently from nature, flowers, wind and colours, set the scene with which readers can identify easily.
Themes too are universal: human isolation, the questioning of traditional roles of men and women in society, the conflict between love and disillusionment, idealism and reality, beauty and ugliness, joy and suffering, and the inevitability of these paradoxes. Oblique narration (influenced by Chekhov but certainly developed by Mansfield) includes the use of symbolism - the doll's house lamp, the fly, the pear tree - hinting at the hidden layers of meaning. Suggestion and implication replace direct detail.
Aslında edebiyatının yüksek olduğunu düşünüyorum fakat genel bir bağlam sorunu var, herkes kopukluğundan dertlenmiş ama zaten 'günlük' okuduğunuzu düşününce bu bir sorun olmaktan çıkıyor. Dediğim gibi genel metinde bir kabz hali var.
Tam bir günlüktü o gune dair yasananları yazmis iste bu nokta da sanki ozel hayatina izinsiz girmis gibisiniz her seye dair yazmis bazen ascisinin hikayesini bazen de o gunde yapilacaklari bazen begendigi yazilari siirleri yani sen nasil bir günce yazarsan onunkisi de aynı...
Sırf ince bir kitabı yarım bırakmamak için kendimi zorlayarak okudum. Yazılmış en kötü eserlerden biri muhtemelen.
Verem bir karakterin tuttuğu, anlattığı birbirinden kopuk ve anlamsız notlar bütünü. Yazılmış şiirlere ve yazarların mektuplarından alıntılara bolca yer verilmiş, bunun da nedenini anlayamadım.
Yazıldığı zamana göre biçim olarak postmodern kalan bir eser. Hasta bir insanın parçalı düşüncelerinin anlık akışına tanıklık ediyoruz. Ama “Keşke yazılmasaymış veya yayımlanmasaymış” dediğim bir eser olmuş.
Yine okumalarım arasına çok da sevmesem de bitirmek için çabaladığımdan dolayı sıkıştırdığım bir Lacivert Klasik daha oldu bu ay. Seride sonlara yaklaşmışken sona kalan kitaplarımdan bazıları daha önce yine bu seride bir şeylerini okuduğum yazarlardan oluşuyor. Katherine Mansfield da bu seriden iki kitabını daha okuduğum bir yazardı. Fransızca Bilmiyorum ve bir kaç hikayenin derlendiği Güneş ve Ay. Bu iki kitap için yazarın dilini sevdiğimi ama kurguyu çok başarılı bulmadığımı söylediğimi hatırlıyorum. Bu yüzden bu yazar benim gözümde potansiyeli olan ama tam istediğimi alamadığım bir yazar olarak kalmış ve bahsettiğim iki kitap da artık kütüphanemde mevcut değil. Bu kitaptan da o yüzden çok bir beklentim yoktu ve açıkçası bitirmek için elime aldım ve okumaya başladım.
Lacivert Klasikler'in diğer kitaplarında da olduğu gibi yine kısacık bir kitap var karşımızda. Kitap kurgu mu yoksa yazarın kendi öyküsü mü olduğunu çok anlayamadığım fakat notlara bakılırsa kendi öyküsünü içeren şeylerin olduğunu tahmin ettiğim bir durumda. Yani otobiyografik ögeler içeriyor diyebiliriz. Fakat bu otobiyografi gibi de değil tam, çünkü tarihler ve o tarihlerde yaşanan şeyler veya o tarihe eklenen şeyler var. Bir yandan günlük de diyebiliriz bu yüzden. Her gün yazılmamış, belli aralıklarla yazılmış. Bu yüzden anı da diyebiliriz. Bazı günler konudan konuya atlanan ve bir konu hakkında yapılan yorumlarla bir deneme, araya sıkıştırılan şiirler ile de bir şiir kitabı gibi. Ne ararsak var kitapta özetle. Bu anlamda 1919 bir otobiyografi, bir anı, bir günlük, bir şiir kitabı ve biraz da deneme diyebiliriz. Yazar bunların hepsini birleştirerek hayatının bir kesitini anlatıyor. İngiltere'de yaşıyor ama burayı hiç sevmiyor. Kendisi sürekli yazmak istiyor, yazmazsa hayatın bir anlamı olmadığını düşünüyor. Sürekli yazmak ve yazmak... Çalışmak... Bunlar olmazsa ölsem daha iyi, diyor resmen. Hayatında ne istediğini biliyor ama neyi ne zaman ve nasıl bir sırayla istediği konusunda kafası karışık. Hayatındaki ilişkilerde de öyle... Bir süre sonra vereme yakalanıyor ve veremin pençesinde yaşadığı bazı günleri kaleme alıyor. Kitap aslında bundan ibaret.
Kitapla ilgili konuşacak çok da bir şey yok aslında. Çünkü yukarıda bahsettiğim gibi bir çok türün karışımı gibi olan kitap aslında bu türlerin hiçbirinde de bize gereken şeyi vermiyor diye düşünüyorum. Anlatılanlar arasında o kadar bağlantı yoktu ki, sanki bir kaç yerden bir şeyleri alıp alıp birleştirmişler ve önümüze çıkarmışlar gibi. Kitabı okurken edebi cümlelerden dolayı aşırı sıkılmadım ama kopukluklar yüzünden sanki sadece bir kaç farklı yazıyı okuyormuş gibi ya da sosyal medyada birinin tweetlerini okuyormuşum gibi hissettirdi bana. O derece birbiriyle alakası olmayan, olayı ve yaşananları anlamaya çalışırken kopukluklardan hiçbir şeyi yerine oturtamayan bir durumda okudum bu kitabı. Bu anlamda kitabı hiç sevmediğimi söylemek istiyorum. Yazarın dilini yine beğendim, çeviri de gayet tatmin ediciydi ama sadece bu. Kitap ile ilgili beğendiğim tek şey yazarın diliydi ve başka da hiçbir şeyi beğenmedim. Uzun zamandır okuduğum kitaplar arasında beni en az tatmin eden kitaptı diyebilirim. Ayrıca yazarın başta da bahsettiğim gibi okuduğum diğer kitaplarından bile daha aşağı bir konumda kaldı benim için ki onları da çok beğenmemiştim açıkçası. Böyle kopuk şeyleri okumayı maalesef çok sevmiyorum.
Bu yazarın bana göre olmadığını bence yeterince anlamış oldum. Sanırım başka yayınevlerinde daha popüler kitapları da var ama ben artık kendisini okuyacağımı pek sanmıyorum. Kitaba puanım 5 üzerinden 1.5 oldu.
Katherine Mansfield 20. yüzyıl modernizmde önemli bir isim haline gelmiş Yeni Zelandalı yazar. Yazar olmak gayesiyle 19 yaşında İngiltere’ye taşınıyor ve Bloomsbury çevresinden D. H. Lawrence ve Virginia Woolf gibi birçok önde gelen isimle tanışıyor. Bu göç onun aslında yazar kimliğini oluşturan en temel taşlardan biri haline geliyor. Bir kısa öykü ve şiir yazarı olan Mansfield, kendi hayatını ve deneyimlerini de yansıtıyor eserlerine. Daha sonra alacağı tüberküloz teşhisiyle birlikte de hastalık, depresyon, göçmenlik, kadınlık ve cinsel kimlik üzerine eserler veriyor. Bu küçük kitap aslında Mansfield’ın güncesinden kesitlerden oluşuyor fakat bunu anlamak çok zor. Kitabın üzerinde hiçbir ibare ya da buna işaret eden bir bilgi yok. Orijinal başlığı yok, dolayısıyla başlıktan da yola çıkılmıyor. Anca birkaç araştırma sonucu “Journal of Katherine Mansfield” adlı kitaba ulaştım. “1919”da yer alan kesitler Mansfield’ın eşi John Middleton Murry yayına hazırladığı bu güncesinden alınarak sunulmuş. Tabii bu bir günce olduğu için yazarın özel hayatı hakkında bilgiye sahip olunmadığı takdirde hiçbir şey anlaşılmıyor -ki Mansfield da bu konuda bir hayli enigmatik. Bu nedenle Mansfield hakkında da birkaç araştırma yapmak gerekiyor fakat bütün bu engelleri aştıktan sonra açıkçası keyifli bir okuma oluyor, tıpkı bir bilmece çözmek gibi. Katherine Mansfield ile daha önce en iyi eserlerinden biri olan “The Garden Party” ile tanışmıştım neyse ki ve çok severek okumuştum -ki bu kısa öyküsü daha iyi bir başlangıç olur kanımca. “1919” ise yazarın iç hayatına, çalkantılı ve katmanlı kişiliğine dalmak isteyenlere önereceğim bir kitap ama bence bu kadar ilgili olan biri bu kesitleri okumaktansa güncesinin tamamını okumayı tercih edebilir. Yine de her şeye rağmen Katherine Mansfield gibi zeki ve merak uyandırıcı bir kişiliği tanımak için güzel bir kitap fakat basılması gerekli miydi, onun yerine tüm güncesi çevrilseydi daha iyi bir seçenek olmaz mıydı diye sorgulatmıyor da değil... İyi okumalar.
Sevgi bir ışık mı benim için? Sürekli bir ışık, Bir lamba, solgun gölünde, Eski sevda kitapları üstüne düş kurduğum? Bir parıltı, uzaklardan, karanlık bir dağdan aşağı, Bana doğru gelen bir fener mi, ya da? Sevgim bir yıldız mı? Ne yazık! Öylesine yüksek öylesine soğuk ve parlak!
Ateş dansı. Sevgim kırmızı, gözüpek Bir ateş mi, alacakaranlık boyunca sıçrayan Yok, hayır, korkardım ondan. Çabuk, sabırsız bir sevgi için Fazla soğuğum. Şu taçyaprakları üstünde, boynunu büken, Altın bir pırıltı var. Daha gerçekten benim, isteğime daha uygun.
Taçyaprakları kapanıyor. Güneş unutmuş onları. Gölgeli bir koruda büyüyorlar Karanlık ağaçların bir öne bir arkaya salındığı. Ben düşümü düşlediğimde, Kim seyredecek parıltılarını? Ah sevgilim, bul onları, Bir bir topla benim için.
Okuduğum en zor 56 sayfa. Yazarı tanısaydım (tüm kitaplarını okumuş olsaydım) belki biraz daha ilgi çekici gelirdi. Lacivert Klasikler'i alfabetik sıraya göre okuma kararım sebebiyle ilk sırada olmasa, 5. sayfada bırakırdım. Diğer yandan ise tek tesellim; en kötüsünden başladığıma eminim ve bunun için memnunum.
DNF - Açıkçası kitabın günlük olduğunu bilseydim almazdım. Çünkü yazarı ne tanıyorum ne de yazdığı herhangi bir kitabı okudum. Durum böyle olunca günlüğüne yazdığı şeyler bir anlam ifade etmedi ya da merak uyandırmadı. Üzülerek yarım bırakıyorum. Hevesle aldığım lacivertklasikler ‘den biriydi.
muhtemelen çeviriden kaynaklı bir kopukluk, durgunluk hissettim?? yine de özellikle sonlara doğru keyif aldım ki yazar en sevdiğim yazarlardan birisidir. muhtemelen orijinaline de bi ara göz atacağım. ayrıca bazı kısımları okurken xiao lanhua'yla dongfang qingcang'ı düşünmeden edemedim...
Her ne kadar başından hiçbir şey anlamasam da okumaya devam ettim ve nedense kitap çok hoşuma gitti. Özellikle sonunu keyifle okudum. Çeviriden midir yoksa yazar mı öyle istedi bilmiyorum ama kitabın başından itibaren kitapla doğru düzgün bağ kuramadım.