Ucunda Ölüm Var memleketin dört bir yanını dolaşan, hevesini gönlünden bir an olsun eksik etmeyen, yarım asırlık sevdasının peşinde dünyadan çağırı çağırı geçen Ağıtçı Kadın’ın hikâyesi.
Kemal Varol, ayrılığın ve ölümün bilgisiyle ilmek ilmek kurduğu romanda, bir geleneğin son temsilciyle düşüyor yollara. Konya, Bursa, İstanbul, Erzurum, Arkanya ve Arguvan… Uğradığı tüm şehirlerde Heves Ali’den bir iz, bir koku arayan Ağıtçı Kadın, yüzünü görmediği ölülerin hikâyelerinden ipuçları topluyor; saz âşığı Heves Ali’nin ölmediğine mi seviniyor yoksa onu bulamadığına mı üzülüyor?
Her ölüm, bir ayrılık… Bu sevda masalının ucunda ölüm var.
1977 yılında doğdu. Yas Yüzükleri, Kin Divanı ve Temmuzun On Sekizi adlı üç şiir kitabı Bakiye adıyla toplu şiirler olarak kitaplaştı. Romanları: Jar, 2011; Haw, 2014; Ucunda Ölüm Var, 2016 yılında yayımlandı. Haw romanı, 2014 Cevdet Kudret Roman Ödülü’nü kazandı. Sabitfikir tarafından 2014’ün en iyi romanı seçilen Haw, ayrıca Bursa ÇGD tarafından 2015 Barış Ödülü’ne de layık görüldü.
Ucunda Ölüm Var edebiyat şaheseri değil belki, ama Ağıtçı Kadın'ın hikayesinde bu ülkede yaşayan her yurttaşın bildiği derin iç sızısı var. Ayrılık, acı, ölüm, işkence, devlet zulmü yetmiş yaşında, elli yıldır sevdiği Heves Ali'nin yolunu bekleyen, ölümü karşılamaya hazırlanan bir kadının dilinde ağıda dönüyor... "Bana hikayeni anlat, ağıdını yakacağım."
Ters bir okuma yaptım aslında, önce "Ucunda Ölüm Var", sonra "Aşıklar Bayramı" olmalıydı. "Heves Ali"yi vaktinden önce tanıdım anlayacağınız. Yine de çok bir şey değişmedi, şiir gibi cümlelerle Tanpınar'ın 5 şehrinde ilginç yaşamlara denk geldim. Ankara yerine Arkanya olmuş ne gam, zira Arkanya Kemal Varol'un olmazsa olmazı...
Kemal Varol okumak istediğim yazarlar arasındaydı bir süredir ancak yazarın eserlerine Ucunda Ölüm Var'la başlamak biraz tesadüfi oldu. "Ağıtçı kadın" karakterini ve yaşadıklarını okumak benim için keyifliydi fakat edebi anlamda, açıklamakta güçlük geçtiğim bir açlık hissettim sürekli Varol'un üslubunda, belki de bir eksiklik bilmiyorum. Türküleri çok seven ve sevdiği her türküye bir hikaye yakıştırmaktan geri kalmayan biri olarak, bazı bazı kendi acemiliğimi yad ettim mesela satırlarda.
Yine de okuma listemde yer alan diğer Kemal Varol kitaplarını da okuyacağım.
Çok uzun zaman önce yanlış kitapla başladığımı anlayınca tamamını toplamak üzere ertelediğim bir yazar Kemal Varol. Bence kendim için en doğru zamanda başladım.
Ucunda Ölüm Var, Ağıtçı Kadın ile Heves Ali'nin elli yıllık hasreti çevresindeki irili ufaklı pek çok hikaye ile dert bir türkü dinlemek gibi. İkisinin hikayesi dedimse de aslında öykü öykü içinde. Kendimi büyük bir han geziyor gibi hissettim. Her kapı açışımda yepyeni bir dert deryası. Her biri için oturup ağlasam yeridir halleri. Açıkçası yer yer sekteye uğruyor ara hikayeler ama bir bütün olarak şahaneler.
Aşıklar Bayramı ile Heves Ali'nin dünyasının kapılarını aralıyoruz. Ailesi, oğlu, iyisi kötüsü tüm hesaplaşmasına yanık bir türkü eşliğinde şahit oluyoruz.
Kemal Varol, kalemiyle duygularımıza dokunuyor adeta. İnsan, hem mutlu hem hüzünlü hem kederli hem neşeli hissediyor kendini. Duygularımın dönme dolabında bikaç tur attım sayesinde, teşekkürler.
Kemal Varol' un duygularınıza kalemiyle dokunmasına izin vermenizi öneririm.
daha once haw kitabini okumus ve cok sevmistim. ama ucunda olum var cok cok baska bir yere tasidi citayi. okumak maksadiyla degil de daha cok ‘soyle bir karistirayim’ diye elime alip, ilk sayfayi okuyup birakirim derken, okumakta oldugum diger kitaplari aninda geri plana cekip “aman allahim ben ne okuyorum boyle” diye diye bir anda kitabin ilk 100 sayfasini yuttugum zaman anlamistim zaten bir tuhaflik oldugunu:) bir yanim sonunu merak etti, diger yanim hic bitmesin bu yolculuk istedi. agitci kadin sehir sehir dolasmaya devam etsin, ben satir satir mest olayim. cok ama cok ama cok sevdim. ve kitabin sonundaki ters koseyle tum kitap boyunca beni esir alan ‘kurguya hayran olma’ durumu daha da katlandi.
hala kemal varol’un uslubuyla tanismadiysaniz eger, daha fazla geciktirmemenizi siddetle tavsiye ederim. biraz buyulenerek, biraz huzunlenerek, resmen agzimin suyu akarak mest olarak okudum.
okuyunuz, okutunuz!
“bir zamanlar tiglarla goz goz ordukleri kenar islemeleri artik fabrikasyona emanetti. hicbir sey eskisi gibi degildi bu ulkede. gezip dolastigi sehirlerin gunden gune sahsiyetlerini yitirip birbirine benzedigini goruyordu hayiflanarak. her sehir bir an evvel istanbul olmak istiyordu. bu yuzden de, sanki sadece gecmisi animsamak icin ayakta duran bu carsilarin varligini gorup seviniyordu yasli kadin.”
Başka bir meslek var mıdır kederlerle boğulan, sanki kendi kederi yokmuş gibi... Ağıtçılık, ölenin arkasından yakılan ağıtlar. Ama öyle çırpınıp bağırma çağırma değil. Önce yakınları öleni anlatacak ki, yaşadıklarını, sevdiklerini, özlemlerini söyleyecek ki ona göre ağıt yakılsın. Yakılan ağıtlar yakınların yüreklerine dokunsun. Yürekler kalksın ki en diplere atılan, ortaya çıkması imkansız acılar gün yüzüne saçılsın. Acısını içine gömenler o acı ile boğulacağına katıla katıla ağlasın, içi biraz da olsa ferahlasın. Aģıtçı olmak zor, herkesin harcı değil o büyük üzüntüden yükselen bir ferahlık çıkarabilmek.
Aģıtçı kadın işinde o kadar o kadar iyi ki memleketin dört bir yanına nam salmış, ülkenin dört bir köşesinde ağıtları ile insanları ferahlatmış. Ama gün gelir yıllardır yaptığı işi artık yapmak istemez olur. Kapılarına dikilir insanlar, kimi kendi gelir kimi haber salar cenazemiz, seneyi devriyemiz var gel diye. Hepsini geri çevirir, diyemez ağıt sırası-cenaze sırası bende. Yüreği vaktin yaklaşıktığını söylemiştir, on altı gün sonra öleceğini. Zaten yetmiş yıllık yaşamının çoğunda herkes gel kederime ortak ol demiştir de bir gün olsun senin kederin nedir diye sormamıştır.
Evine çekilir, yatağına uzanır, ölümünü Azrail'i bekler. Gece rüyasında bir ses duyar sazların eşliğinde, gel benim ağıdımı yak der bir erkek sesi. Elli yıl önce gencecik bir kızken tüm sevgisini tüm bedenini teslim ettiği Heves Ali'ye yorar o sesin sahibini. Görür görmez vurulduğu, her şeyiyle onun olduğu Heves Ali. O gecenin sabahı giden, onu ortada bırakan Heves Ali. Başlarda her gün, sonraları her ay, umudu azaldıkça her yıl beklediği, sonra ümidini kestiği ama hep sevdiği Heves Ali. Konya'ya gel der, gel de bul beni. Başkalarının acılarını haykırsa da kendi acısının çığlıklarını sessizce içinde dinlediği, 50 yıldır yarım olan bir yaşamı tam yapabilme imkânıdır önüne çıkan. . Kendi ölümünü unutur, Heves Ali'nin ölümüne yetişmek için yollara düşer Ağıtçı Kadın, hayatının son yolculuğuna... . Çoğunlukla Türk Yazarların eserlerini okuyan, çevirileri pek okumayan bir arkadaşım var. Çeviride dilin gücünün kaybolduğuna, yazarın anlatım gücünün azaldığına inanır. Bu nedenle de olabildiğince Türk Yazar okur, onun ne demek istediğini, ne anlattığını tam olarak anlıyorum çünkü diyerek. Bu eser o anlatım gücünün zirvelerde olduğu bir eser. Kitabı okurken bu eserin bir Türk Yazar tarafından yazılmış olduğuna o kadar çok mutlu oldum ki, iliklerime kadar hissettim her cümleyi, cümledeki her kelimeyi, kelimedeki her harfi. İlk sayfalardan kapıldım kelimelerin dansına, her okuduğum cümlede var olan o ritimle. Şiirsel anlatımın içinde hikâye sarıp sarmaladı beni. Zaten nasıl bırakabilirdim Ağıtçı Kadın'ı bu son yolculuğunda, Heves Ali'ye ulaşma umudunda, yarımı tam yapabilme vuslatında.
Bir umut şehir şehir dolaşırken, kapı kapı aranırken, selası okunan kim diye merak ederken hep yanı başındaydım Ağıtçı Kadın'ın. Ara ara kendi için yaktığı ağıtlara kulak verdim yetmiş yıl ona kulaklarını kapatana inat. O son bölümün ortalarına gelip durumu farkedince bıraktım kitabı bir yana. Tüylerim diken diken durdum öyle bir müddet. Son yolculuğu düşündüm, son yolculukları. Kafamdaki son yolculuk tanımının değiştiğini farkettim. Babam son gece nereye gitti dedim acaba. Neyini tam yaptı. Annem son dört gün kimleri dolaştı, kimlere uğradı, kimlerin kapısını çaldı. Yarımlarını tam yapabildi mi. Sonra ben geldim aklıma, son yolculuğum olacak mı dedim. Acı bir tebessümle benim uzun sürer dedim, yarım da çok eksik de...Ama dedim, bunun olabileceğini ummak bile bir huzur veriyor sanki insana. Garip. Üzüldüğün şeylerden huzur çıkarmak... Ne kadar bunları düşündüm bilmiyorum. Sonra son on-onbeş sayfayı okudum kafamdaki bu düşüncelerle. Kendi ölümünü unutur, Heves Ali'nin ölümüne yetişmek için yollara düşer Ağıtçı Kadın, hayatının son yolculuğuna... . Çoğunlukla Türk Yazarların eserlerini okuyan, çevirileri pek okumayan bir arkadaşım var. Çeviride dilin gücünün kaybolduğuna, yazarın anlatım gücünün azaldığına inanır. Bu nedenle de olabildiğince Türk Yazar okur, onun ne demek istediğini, ne anlattığını tam olarak anlıyorum çünkü diyerek. Bu eser o anlatım gücünün zirvelerde olduğu bir eser. Kitabı okurken bu eserin bir Türk Yazar tarafından yazılmış olduğuna o kadar çok mutlu oldum ki, iliklerime kadar hissettim her cümleyi, cümledeki her kelimeyi, kelimedeki her harfi. İlk sayfalardan kapıldım kelimelerin dansına, her okuduğum cümlede var olan o ritimle. Şiirsel anlatımın içinde hikâye sarıp sarmaladı beni. Zaten nasıl bırakabilirdim Ağıtçı Kadın'ı bu son yolculuğunda, Heves Ali'ye ulaşma umudunda, yarımı tam yapabilme vuslatında. . Bir umut şehir şehir dolaşırken, kapı kapı aranırken, selası okunan kim diye merak ederken hep yanı başındaydım Ağıtçı Kadın'ın. Ara ara kendi için yaktığı ağıtlara kulak verdim yetmiş yıl ona kulaklarını kapatana inat. O son bölümün ortalarına gelip durumu farkedince bıraktım kitabı bir yana. Tüylerim diken diken durdum öyle bir müddet. Son yolculuğu düşündüm, son yolculukları. Kafamdaki son yolculuk tanımının değiştiğini farkettim. Babam son gece nereye gitti dedim acaba. Neyini tam yaptı. Annem son dört gün kimleri dolaştı, kimlere uğradı, kimlerin kapısını çaldı. Yarımlarını tam yapabildi mi. Sonra ben geldim aklıma, son yolculuğum olacak mı dedim. Acı bir tebessümle benim uzun sürer dedim, yarım da çok eksik de...Ama dedim, bunun olabileceğini ummak bile bir huzur veriyor sanki insana. Garip. Üzüldüğün şeylerden huzur çıkarmak... Ne kadar bunları düşündüm bilmiyorum. Sonra son on-onbeş sayfayı okudum kafamdaki bu düşüncelerle. . Buradaki birçok arkadaşımın çoktan önerdiği, okuma sıraları ilettiği ve nice bilgiler paylaştığı Kemal Varol kalemi ile sonunda tanıştık. Bir de Heves Ali'yi dinlemeli, bakalım Aşıklar Bayramı'nda ne diyecek. Kitapla. Sağlıcakla. . . . Sonsöz: 📌Fakat insanın içinde yarım kalan her şey bir ukdeydi. Tamamlamayınca tamamlanmıyordu insan. Kolu kanadı kırık kalıyordu.
Yazarın ‘Heves Ali’ üçlemesinin ilk kitabı. İkinci kitap; ‘Aşıklar Bayramı’, üçüncü kitap; ‘Babamın Bağlaması’. Ben, 2023 Yılı Orhan Kemal Roman Ödülü’nü kazanan ‘Babamın Bağlaması’ kitabı ile başladım Kemal Varol okumaya. Bu kitap beni dili ile, cümleleri ile inanılmaz etkilemişti. Bir üçlemenin son kitabı olduğunu bilmiyordum. Şimdi ilk kitaptan başlayarak sıra ile yeniden okumayı planlıyorum.
İlk kitap olan ‘Ucunda Ölüm Var’, kitabın arka kapağında da belirtildiği gibi memleketin dört bir yanını dolaşan Ağıtçı Kadının hikayesi. Bir roman olarak düşünülmüş, ancak bir romandan çok, ana karakterin ortak kullanıldığı, hayallerine ulaşamamış kişilerin anlatıldığı beş adet öykü ve ana karakterin aşk hikayesinden oluşan harika bir öykü kitabı olarak da değerlendirilebilir.
Romanın destansı dili ve yüreğime dokunan cümleler çok etkiledi.
Üçlemeyi sırasıyla okumanızı öneririm. Her biri bağımsız okunabilecek eserler olsa da, üçü bir bütün oluşturuyor.
Ölüyorum. Bu kez sahiden ölüyorum. Gelecek misin yasıma? Boz atlı Hızır gibi son nefesime yetişecek misin? Ucunda ölüm var Heves Ali’m, ucunda elbette ölüm var. Gelmeyeceksen, elini son kez omzuma koymayacak, alnımı öpüp yolculamayacaksan, bağışlanma dilemeyeceksen; adını aldığın Ali hakkına söyle bari;
Sahiden sevdin mi beni?
Bir Ağıtçı kadın ve Heves Ali hikayesi. Nasılda nakış gibi işlenmiş. Bir yanım hikayenin içinde bir yanım yüreklerinde kaldı. Devamı Aşıklar Bayramı’nda o vakit...
Hem bitmesin lütfen dedim, hem de elimden bırakamadım. Ağıtçı Kadınla daha fazla dolaşmak istedim. O şehirden bu şehire Heves Ali’nin peşinde farklı insanların hikayeleriyle gezinmek güzeldi… Hafif iç yakıcı ama seviyorum Kemal Varol dilini ♥️
Başlangıcı ve ağıtçı kadının hikayesini çok beğendim fakat anlatılan diğer hikayeler ve aralara serpiştirilmiş memleket meseleri bence çok yüzeysel kalmış.
Ilk Aşıklar Bayramı kitabına başlamıştım. Bunun bir üçleme olduğunu anlayınca hemen Ucunda Ölüm Var'a başladım. Heves Ali'yi unutamayan Ağıtçı Kadın'ın hikayesiydi. Ağıtçı Kadın 50 yıldır beklediği Heves Ali'nin Öldüm gelde ağıdımı yak sesiyle yola çıkıp 5 şehirde (Konya-Bursa-İstanbul-Erzurum ve Arkanya) ölülerin hikayesini dinleyip ağıdını yakıyor. Hikayeler etkileyiciydi. Ama İstanbul ve Arkanya'daki hikayeler ise bir olayın tersi düzü gibiydi. Bir tarafta kahraman! ilan edilen birinin asıl yüzünü Arkanya'da görüyordunuz. Çok etkileyiciydi. Kesinlikle okunmalı
Ucunda Ölüm Var, Türk edebiyatının en iyi eserlerinden. Kemal Varol muhteşem bir hikâye anlatıcısı. Seval Şahin'in sunduğu Günün ve Güncelin Edebiyatı podcastinde Kemal Varol sözlü edebiyatın onun için önemini, masallarla büyüdüğünü anlatmıştı. Hatta babasının ona küçüklüğünde hikâyeler anlattığını sonrasında durup bu hikâyeleri kavalla çaldığını gözlerinde bu sesi canlandırdığını söylemişti. Çocukluğundan öğrenmiş belki de bu kadar güzel hikâye anlatmayı.
Ağıtçı Kadın ile başlayan yolculuk bizi birçok karakterle kesiştiriyor kitap boyunca. Yolculuk metaforunu bu kitabında da başarıyla kullanmış. Ağıtçı Kadın rüyasında 50 yıl önce hiçbir şey demeden çekip giden Heves Ali'sini, sevgilisini görüyor. Gel, diyor bul beni ben öldüm ağıdımı yak. İşte kitap bundan sonra başlıyor il il geziyoruz: Konya, Bursa, Erzurum, Diyarbakır, Malatya. Her ilde yaptığı gözlemlere hayran kaldım. Sonrasında her gittiği ilde peşine düştüğü ölen kişinin ağıdını yakması için hikâyesini okuyoruz. Çok anlatıcılı müthiş bir roman ortaya çıkmış. Bu noktada Türkiye'nin çeşitli meselelerini ele alıyor Varol. Kürtler, Aleviler, Ermeniler, İslamcılar, Kemalistler. Bu problemleri ele alırken onların temsilcilerine söz vermiş. Kendi hikâyelerini o kişilerin ağzından dinliyoruz kitap boyunca. Hiç bitsin istemedim ancak bittiğinde de eksiklik duygusu, şuna da değinseymiş dediğim de bir şey olmadı. Gerçekten de Yaşar Kemal'in mirasını alabilecek bence tek kişi. (Bu arada roman diyoruz ama şiirselliğiyle alıp götürüyor bizi, sadece bir düzyazı olarak bakmamak gerek) Son olarak Kemal Varol'un dediği gibi güllük gülistanlık kitaplar okumak biz de isteriz ancak coğrafya kaderimiz. Derdi olan bir yazar Kemal Varol daha nice romanlarında görüşmek üzere.
Benim için çok farklı bir seçim oldu. İlk defa Kemal Varol okuyacağım için direkt yazara ‘Sizi ilk defa okuyacağım, hangisiyle başlamamı tavsiye edersiniz?’ diyebilme şansına nail oldum, bu kitabı imzalayıp bana uzattı. Kitaptaki tüm hikayeler ülkemizde yaşayan bir kesimi, yaşanan bir olayı yansıtıyor. Ağıtçı ananın hikayesinden çok, ölenlerin hikayesi ilgimi çekti. Ruhsal olarak mutlu olduğunuz dönemde okumanızı tavsiye ederim, hikayeler ve ölüm tasvirleri psikolojik açıdan yorucu olabiliyor.
Kemal Varol'dan okuduğum ikinci kitap. Aşıklar Bayramı'nı Deniz Yüce Başarır'ın sesinden dinledim. Bitmemiş öykülerin mükemmel anlatıcısı bence. Tamamlanmaya duyulan özlemlerin büyük tespitçisi. Her ölümün sonrasında geride kalanların yarım öyküleri. Peki insan ölünce kendisini tamamlamış mı olur, yarım mı bırakmış olur? Çok akıcı bir dile sahip olan kitapta ağıtçı kadının ardından seyahat edip duruyor insan.
Dil kullanım hataları ve anlatım yanlışları yüzünden her sayfada fenalık geçirdim. Normalde 1 haftada okuyacağım kitabı bitirmem 1 ay sürdü. Kemal Varol'u bu ara her yerde çok övüyorlar. Ben bir numarasını görmedim. Ne hikayede ne dilde ilgi çekici bir şey var. Bir cümlede üç kere aynı kelimeyi kullanıyorsa zaten... Tavsiye etmiyorum.
Bu kitabın yazarına, baştan sona koca bir ağıt olan kitabı nasıl yazdığını sormak isterdim. Memleketin farklı köşelerinden farklı ağıtların, ağıtçının kendi ağıtında anlatılmasını okuyoruz kitap boyunca. Kısaca yakın geçmişe ışık tutan hüzün dolu bir eser.
Haw'daki tadı yakalayamasam da Ağıtçı Kadın'ın Türkiye'yi gezerekenki karşılaştığı memleket hikayeleri bu topraklarda ne kadar çok acı olduğunun bir göstergesi niteliğinde.
Heves Ali ile tanışmaydı bu kitap benim için. Hele son 20 sayfayı nasıl bir merakla okudum. Şimdi Aşıklar Bayramı ile Heves Ali’nin öyküsüne başlama zamanı. Kalemine sağlık Kemal Varol.
*** kendime notlar *** Arguvanda yaşayan 70 yaşlarındaki Ağıtçı Kadın, ölenlerin yakınlarının çağırdığı cenaze evinde, ölen kişinin hikayesini dinleyip, ağıt yakarak yaşamaktadır. Karşılığında göz silimliği alır, aslında ağıtçı kadın ağıtlarını para için yakmaz, yaktığı her ağıt aslında 50 yıl önce sevdiği ve onu bırakıp giden saz aşığı Heves Ali içindir, 50 yıl boyunca beklemeyle geçen kendi ömrü içindir. Ağıtçı kadın, gençken ebe olarak Kırşehir'de çalışmış, Heves Ali’nin gidişinden sonra ağıt yakmaya başlamış. Heves Ali’nin üç telli bağlamasıyla çaldığı türkünün peşine düşer, en iyi bağlama çalanların Arguvan'da olduğundan, Heves Ali’nin de oraya gideceğini düşünüp Arguvan’a gider. Ağıtçı kadın yaktığı ağıtlarla ünlenmiş, her cenaze evinin çağırdığı, itibar gören ve şehir şehir dolaşıp ağıt yakan biri haline gelmiştir. Yüzündeki dövmeleri, kendine has kıyafeti ile tüm Arguvan tarafından tanınan biri olmuştur. Her ölen kişinin ardından kendi elbisesin de bir sökük açıp, ölenin kıyafetinden aldığı parçayı kendi söküğüne bağlıyor. Hikayesini dinleyip ağıt yaktığı her ölüden bir parçayı üzerinde taşıyor. Ağıtçı kadın bir gün kendi ölümünün de yaklaştığını, 15 gün içerisinde öleceğini anlar. Rüyasında da Heves Ali’nin Konya’ya gel sesini duyunca, ölmeden önce Heves Ali ile yüzleşmek, onu görebilmek umuduyla Konya’ya gider. Ağıtçı kadın gördüğü rüyaların peşinden şehir şehir Heves Ali’yi arar. Her gittiği şehirde ölmüş birinin hikayesini –aslında her hikayenin altında yatan toplumsal sorunları da (dağda öldürülen Kürt genç, varlık vergisi mağduru Ermeni aile ve doğduğu şehri terk etmek zorunda kalan Artin, öldürülen emekli yarbay,..) Tüm kitap boyunca bir rüyanın, adresin, sesin peşinden şehirleri dolaşıp, ağıtlar yaktığını düşündüğümüz Ağıtçı Kadın, aslında tüm maceraları ölüm döşeğinde yaşamıştır. Konya’da trenden iner ve şehrin merkezinde dolaşır ve Heves Alinin ölmüş olabileceğini, camiden okunan duanın onun ardından okunduğunu düşünüp, sora sora taziye evini bulur. Ev sakinleri, Arguvan'dan ağıt okumak için geldiğini söyleyen bu kadını önce dilenci zannedip evden çıkarmaya çalışır, sonra içlerinden birinin Anadolu'da bu geleneğin olduğunu söylemesi üzerine onun ağıt okumasına izin verirler. Ağıtçı Kadın, önce ölen adamın oğlundan, babasının hikayesini dinler. Demiryollarında yıllarca işçi olarak çalışıp, emekli olduktan sonra bir boşluğa düşen, yıllarca elini sürmediği bağlamasını duvardan indirip çalan bu adam, Heves Ali değildir. Ağıtçı Kadın, ölen adamın geride bıraktığı ipucunu takip edip (ölen adam geride Bursa'da bir adres bırakmıştır) Heves Ali’yi bulmaya Bursa’ya gider. Bursa’ya gider gitmez, elindeki adres kağıdıyla sora sora adresi bulmaya çalışır, Bursa'nın sokaklarında kaybolur ama sonunda bulur. Burası zengin bir evdir ve Ağıtçı Kadın yine burada da şaşkın bakışlarla karşılanır. Ağıtçı Kadın ölen kişinin Heves Ali olmadığını anlar. Ölen adam, Bursa’da uzun zamandan beri yaşayan Ermeni bir ailenin oğlu Artin’dir. Artin, dedesinin sinema salonunda çalışmaktadır, ancak varlık vergisi sonucunda tefecilere borçlanan, her şeyi kaybeden dedesi intihar eder, sinema salonu tefecilere bırakılır. Yaşananlara dayanamayan Artin, Bursa’yı terk eder ve doğuya gidip orada sinema salonu açmaya karar verir. 50 yıl sonra baba ocağına geri döner ve kardeşini, onun ailesini ziyaret eder. Ermeni aileye karşı mesafeli yaklaşan Bursa'daki ahali, Artin’i çok sever ve onu sanki kendileri gibi bir Müslüman olarak görürler. Artin aslında çok hastadır ve Bursa’daki baba ocağında ölür. Ailesi Ermeni mezarlığına defneder ama aslında ölürken kelime-i şehadet getirdiğini düşünen Müslüman ahali, onu gizlice mezardan çıkarıp Müslüman mezarlığına defneder. Artin mezarı bir Müslüman bir ermeni mezarlığında taşınıp durur. Ağıtçı kadın yer değiştiren Artin’in ardından da ağıdını okur ve yola çıkar. Ağıtçı kadın, otogarda askerler tarafından yakalanır ve İstanbul’a götürülür. Kendisinin neden tutuklandığı söylenmez, korkuyla İstanbul’a götürülen ağıtçı kadının, burada öldürülen bir askerin arkasından ağıt yakması için, ölen askerin karısı tarafından çağrıldığı (yakalandığı) anlaşılır. Yıllarca doğuda hizmet etmiş olan asker, emekli olunca ailesi ile İstanbul’a yerleşir. Koruma verilmesini reddeder, bir gün otobüse bindiklerinde karısının yanında başına silahla ateş edilir ve ölür. Arkasından ağlanmamasını vasiyet ettiği için ailesi ağlamaz ama karısı, ardından gözyaşı dökülmezse ruhunun acı çekeceğini duyar ve ağıt yakmada ünlü olduğunu duyduğu ağıtçı kadını getirtir. Ağıtçı kadın Erzurum'da kabadayılığı, kavgaları ile bilinen ama aslında kavuşmadığı aşkının sonunda bu durumlara düşmüş olan bir adamın ardından ağıt yakar. Ağıtçı kadın Diyarbakır’da (hayali bir yer olan Arkanya'da) dağda öldürülmüş 20 yaşında dağa çıkan ve öldürülen bir gencin ardından ağıt yakar. Ağıtçı kadın ölümüne 1-2 gün kala Arguvan’a geri döner. O güne kadar yapamadıklarını yapmaya karar verir. Bir ayakkabıya gidip, ayağındaki eski lastik ayakkabıları atıp yenileri alır. Üstündeki kıyafeti atar ve yerine yeni kıyafet alır, kendisine kefen alır. Bir lokantaya girip, o güne kasar yemediği tüm Malatya yemeklerini sipariş eder. Elindeki tüm parayı bir fakire vermeye karar verir ve sokakta biçare gördüğü Malatyalı Abdo’ya verir. Evine giderken, Heves Ali’yi en son gördüğü vadiye gidip adını tekrar haykırır. Eve geldiğinde kadınların toplanıp dua ettiğini, attığını zannettiği ayakkabıların kapının eşiğine konduğunu, kendi yatağında bir ölünün yattığını görür. Kadınlar ölen kadının arkasından “son nefesine kadar Heves Ali’yi sayıkladığını, sanki onu şehir şehir aradığını söyler”. “Ölüyorum. Bu kez sahiden ölüyorum. Gelecek misin yasıma? Boz Atlı Hızır gibi son nefesime yetişecek misin? Ucunda ölüm var Heves Ali’m, ucunda elbette ölüm var. Gelmeyeceksen, elini son kez omzuma koymayacak, alnımı öpüp yolculamayacaksan, bağışlanma dilemeyeceksen; adını aldığın Ali hakkın söyle bari: Sahiden sevdin mi beni?”
“Gittin. "Geleceğim," dedin. Yalan her ağızda güzel dururdu elbet, bilmedim.”
“Acıkanın yanağından, susayanın dudağından belli olurdu. Acı çekenin kim olduğunu anlamak içinse gözlere bakmak yeterliydi.”
“Kelimeler ağzımdan hangi acıya varacağını bilmeden akıyor genellikle. Kimi en başında ağlıyor ağıdımın, kimi en sonunda. Birbirini izleyen harflerimin arasında herkes için bir acı var. Herkes hangi harften incindiğini biliyor. Uzun bir ağıdın ortasında durup kendi kara harflerine ağlıyorlar. Gözlerinden harfler dökülüyor toprağa. Her harf öncekini okunmaz kılıyor.”
“ gittin. “ geleceğim “ dedin. yalan her ağızda güzel dururdu elbet, bilmedim. birinci yıl, bugün dedim. ikinci yıl, yarın, dedim. üçüncü yıl, baharın, dedim. dördüncü yıl, kışın, dedim. beşinci yıl, uzakta, dedim. altıncı yıl, bari bir rüyada görsem, dedim. yedinci yıl, artık gelmez, dedim. senden kalan ne varsa önüme yığdım bir gece. bana aldığın arkası kuşlu aynayı, ahşap tarağı, inci boncuğu, türlü renkteki yazmayı; dilinden yalnızca benim için dökülen kelimeleri, dönüp son kez baktığında geride bıraktığın bakışını, nedensiz susuşunu, geldiğin akşamların neşesini, gittiğin yolun tozunu, içtiğin sigaranın külünü, haber göndermediğin yılların sayısını eteğime topladım. hatıra kalan her şeyi birer birer havaya kaldırıp ağıtlar yaktım. külünü ellerime, tozunu yüzüme sürdüm. dişlerini kırdım tarağın. aynanın kuşunu havaya saldım. inci boncuğu ele verdim. eşya tuzla buz olup dünyadan silinebiliyordu ama senden bana kalan kelimeler kulağımda dönüp durmaya devam etti. kulağıma başka dillerden dökülen hikayeler, başka acılar doldurdum. sağır kaldım içimden yükselen sesine. ama ne zaman bir yerde bir türkü çalındı kulaklarıma, o eski yaram gelip otağını içime kurdu. “
This entire review has been hidden because of spoilers.
Anadolu’nun bu son ağıtçısı her seferinde ölünün kapıdaki ayakkabılarına bakarak iç geçirdi, rahmetlinin henüz yorgan döşek gezen kokusunu içine çekti, mevtanın elbiselerini kucaklayıp bir yakınından hikayesini dinledi. Ölenin kim olduğunu, neler yaşadığını, hangi zorluklarla büyüdüğünü, neden öldüğünü, hangi muradını tamamlamadığını, içinde hangi ukdenin çözülmediğini, bu dünyadan göçerek kimleri yalnız başına koyduğunu, son anlarında neler söylediğini, arkasında hangi boşluğu bıraktığını öğrendikten sonra kendisini bekleyen kederli kalabalığın tam ortasına kurulup üç gün üç gece boyunca devamlı ağıt yaktı.
Giydikleri son elbiseye, yürüdükleri son yola, başlarını koydukları son yastığa, yüzlerini kuruladıkları son havluya, kokularını bıraktıkları odalara, kederle oturdukları taburelere, sıkıntıyla parmaklarını gezdirdikleri masalara, ellerinin dokunduğu son nesneye ağlarım, terekelerinde kalan üç beş eşyaya dünyaya bıraktıkları harflere ağlarım.
Ah herkesin ömrünü hikaye ederken kendi ömrüne bir cümle kuramamış olan ben!
Hangi birinize ağlayayım şimdi ben? Bu dağlar birer mor salkım gibi göğe yükselirken kimin için ağıt yakayım? Çürümüş ovalara mı, bir zamanlar sadece rüzgarın sesinin işitildiği, avuç avuç suların yüzlere serpildiği, insanların neşe ile gülüştüğü ıssız yaylalara mı? Yırtıcı hayvanların uykuya çekildiği kovuklara, kınalanmış taşlara, dediğinde türlü otların bittiği kayalara mı ağlamalıyım? Akşam olunca bir çadırın içinde anlatılan eski zaman hikayelerini eli çenesinde dinleyen çocuklara mı? Elleri süt kokan kadınlara mı? Yakılmış bir ceviz ağacının altında tütün saran adamlara mı? Bilmedikleri, tanımadıkları topraklarda kaygıyla nöbet bekleyen, yürüdükleri yoldaki her hışırtıya kulak kabartan ve her gün defterlerindeki tabloya bir çentik daha atan bu genç çocuklara mı? Gece yarısı sessizce tıkırdatılan kapılardan uzanan ve ekmek isteyen yorgun, çatlamış, kararmış ellere mi ağlamalıyım? Gecelerin bir örtü gibi sardığı köylerin, yalnızca sokak lambalarının aydınlattığı kasaba sokaklarının, ışıltılı şehir merkezlerinin yasını da ben mi tutmalıyım? Her sabah ölüm kusan memleketin üzerinde bir bulut kümesi gibi gezinip duran acılar da benim haneme mi yazılmalı? Hem, insan başkasına ağlamaz ki hiç. Yalnızca kendine ağlar. Ama ben kendime de ağlamam.
Dünya ölümlü, gün akşamlı..
Yalnızdı babam, kendimi bildim bileli yalnızdı. İlgisizdi dünyaya karşı. Mevsimler geçmiş, dünya başka bir bahara uyanmış, öte tarafa geçenler, bu tarafa yeni gelenler varmış, doğadaki mahlukat biraz ilgi alaka istermiş onun umrunda değildi. Bir sessizlik yumağı olarak dünya üzerinde yuvarlanıp giderdi daima.
Yaşlandıkça derdine doğru yürürdü insan, o da böyle yapıyordu belki de kimbilir.
Hepimiz kısa bir süre için vardık, sonra başka yerlere gidecektik. Hayatta değildik aslında, olmaya yaklaşıyor ama olamıyorduk.
Arkamızda kalıyor dünya dedikleri de kalmıyor bizden bir iz yollarda. Yaşlanınca ne çok içinden konuşuyor insan, nasıl da boğum boğum insanın içi de, dinleyeni yok, alıp karşısına konuşanı yok, sarılanı ağlayanı güleni yok, insanın sözünü tamamlayanı yok. Haline yananı yok. Şu karışık dağda lambalar yanar sönermiş, içimdeki közü söndüren yok. Dilimin üzerinde bir kelime geziyor elli yıldır alıp silen yok!
Birinci yıl, bugün dedim. İkinci yıl, yarın dedim. Üçüncü yıl, baharın dedim. Dördüncü yıl, kışın dedim.Beşinci yıl uzakta dedim. Altıncı yıl bari bir rüyada görsem ddim. Yedincil yıl artık gelmez dedim.
Gözümün yaşı gibi, düştü gözümden dünya.
Ölüleri iyi kötü günleriyle değil, son anlarıyla hatırlıyorsun nihayetinde. Ölülerden geriye o son bakış kalıyormuş. Bir hikaye noktalanınca insanın yüzünü de böyle nokta nokta ölüm lekeleri kaplıyormuş geç anladım.
Herkesin bir noktası vardır dünyada. Benimki şimdi kimbilir hangi sokaklarda gezip duruyordur. Herhalde yakında ben de ölürüm. Bir gün ölürsem gel ağıdımı yak bu kasabada.
Ölüler bile yarım kalan hikayelerini tamamlayabilmek için bir meleğin kanatlarına yapışıp dünyaya geri döner.
Dünya sonlu bir yerdi nihayetinde. Ben sana elif... Zaman bir anda üzerime devrildi. Günler geceye, yıllar yıllara, yollar yollara, insan sonunda başka bir insana yazılırdı. Kimsenin yanına yazmadım adımı. Kirpiklerim bile kırış kırış şimdi. Seni görse de seçemez gözlerim. Almaz ki kokunu burnum. Bin düğümle örülen saçlarımın iki teli bile artık yan yana gelmiyor. Gözlerim şimdilerde aynı noktaya bile bakmıyor. Bir gözüm yoldaysa bir gözüm toprakta nicedir.
"Neyse ki sonunda ölüyor insan. Şükür ki ölüyor. Kıyamete kalıyor hesap kitap. Üç beş taşla bir avuç toprağa kalıyor. Bir rüya ile bir duaya kalıyor. Bir hatıra ile vara yoğa kalıyor. Şükür ki kalbe değil, sonunda kelimelere kalıyor hesabımız. Söyleyemediğimiz, içimizde kalan o kelimeler biz fark etmeden gelip yüzümüze kuruluyor. Her harf zaman içinde yüzümüze sızıyor."
Baş karakterimiz ağıtçı kadın ile beraber ölüm ve ayrılık temalarının ağır bastığı bir yolculuğa çıkıyoruz. Bu yolculukta Anadolu'nun farklı topraklarına konu oluyoruz. Anlatılan hikayeler birbirini takip eden ya da olay örgüsü içinde devamlılığı olan metinler değil. Yer yer bunları birbirinden kopuk bulmuş olsam da her biri ayrı ayrı da oldukça değerliydi. Yazarın kalemi didaktik bir amaç taşımamakla birlikte oldukça yalın, anlatmak istediklerini olduğu gibi okuyorsunuz. Ölüm temasını her hikayede başka bir biçimde işleme fırsatı olabilirdi. Bazı hikayeler ile ana konudan uzaklaştığımızı düşünüyorum. Yazar bu coğrafyanın acılarını, öfkesini, umutsuzluğu çok güzel bir biçimde dile getirmiş.
Together with our main character, the mourning woman, we embark on a journey where the themes of death and separation predominate. In this journey, we are the subject of different lands of Anatolia. The stories told are not texts that follow each other or have continuity in the plot. Although I found them disconnected from each other at times, each of them was quite valuable in its own way. Although the author's pen does not have a didactic purpose, it is quite plain, you read what he wants to tell as it is. There would be an opportunity to treat the theme of death in a different way in each story. I think we are getting away from the main topic with some stories. The author has expressed the pain, anger and despair of this geography very well.
Kemal Varol ile tanismam cok sevdigim basarili bir yazar olan arkadasim @melikeilgun sayesinde oldu; Melike tavsiye etti bana Varol’u.
Yazarin kalemine hayran oldum, ne diyeyim. Melike’den tavsiyeyle oldugu icin iyi bir yazarla tanisacagima emindim ama bu kadarini beklemiyordum.
Ucunda Ölüm Var agir bir roman. Sahilde gule oynaya okunacak romanlardan degil. Ama hem konusu, hem o konunun islenisindeki detaylar beni cok etkiledi. Bravo gercekten!
Siz de benim gibi Kemal Varol okumadiysaniz daha once, simdi tam zamani.
Yazarin Asiklar Bayrami isimli kitabi yakin zamanda sinamaya uyarlandi, Kivanc Tatlitug ve Settar Tanrıöğren basrollerini ustlenmislerdi. O filmi de izlemis ve cok begenmistim.
Dili muhteşem. Roman denilmiş ama hikayelerden oluşan bir kitap, hikayeler arasında ilişki yok. Tüm memleket meseleleri bir çırpıda konu edilmek istenmiş. Bu durum biraz sırıtıyor, biraz klişe kalıyor. Akışta da ufak tefek problemler var, bazı karakterler anlatılana uyum sağlamıyor gibi. Örneğin 'Bir Kahramanın Ağıdı' öyküsünde anlatılan sevgi pıtırcığı, nur parçası , pikniklerde eşiyle ağacın arkasına saklanıp cee oynayan , askerlere evladım diyen kedi gibi bir komutan bir anda ".. çıkıp gezin amuğa koduklarım" diye kahkahayla kükreyebiliyor. Ama dili müthiş, dili müthiş olunca insan anlatımın da bir o kadar müthiş olmasını bekliyor. Ondan bu yorum :)
Bu kitap bana İsmet Özel'in şu dizelerini hatırlattı: Bize ne başkasının ölümünden demeyiz/çünkü başka insanların ölümü/en gizli mesleğidir hepimizin/başka ölümler çeker bizi/ve bazen başkaları ölümü çeker bizim için. Ölünce tamamlanır mıyız, yarım mı kalırız? Keşke Ağıtçı kadının öyküsü tamamlansaydı, zira insan kitabın başından sonuna kadıncağızın yarım kalan öyküsünü merak ediyor.
Birkaç kez yarım bırakıp nihayet bitirdim kitabı. Çok güzel bir hikaye , altını çizdiğim bir sürü cümleye rağmen bence yazar kitabı çok uzatmış. Ağıtcı kadın ve Heves Ali çok güzel bir hikaye konusu , özlem dolu bir hayat ama gereksiz hikayeler vardı kitapta. Bu kitabı biraz da Aşıklar Bayramı kitabını okuyabilmek için bitirdim , Aşıklar Bayramı sanırım Heves Ali' yi anlatıyor.