Miss Sarajevo, hem kişisel bir tarihin hem de yakın dünya tarihinin sızlayan yaralarının arasından geçen bir yolculuk anlatısı…
İlk durak, 1993 ilkbaharı. Henüz yirmi yaşındaki Joaquim, anoreksiyanın günbegün erittiği kız kardeşi Viviane’ın ölümüyle yüzleşmek ve çocukluğundan kaçmak için kuşatma altındaki Saraybosna’ya doğru uzun bir yolculuğa başlıyor.
İkinci duraksa, 2017 yazı. Babasının ölümü üzerine Paris’ten Rouen’a giden trende, Joaquim burjuva ailesine, sırlar ve asla konuşulmayan yaralar üzerine kurulu sessiz çocukluğuna, geçmişinden kurtulmak ve kendini yeniden bulabilmek için gittiği Saraybosna’da geçirdiği aylara bir kez daha bakıyor. O geçmişe bakarken, okurları da Saraybosna’ya doğru acı, ama her şeye rağmen umut dolu bir yolculuk bekliyor.
Joaquim’in yolculuğuna tanıklık eden okurlar, ne kadar zor olsa da yalnızca kendilerinin cevap verebileceği sorularla yüzleşmek zorundalar: Bir filarmoni orkestrası savaşın sesini bastırabilir mi? U2 ve Iron Maiden dünyanın görmezden geldiği bir kuşatmanın çığlığı olabilir mi? Bir güzellik yarışması savaşın kurallarını ne ölçüde altüst edebilir? Savaşa karşı sivil direnişin en istisnai örneklerinden birisini sergileyen Saraybosna halkını dramatik bir şekilde değil, onlarla yakınlık kuran bir gözlemle ele alan Ingrid Thobois, savaşın ikircikli ritmine benzer bir kurguyla anlatıyor hikâyesini.
Ingrid Thobois est une romancière française née en 1980 à Rouen. Biographie
Ingrid Thobois a enseigné le français en Afghanistan, été reportrice en Iran et en Haïti. Elle a participé à des missions de développement et d'observation électorale dans plusieurs pays (Moldavie, Azerbaïdjan, Indonésie, etc.). Elle est aussi l'auteur de plusieurs romans. Œuvres
Le roi d'Afghanistan ne nous a pas mariés, Paris, Éditions Phébus, 2007, 160 p. (ISBN 978-2752902573) Prix du premier roman en 2007. L'Ange anatomique, Paris, Éditions Phébus, 2008, 192 p. (ISBN 978-2752903525) Tao et Léo, ill. de Judith Gueyfier, Voisins-le-Bretonneux, France, Éditions Rue du Monde, 2011, 111 p. (ISBN 978-2355041556) Sollicciano, Paris, Éditions Zulma, 2011, 224 p. (ISBN 978-2843045653)
Bu kitabı lütfen okuyun. Her kitap için bunu demem bakın. O kadar çok, o kadar çok sevdim ki. Asla böyle bir derinlik beklemiyordum, çok da şaşkınım açıkçası. 140 sayfalık kitapta nasıl bir yalın zarafet var, anlatamam. Nasıl içime işledi, özellikle yasa ve savaşa dair ne çok şey buldum içinde. Kurgu olarak da müthiş başarılı, çok akıcı, çok gizemli, çok çok iyi yani. Katman katman, ilmek ilmek örmüş yazar. Arkadaşım diye demiyorum, Özge Akkaya’nın çevirisi de harika. “Herkes ‘yas süreci’nden söz ediyor. ‘Yas süreci’ diye bir şey yok. Kapılardan oluşan bir sonsuzluğa açılan başka kapılardan oluşan bir sonsuzluk var. Hiçbir şeyi ayıklayamayan ve hiçbir şeyin süzülüp geçmesine izin vermeyen elekler var. Geri dönüşü olmayan olayların yarattığı uyuşmuşluk halinde, her biri bir diğerine benzeyen günler var: Bu kelime, bu sessizlik, bu hareket, bu müzik, yapılmamış bu çocuk, bastırılmış bu şefkat, yani yazılamayacak veya artık silinemeyecek her şey.”
çok beğendim. incecik bir kitap olduğuna bakmayın, her satırı hazmederek okumak gerekiyor. dün gece bitirmeme 20 sayfa kalmışken sabaha, dinç olarak, iyice hissederek bitirmem gerektiğine karar verdim mesela. romanda pek çok şey anlatılıyor, birbirine girmiş bir biçimde... 40'lı yaşlarını süren joaquim'in vefat etmiş babasıyla hesabını kapatmak için 20 yıl sonra doğduğu kente gitmesi üst hikaye, onun dışında yıllar evvel intihar etmiş bir kız kardeş, sevgisiz neşesiz geçen bir çocukluk, alzheimer olan anne ve 20 yaşındaki bir aşk var, o aşk ki savaşın ortasında bosna'ya gitmesine yol açıyor. hiç duygu sömürüsü yapmadan aktarılan savaş altındaki bosna, orada yaşadığı ailenin kendi ailesiyle karşıtlığı... öyle detaylı ve ince kurulmuş ki. ilk fotoğrafın hikayesiyle başlayan romanda fotoğraf da çok önemli bir simge.
Commençons par ce qui m’a plu dès ce roman : le personnage principal se rend pendant 2 mois à Sarajevo pendant le pilonnage de la ville. Par hasard, il est hébergé chez une journaliste et sa fille qui prépare sa robe pour le concours de beauté. Son fils, lui, ne revient que tous les 3 jours du front. Joaquim découvre comment ne pas mourir sous les bombes ou dans la lunette d’un snipper. Quels gestes, quelles attitudes adopter. Ces chapitres alternent avec ceux racontant la vie de Joaquim au présent : il vient d’être informé que son père est mort et qu’il doit passer dans l’appartement familial. Ce sont des chapitres qui créent une certaine tension : que va-t’ill découvrir entre les murs, lui le dernier membre de la famille encore vivant ? J’ai aimé ces chapitres qui proposent une pause bienvenue, même si j’ai été déçue par le final. J’ai aimé le style de l’auteure, si imagé, ses phrases si descriptives. Malgré tout, j’ai trouvé que le récit ne commençait vraiment qu’à partir du moment où Joaquim part à Sarajevo. Dans la seconde moitié, on attaque vraiment le but du roman. N’étant pas photographe, le rapport de Joaquim à son appareil ne m’a pas parlé. Pourquoi faire croire que l’on fait des photos du drame ? En revanche, je me suis sentie proche d’Inela qui coût sa propre robe petits bouts par petits bouts. L’image que je retiendrai : Celle du gilet pare-balles qu’achète Joaquim avant de partir.
Meselenin aslına gelene dek lafı çok dolandırmış ama esas meseleye geldiğinde de gerçeği tüm çıplaklığı ile ortaya koymuş. Açıkçası Joaquim'in kişisel tarihini bunca uzatmasını (evet kızkardeşinin hikayesi çok sarsıcı fakat nedensiz olması can sıkıcı, -2 yaşındaki anısını tüm ayrıntıları ile hatırlamak mı?-, evet babası babası babası ama bir yerden sonra da ne babaymış arkadaş deyip kitabı fırlatıp atası geliyor insanın, bunaltıcı) kitabın anlatmak istediğini bozan bir etken olarak tablonun eksiler başlığı altına yazıyoruz fakat... İşin fakat kısmı şu ki, fotoğraf sanatına ve fotoğrafçı bakış açısına dair betimlemeler, Bosna'da 4 yıl boyunca tüm medeni Avrupa'nın gözü önünde (gözetiminde mi demeli?) yapılan sistematik katliama dair çatır çatır gerçeği haykırmalar, savaş ile insanlık hallerinin tezatını fotoğraf çeker gibi ortaya koymaları da artılar sütununa yazmamıza kimsenin itirazı yoktur sanırım.
Çevirinin de hakkını vermek gerekiyor, kusursuz denebilir.
Uzun lafın kısası, keçiboynuzu gibi bir kitap. Çokça çiğneyip özüne ulaşmak gerekiyor.
Cok uzun aralar vere vere okudugum icin kitabin icinde kalamadim. Ama cok guzel yine de, Saraybosna'ya gittigimde insanlari gordukce, "bu adam savas oldugunda benim yaslarimdaydi muhtemelen" diye dusunup dehsete kapilmistim. Savas cook uzun zaman once sadece insanlarin hayal meyal hatirlayabildigi bir seydir diye sandigimdan belki de. Ama iste, 35 yasinizin ortasina da dusebiliyor onca anlamsizlik, bir suru yasamin yarida kalisi. " Bazi gunler bizsiz cereyan eder, sanki izleyici gibi kenarina yerlesiriz o gunlerin, kalbimizin pompasi tam olarak bize ait olmayan bir kani oksijenle dolduruyor gibidir. Gune devam edebilmek icin kendimize iyi nedenler bulmakta zorlaniriz"
J'avais sélectionné ce livre parce qu'il traitait du siège de Sarajevo et que j'avais envie d'en apprendre plus. J'ai trouvé ce livre peu documenté et un peu trop centré à mon gout sur le jeune journaliste francais.
Sözünü usul usul söyleme yeteneğine sahip yazarların kitaplarını çok seviyorum. Bunca yüklü bir öykü, böyle bağırmadan anlatıldığında, o ağır yükün ardında akmakta olan yaşam da görünür hale geliyor. Derinliğine sunulmuş bir öykü olmuş Miss Sarajevo. Çok etkileyici.
Çok güzel bir konusu olan ama çok karışık yazılmış bir kitaptı. Yüksek beklentilerle başlamıştım ancak tatmin etmedi beni. Kitabın ikinci yarısında yer alan Bosna Savaşı ile ilgili hikayeler kitaptan bana kalanlar oldu.