“Beethoven’e karşı duyduğunuz sevgiyle sakın ha, bir erkek sevmeyiniz. Sizde bu ateş, bu sebat, bu inat ve bu müthiş gözlerle… Hayır, bu sizin için felaket olur.”
Hocası Profesör Neuberg, Macide’ye böyle söylemiştir.
Berlin Konservatuarı’nın piyano bölümünü bitiren genç kadın, Türkiye’ye döndükten sonra ailesinin de uygun gördüğü Rauf’la evlenip kızı Perihan’ı dünyaya getirir. Artık hem gitgide ünlenen bir piyanist, hem eş hem de bir annedir.
Fakat günün birinde kocasının okul arkadaşı Cemil’le tanışır. Profesör Neuberg’in bir kehaneti andıran sözleri işte o anda gerçek oluverir. Macide, Cemil’e saplantıya varan bir aşkla tutulur. Bu uğurda kocasını ve kızını geride bırakmayı göze alacak, ancak Cemil’le ilişkisi de fırtınalı olacak, genç kadını uçurumun eşiğine getirecektir. Kısacası aşk, onun felaketi olacaktır. Kitap, Macide’nin öyküsüyle başlıyor olsa da, bir süre sonra kızı Perihan da sahnede belirecektir.
İki kadın… Macide ve Perihan.
İki aşk… Piyano ve erkekler.
Suat Derviş, ustalık dönemi eserlerinden olan İki Kadın İki Aşk’ta tüm ezber bozuculuğu ve altüst ediciliğiyle aşkı her zaman yaptığı gibi incelikle anlatıyor.
Osman Balcıgil’in, Suat Derviş’in hayatını konu edinen romanı İpek Sabahlık’ı yazış sürecini anlattığı “İpek Sabahlık’ı Neden Yazdım?” başlıklı yazısıyla.
Suat Derviş İstanbul’da doğdu. Tıp profesörlerinden İsmail Derviş Bey’in kızı olan Suat Derviş, çocukluk yıllarında özel eğitim aldı. Daha sonra Kadıköy Numune Rüştiyesi’yle Bilgi Yurdu’nda eğitim hayatına devam etti. Konservatuvar eğitimi için ablasıyla birlikte Almanya’ya giderek piyano dersleri almaya başladı ve edebiyat fakültesine yazılarak felsefe derslerine yöneldi. Konservatuvar eğitimini bırakıp Almanya’daki çeşitli dergi ve gazetelerde yazmasıyla gazetecilik hayatı başladı. 1932’de Türkiye’ye döndükten sonra da Son Posta, Vatan, Cumhuriyet, Gece Postası, Yeni Ay, Tan gibi gazetelerde röpotajları, hikâyeleri, romanları yayımlanarak yazı hayatına devam etti. Reşat Fuat Baraner ile birlikte Türkiye’de toplumsal gerçekçi akımın ilk yayın organlarından sayılan Yeni Edebiyat Dergisi’ni yayımladı. Bu dergide kısa öyküler, fıkra ve eleştiriler yazdı. 1944 tutuklamaları sırasında eşi Reşat Fuat Baraner’i sakladığı ve yasadışı Türkiye Komünist Partisi’ne katıldığı gerekçesiyle yargılanarak bir yıl hapse mahkûm oldu. Ardından Paris’e giderek 1953-1961 yılları arasında Fransa’da kaldı. 1961’de Türkiye’ye döndükten sonra romanlarının yazımı ve yayınıyla uğraştı. Birçok ilke de imzasını atan Suat Derviş, yazı hayatına adım attığı Alemdar gazetesindeki “Hezeyan” şiiri başta olmak üzere, gerek farklı mahlaslarla gerek kendi ismiyle yazılmış birçok eseri geride bırakarak 1972’de Kasımpaşa Askeri Deniz Hastanesi’nde hayata gözlerini yumdu.
İki kadının, piyano ve aşk üzerinden kendi seçimlerinin sonucu şekillenen hayatlarının hikayesi. Bir noktada da aslında içinde bulundukları toplumsal yönlendirmeleriyle, seçimlerin ne kadar kendilerine ait olduğunun sorgusu var. Ancak tefrika olduğundan mı bilmiyorum bazı noktalarda çok havada kalmış hissi yaşadım, okuduğum Suat Derviş kitapları arasında en sönük olanıydı sanırım.
Annesinin kaderini mi paylaşır her kadın? Yoksa annesinin ayak izlerinden kaçar mı? İki Kadın İki Aşk, tutkuları ve çekinceleri benzer olan anne ve kızını anlatıyor : Macide ve Perihan’ı. Bölümler arası boşluklar, uzatılmış hissi veren detaylarıyla ne yazık ki çok sevemedim bu eseri. Anlatılan aşkın fazlasıyla zarar verici olmasının da etkisi büyük elbet bu hissimde. . Hamdi Akçay kapak tasarımı ve Osman Balcıgil’in bilgilendirici ‘İpek Sabahlık’ı Neden Yazdım?’ başlıklı yazısıyla~
Oldukça uzatılmış bir hikaye. konu fena değil ama ama bu kadar detay ve gereksiz uzatılması olmasaydı en fazla 20 sayfalık bir anlatım çok daha sevilir olurdu bence. Storytellde bütün hikayeleri nı hemen hemen koymuşlar sanki başka bir yazar yok gibi. benim açımdan yazar statüsüne bile girmez açıkcası.Gerçi şimdi hepimiz yazarız. gençliğimde okusaydım bunu dahi çok beğenirdim sanırım. eskiden gazete kağıtlarından kese kağıtları vardı bunları bile okuduğum dönemde Suat Dervişi yazar olarak beğenirdim, kesin! diyeceğim son söz kerime nadir dahi Bu yazarın yanında nobellik yazar sayılır!
Şu ana kadar okuduğum Suat Derviş romanlarından en az beğendiğim bu oldu. Kitabın başlarında tıpkı bir başka Suat Derviş romanı olan “Çılgın Gibi” ile benzeştirip, yine sanatçı ruhlu derinlikli ama duygusal zekası düşük bir kadının sığ ve bencil bir erkekle birlikteliği sonrası heba oluşunu okuyacağımı düşündüm. Tefrika olması sebebiyle Suat hanım başlarda yazdığı şeyleri unutmuş olmalı ki kitabın sonunda büyük bir zaman hatası var.
keşke bu kitabı 20 sene önce bassalarmış da o zaman okusaymışım. bu yaşta pek verim almak mümkün değil maalesef. tefrika olduğu da hissediliyor, o da biraz götürdü okuma keyfinden.
Suat Derviş'ten okuduğum ikinci kitap sanırım..hikaye bilindik olsa da çile çeken bir yazarın kitapları benim için her zaman daha değerli.. Bir kadının boşanma sürecini ayrıntılarıyla anlatan güzel bir eser..
daha önce de tefrika olarak yayınlanan kitaplarından birini okumuştum fakat bu tefrika olduğundan mı yoksa konuya tam konsantre olamamasından mı bilemiyorum baya zayıf bir kitap olmuş. bir de bir zamanlama hatası var. ithaki basarken osmanlıca kelimeleri günümüz türkçesine çevirirken keşke harf hatalarını da düzeltmiş olsaydı.
Yüzeysel bakanların sadece aşk meşk konularını görecekleri romanlarında satır aralarına çok şeyler yerleştiriyor Suat Derviş.İkili ilişkiler,toplumsal meseleler,kadınların hayata katılmalarının eğitim almalarının önemi gibi.Hakettiği değeri görmesini diliyorum,geç de olsa.
Suat Derviş, her okuduğumda tekrar hayran olduğum bir yazar. Kahramanların iç dünyalarını o kadar iyi anlatıyor ki klasik bir aşk romanı olacak bir hikayeyi bambaşka bir yere taşıyor. Macide ve Perihan arasındaki iliskiye hayran kaldim. Rauf bence herkesin hayatınsa olmalı dediğim biri. Doktor Nazim'in hayalleri, yasadiklari, Macidenin kararlari karsisindaki tavri ama eve döndugunde de ona kendi tarzinda kucak açmasi, Büyük Hanım'in romanin icindeki sessiz varlığı ama bence ailenin çimentosu olmasi, Behçetin sabrı ve saygisi.. hepsine hayran kaldim. Cemil'den toplumda o kadar çok var ki, sonuna Macidenin verdigi dersi sevdim.
Suat Derviş kisilik analizlerine daha onem veriyor o sebeple Perihan ile dedesi Doktor Nazimin yaptigi yolculugu 5-10 sayfada bitirmis ancak o yolculuk sirasinda yasadiklarini daha detayli okumak isterdim.
Son derece akıcı bir roman. Tertemiz bir Türkçe. Suat Derviş, Türk edebiyatının önemli yazarlarından birisi. Maalesef değeri çok da fazla bilinmemiş şu ana kadar, umarım bundan sonra daha fazla tanınır . Sonu biraz Türk filmi gibi bitti, karakterlerden birisine rahatlıkla Türkan Şoray’ı oturtabilirsiniz. Ama dönemine bakacak olursak çok da aykırı görmeyebiliriz belki bu seçimi.
Edebi anlamda başyapıt sayılabilecek bir TOMA’n değil. Ancak sayfa 173’teki millilik kavramı üzerine düşünceleri, bir kadının hastalıklı sevgisinin etkili anlatımı ve kitabın sonundaki Osman Balcıgil’in “İpek Sabahlık’ı Neden Yazdım?” yazısı etkilendiğim bölümlerdi.
Sonunda ufak bir yerde bir zaman kayması olmuş (yazamam spoiler olur) ama suat derviş yine en olduğu gibi anlatmış tüm hisleri çekinmeden . En çok sanırım "aşk" konusu adı altında çatır çatır eleştiri yapmasına bayılıyorum.
fazla yeşilçam filmi havasında, macide'de bilindik suat derviş karakteri derinliği yok. hatta hiçbir karakterde yok. kitabın sonu iyice aceleye gelmiş gibi, olaylar zamanlar yanlış hatırlanıyor.
Biri bana Anna Karenina'yı diğeri de Çalıkuşu'nu anımsatan iki karakter. Diğer eserlerinde olduğu gibi kadınlar hakkında ilginç gözlemler içeriyor ama romanın kurgusunu o kadar etkileyici bulmadım.
Suat Derviş, bu kitapla birlikte tanıdığım ve hayatıma misafir etmeye niyetlendiğim; yapıtları ses getirmemiş olsa da edebiyatta önemli bir yeri tuttuğunu da ne yazık ki yeni öğrendiğim nadide yazarlarımızdan birisi. Kalemi son derece yalın olmakla birlikte hisleri işleyişi ve araya sıkıştırdığı yorumlarla insan ilişkilerine dair ders niteliğinde alıntılar aldığım bir kitap ortaya koymuş.
Kitap, babası tarafından müzik hayatı engellenen bir adamın kendi kızını müziğe yönlendirmesi ve o kızın da ünlü bir piyanist olup kendi ailesini kurmasıyla başlıyor esasen. Fakat devamında bu mutlu aile tablosu bozuluyor, kadın gönlünü bir başkasına kaptırıyor ve kendi kızından ayrı kaldığı seneler başlamış oluyor. Bu esnada başına gelenler bir yana dursun, sonuna doğru bu küçük kızın da kendini nerelere getirdiğini, arzusunun peşinden nasıl ısrarla koştuğunu okuyoruz. Kendi kafasına koyduğunu yapan bir kadın olarak yetişen kızıyle ruhen ve bedenen iyileşme sürecine giren ana karakterimiz, sonucunda ondan bekleneni de yapıyor elbette.
Haliyle kitap sinirlerinizi çok zorlamadan, bazen yargılamanıza neden olsa da son derece akıcı bir şekilde ilerlemeyi başarıyor.