OSMAN CEMAL KAYGILI, 1890’da İstanbul’da doğdu. Askerî kâtiplik ve öğretmenlik yaptı. Mahmut Şevket Paşa suikastına adının karışmasından sonra birçok yazarla birlikte sürüldüğü Sinop’ta üç yıl kaldı. Geçimini sağlamak için birçok farklı işte çalışan yazar, 1920’lerde mizah yazarlığıyla tanındı. Sonraki yıllarda Sabah, İkdam, Cumhuriyet gibi gazetelerde köşe yazarlığı yaptı. İstanbul kültürüne dair çeşitli yazı dizileri yayımladı. Roman, öykü, sözlük, deneme gibi farklı türlerde eserler veren ve zengin folklor bilgisinden kuvvet alarak eski İstanbul kenar mahalle hayatını eserlerine başarıyla taşıyan Osman Cemal Kaygılı, 1945’te öldü.
Askeri Kâtip Okulu'nu bitirdi. Şevket Paşa'ya yapılan suikastla ilgili olarak Sinop'a sürülmeden önce çeşitli yerlerde memurluk yaptı. 1918'de malulen emekliye ayrıldıktan sonra sütçülük, vapur biletçiliği ve pazarlarda manifaturacılık gibi işlerle geçimini sağladı. 1925-1945 yılları arasında İstanbul İmam Hatip Okulu, Çemberlitaş Ortaokulu ve Fener Rum Kız Lisesi'nde Türkçe öğretmenliği yaptı. Cumhuriyet, Son Saat, Vakit, Haber gibi gazetelerde ve halkbilime duyduğu ilgiyi eserlerine yansıttı.
Yazarın Istanbul üzerine yazılarından derlenmiş incecik bir kitap. İstanbul'un eski (çok eski) halini bilenler için daha anlamlı (ve aynı zamanda üzücü) bir okuma olabilir.
Kitaptaki bence asıl problem derlenen yazıların kaynak ve ilk yayım tarihlerinin paylaşılmaması. Sanırım Can yayınları Amazon için Köşe Bucak İstanbul kitabını parçalayarak bu hale getirmiş ama bunu yaparken de bazı bilgileri paylaşmaya gerek duymamış.
Kitabın içeriğine hiçbir sözüm olamaz; Kaygılı'nın o tatlı kalemine doyum olmaz. Fakat Can Yayınları'nın yaptığına ne buyurursunuz? Kaygılı'nın yine Can Yayınları'ndan çıkan "Köşe Bucak İstanbul" kitabından beş-on bölümü alıp bu kitabı meydana çıkarmışlar; yeni kitap olarak basmışlar. Aynı uygulamayı "Karagöz'ün Son Günleri" kitabı için de yapmışlar. Biz de bilmeden ikinciye para verip almış olduk. Bunun ticari ahlaka ne denli sığdığını takdirinize bırakıyorum. Bu kitaba para vereceğinize asıl kitabı almanızı öneririm.
Yazarla tanışma kitabımdı. Bu güne kadar yolumun kesişmemiş olmasına üzüldüğüm bir yazarı okumuş olduğum için mutluyum. Eski İstanbul anlatılarını seviyorsanız bu eser tam size göre
Eski İstanbul’u o dönemin nüktedan bir yazarının öykü ve roman dışı metinlerinden okumak çok hoşuma gitti. Pendik’ten bahseden ilk yazıya bayıldım. Herkesin birbirini tanıdığı İstanbul’un mozaik yapısının güzel betimlendiği vapur iskelelerinde hayat isimli yazıya bayıldım. Keşke yazıların hangi senelerde yazıldığı da belirtilseymiş. Yazar 1945’te ölmüş, öncesinde ikinci dünya savaşı var, herhalde 30ların sonları diye fikir yürütebildim ancak. Beylerbeyi’nden Çamlıca’ya giden yolu anlattığı aşağıdaki paragrafı paylaşmak isterim; ‘Artık önünüzde gözün alabildiği kadar geniş kırlar, bağlar, bostanlar, subaşları vardır ve geçtiğiniz daracık ve mis kokulu keçi yollarının etrafı sürü sürü koyunlar, kuzular, keçiler, inekler ve türlü türlü kuşlarla doludur. Her adım attıkça bakarsınız, bir ağaç dibinde ya bir aile ya birkaç ahbap oturmuş, tabiyatıyla başbaşa kendini dinliyor. Daha ileride Tomruksuyu bahçelerinin neşeli uğultusu dereleri tepeleri çınlatıyor. Şehrin en iyi sularından olan Tomruksuyu bu sene ne kadar da kalabalık oluyor. O canım ağaçlıkların arasında bando mu dersiniz, mandolin takımı mı incesaz mı, zurna mı, polka mı, zeybek oyunu mu, çiftetelli mi, ne isterseniz hepsi var’
Okuma konusunda zorlandığım her an kitaplıkta elimin gittiği ve hem kısa hem çerezlik bir şey okumayı tercih ettiğim zamanlarda hep dönüp dolaşıp bu seriye geliyorum. Amacım bunları bitirip aradan çıkartmak oldu artık çünkü yanlış bilmiyorsam bu seriden 36. kitabım oldu ama sevdiğim kitap sayısı 7 falan. Bu yüzden bu seriden okuduğum her kitap için her ne kadar ön yargıyla başlasam ve bu iyi bir bakış açısı olmasa da genelde haklı çıkıyorum. Bu yüzden artık önden yorum yapmayı bırakıp sadece içeriği tüketmeye başladım.
Bu sefer farklı bir derleme kitap çıktı karşımıza. Osman Cemal Kaygılı, bu seriden önce adını duymadığım bir yazardı ve bu seriyle birlikte de okumuş oldum kendisini. Farklı olan tarafı normalde ilgili yazarın 3-5-8-10 artık ne kadar öyküsünün birleştirilip okura sunduğu bu eserler bu kitapta öyküden ziyade birer köşe yazısı, anlatı, gezi tavsiyesi gibi bir hale bürünmüş. Osman Cemal Kaygılı, kitaptaki on yazının dokuzunda İstanbul'u anlatıyor. Her yazıda İstanbul'un farklı bir semtinde, 1920-30lu yıllardaki hayattan bahsediyor. O yazıda anlattığı semt neresi ise oranın yazı nasıl, kışı nasıl, tanıdığı kimler var, ne yenir, ne içilir, nerede oturulur, neresinde yürünür gibi o dönemde o semtin resmen rehberliğini yapıyor. Günümüzde yaşasa Instagram'da yeme-içme-gezme influencerlarından biri olacağı kesin. Resmen zamanının İstanbul influencerıymış. Eğer o zamanlar yaşıyor olsak bu adamın tavsiyeleriyle bahsettiği semtlere gidip bahsettiği yerleri gezip, insanlarla tanışıp, çayını çorbasını içerdik muhtemelen. Her ne kadar kısa ve yüzeysel yazılar olsa da döneminin İstanbul hayatını anlatması bir yönden de tarihi bir şeyler okuyormuş hissiyatı veriyor. En azından bu dokuz yazıda bu böyle. Onuncu yazı ise diğerlerinden biraz farklı. Kitaba ismini veren son yazı ise bir mezarlık anlatısı. İlk cümlelerden gotik bir kurgu okuyacağımı sanmıştım ama aslında sadece yolları mezarlıktan geçen ve mezarlık çevresinde yürümek durumunda kalan şehirlilerin "Ölülerden mi yoksa dirilerden mi korkmalılar?" ikilemini çözmeye yönelik bir yazı. Mezarlıklar ürkütücüdür, hele ki akşamları sanki mezardan bir hayalet çıkacak, bir ceset hortlayacak ve size saldıracak gibi. Ama bu imkansız, buradaki asıl korkunç olan mezarlıklardaki milletin önünü kesip para falan isteyen yan kesiciler demek istiyor yazar. Son öykü ne kadar bir öyküden uzak olsa da en çok da bunu sevdim.
Son hikayede yazarın verdiği mesajlar ve tavsiyeler bu halde değil de gerçekten bir kurmacaya dönüşse sanki zevkle okurdum gibime geliyor. Çünkü hali hazırda bile yazının o ürpertici dilini sevdim. Bir kitabı daha var kendisinin elimde, belki onda böyle şeyler vardır; bilemiyorum. Önceki dokuz öyküde ise klasik İstanbul semt rehberliği yaptığı için benim yüzeysel bulduğum ve pek beğenmediğim yazılardan oluşuyor. Aslında zamanına göre iş gören öneriler olabilir ama ben zamanına göre düşününce bile çoğu öneriyi çok yüzeysel buldum ve o zamanlar yaşayan biri olsam bile bu yazarın önerileriyle çok da gezip tozamazdım sanırım. Bir de İstanbul'u pek bilmiyorum ama çok dağınık ve karışık anlattığı semtler olmuş, başka şehirden gelen biri eminim ki o zamanlar bile bunu tam anlayamazdı. Tabi bundan 70-80 sene önceki İstanbul ile şimdiki bir değil ve kıyaslamak da doğru olmazdı ama yine de bir kargaşa var gibi bazı şeylerde. Bunun dışında son yazıdaki dili gibi yazardan kurmacalar okumak istediğimi fark ettim. İstanbul tavsiyesi içeren yazılarda da dili aslında fena değildi ama kurguda görüp de kararımı vermek istedim açıkçası.
Yazılar genel anlamda bana pek hitap etmedi ama farklı bir şeyler okumuş olduğum için de memnun oldum. Genel anlamda 2-2.5 bandında ilerleyen bir puanlama oldu bu yazılar benim nazarımda. Son yazı ise 3 puandı diyebilirim. Ortalama olarak 5 üzerinden 2.5 verdiğim bir okuma oldu benim için genel olarak.
1930'larda İstanbul'a misafir olmak gibi. Şimdikinden çok farklı bir İstanbul. Öyle ki mukayese edince hüzne kapılmamak elde değil. Kitabın giriş kısmından küçük bir alıntıyla anlatayım en iyisi;
"Yakacık'tan Pendik'e inmek için geçtiğiniz Yakacık Merası denilen zeytinlik yarım saat sürer, ondan sonra Pendik'in sulak bostanları başlar. "
Zeytinlik, sulak, bostan gibi şimdinin İstanbul'uyla yan yana dahi gelmeyecek tasvirler. Okuması keyifli kısa bir kitap.