What do you think?
Rate this book


208 pages, Paperback
First published November 1, 2012
Edebiyat insanı anlatma sanatıdır. Bunun da temeli psikolojidir. Gılgamış’tan Homeros’tan bu yana değişmeyen bir gerçektir bu. (15)
Marifet derken hüner sergilemek amacı anlaşılmamalı. Marifet bir sonuç olarak ortaya çıkmalı. Söyleyecek sözü anlatacak hikayesi olan insanların bu amaçlarını gerçekleştirmek için kullandıkları özellikleri olarak anlaşılmalı marifet.
Çünkü hüner sergilemek kendi başına bir amaca dönüşünce eser hayattan kopuk hale geliyor.
Hayata dair değil de daha çok edebiyat kuramlarına dair bir yapıt oluyor. Sadece yazar çizer takımının ilgisini çekebilecek günlük hayatını yaşayan insanları ilgilendirmeyecek konular ele alınıyor.
Oysa edebiyatı öncelikle bir yol olarak kabul etmeliyiz. Müzik gibi resim gibi başka birçok yol gibi yazmak da hayatı algılamanın anlamaya çalışmanın ve dolayısıyla hayata müdahale etmenin bir yolu. Duygu ve düşünceleri paylaşmak gibi basit bir şey değil.
Büyük romanlara baktığımız zaman bazı ortak özellikler görüyoruz.
Bunların başında sağlam bir konu geliyor. Bir ara hikayenin önemli olmadığı edebiyatın sadece üslup demek olduğu tartışıldı ama bütün tartışmalarda olduğu gibi insanların birbirini aşırı noktalara ittiği anlamsız bir ağız dalaşıydı bu.
Sanki insan iyi bir hikayeyi güzel bir üslupla anlatamazmış gibi. (12)
Evet, sanat eserinin bir marifet sonucu ortaya çıkması gerekir. Ama, bu “hüner sergilemek”
amacıyla boş laf üretmek anlamına gelmiyor. Edebiyatta en büyük marifet, süsleme başarısını veya yazar yeteneğini değil, hikayenin duygusunu hissettirmektir. (49)
Çünkü duyarlılık bir bütündür. Vicdanlarını köreltmek için gerçekleri görmeyecek bir kişilik yapısına bürünenler, vicdanlarını sağırlaştıranlar, evet, rahatsız olmaktan kurtulabilirler; ama güzelliklere karşı da körleşirler sağırlaşırlar. Duyarlı olmak, sadece acıları ve çirkinlikleri değil, sevinçleri ve güzellikleri de algılamamızı
sağlar.
En diğerkam insanlar, aynı zamanda müzikten ve romandan en çok keyif alanlar değil mi?
Doğanın bozulmasına en çok dertlenenler güneşin doğuşundaki güzelliği en iyi görebilenler… Mutluluk uğruna bilincinizi ve vicdanınızı bastırmak gerekiyorsa durup düşünmek gerek. Zaten “mutluluk” dediğiniz nedir ki? Biraz güvenlik biraz da can sıkıntısı değil mi? (56)
...Bu sanat dalları biribirini besler. Yaratıcının kavrama gücünü arttırır, kişiyi evrensel insan tipine bir parça daha yaklaştırır. (77)
"20. yüzyıl insanı başarıya odaklanmış bir kariyer ve uzmanlaşma saplantısı içine düştüğü için bu kavrama sırt çevrildi. Tek boyutlu yaratıcılar normal karşılanmaya başlandı. Oysa önceki yüzyıllarda böyle bir şey düşünülemezdi bile." (76)
Yerel aydın terörü
Bir ressamın beste yapması, yazarın heykel sergisi açması film yönetmeninin tablolarını sunması neredeyse suç haline getirilmiş. Bu düşünce terörünün ne kadar zararlı olduğunu bir örnekle anlatmak isterim: Rahmetli Onat Kutlar, bu ülkede tanıdığım ender evrensel aydınlardan biriydi. Müthiş bir hikaye yazarı olmanın yanı sıra sinemadan da çok iyi anlardı. Bir gün ona bu kadar yaratıcı bir insan olduğu ve sinemayı da çok iyi bildiği halde niye bir film yapmadığını sordum. Çok istiyorum ama yapamam dedi. Nedenini ise Bir alanda tanınmış olan bir insanın başka alanda ürün vermesini kabul etmezler diye açıkladı. Film yapmak istiyordu ama bu konuda yaratılmış olan entelektüel terörden çekiniyordu. İşte size bu dar kafanın sebep olduğu bir sanat cinayeti. Onat Kutlar çapında bir yaratıcıdan kalan bir veya birçok film yok elimizde. Belki de o güzelim İshak hikayesinden uyarlamak isteyeceği bir filmden yoksunuz. Tek sebep yerel aydın terörü. (78)
Bütün bunlar filme yansıtılamadı. Çünkü insanları en gizli düşünceleriyle kendilerine bile itiraf edemedikleri duygularıyla anlatmak, sinema yoluyla mümkün olmuyor. (80)
Yer Demir Gök Bakırın senaryosunu yazarken ben de aynı sıkıntılarla, hatta daha fazlasıyla karşılaşmıştım. Çünkü kitap bir üçlemenin ikinci romanıydı. Hikaye Ortadirekle başlıyor, Yer Demir Gök Bakır’la devam ediyor Ölmez Otu’yla sona eriyordu.
Oysa ben sadece Yer Demir Gök Bakır’ı çekiyordum yani bir anlamda hikayeye ortasından başlıyordum. Dolayısıyla izleyicinin olup biteni anlaması için bazı sinema tekniklerine ve betimlemelere ihtiyacım vardı.
...
Sanatta değişik disiplinler arasında çalışmak zordur. Çünkü hepsinin kendine özgü ayrı kuralları vardır ama galiba en zoru roman-sinema ilişkisi. (88)
Onlar genellikle filmlerinin melodramatik sahnelerini seviyorlardı. Ve o sahneleri daha da kuvvetlendirecek müzikler istiyorlardı. Örneğin bir cenaze sahnesi oluyordu filmde. Ve orada, tam o görüntünün müziği olarak düşündükleri şeyleri bekliyorlardı. Ney sesi, ağıt falan. Ben buna karşı çıkıyordum. İkisi üst üste gelince izleyiciyi fazla yönlendiren, fazla hazır bir duygu ileten sahneler ortaya çıkacağını düşünüyordum.
Aslında böyle düşündüğüm, diğer müzik çalışmalarımdan ve romanlarımdan da anlaşılabilir. Ayrıntılı tarif etmek üslubuma aykırı. Sözü tamamlamak anlamı yaratmayı okuyucuya bırakmak gerektiğini düşünüyorum. Bir nefes alma alanı kalmalı okuyucuya, dinleyiciye.
Bir tür mesafeli anlatım kabul edilebilir bu. İçtenliği kanıtlama çabasını içtenlikli bulmuyorum. Abartılı hareketlerle aşırı tariflerle anlatmayı sevmiyorum. Küçük bir hareketle de duyguların anlatılabileceğine, okuyucular-izleyiciler-dinleyiciler tarafından öyle de anlaşılacağına güveniyorum. (86-87)
Bu iki dal birbirine çok yakın görünse de ayrı disiplinlerin birbirine çevrilerek işlenmesi sorunlarını fazlasıyla taşır. Çünkü şiir zaten kendi içinde bir müzik barındırmakta şairin iç ezgisini taşımaktadır. Bestecinin bu iç ezgiyi alıp bir besteye dönüştürmesi çok riskli bir iştir. Buna rağmen nitelikli şiirle nitelikli müziğin buluşması o kadar büyük bir ödüldür ki pek çok besteci kendini bu sanatsal ödülün peşine düşmekten alıkoyamamıştır.(89)
Eğer bir kültürün oturmuş kavramlarını bambaşka bir kültüre olduğu gibi çevirirseniz ortaya saçmalık çıkar. Çünkü önemli olan dilden dile değil kültürden kültüre çevirmektir.(100)
İyi çevirmenler eseri kendi dillerinde tekrar yaratırlar. Biz bu açıdan talihli bir ülkeyiz. Çünkü şairlerimiz yazarlarımız çeviri işine eğilmiş ve bazen orijinalinden bile daha güzel metinlere imza atmışlar...
Sabri Esat’ın Cyrano de Bergerac çevirisi, Can Yücel’in Shakespeare’den çevirdiği kendi deyişiyle Türkçe söylediği Bahar Noktası ve Hamlet oyunlarıyla 66. Sone Melih Cevdet’in Edgar Allan Poe’dan Annabel Leesi çevirinin unutulmazları arasına girmiştir. (100)
İyi ama @ ne demek Nereden çıkmış Ne anlama geliyor
Bu konuda çeşitli teoriler atıldı ortaya. En son ve kabul gören teoriye göre @ işareti amforanın simgesi. Hani bizim Akdeniz Ege sularında deniz altından çıkan batıklarda rastladığımız testiler. (127)
Ama bir anı kitabında rastladığım güzel bir anekdota göre büyük şairimiz Yahya Kemal amforanın Türkçesinin sebû olduğunu söylüyor. (128)
Dil kuyumcusu, büyük şair Yahya Kemal de çok seviyor bu kelimeyi. “Ne güzel kelime” diyor, “Sebû. Bûsenin de tersi.”
Keşke biz de Batılılar gibi kendi kültür geçmişine sahip çıkan insanlar olsaydık da interneti öğrendiğimiz zaman @ işaretine “sebû” deseydik.
Bilmiyorum geçmişe dönük bu istek size çok mu yersiz görünüyor? “Türkiyenin bunca sorunu varken eski kelimelerin peşine takılmakla ne kazanacağız?” mı diyorsunuz yoksa? Ama ben, sık sık tekrarladığım gibi, bizi ancak “özgün kültürümüz”ün kurtaracağına inananlardanım.
Bugünkü sıkıntılarımızın temelinde kimliğimizi, kişiliğimizi yitirmenin, bizi biz yapan değerleri dışlayıp taklit değerlerin peşine takılmanın kısacası bir kültür krizinin yattığına inanıyorum.
Çünkü kültür, insanın insanla ilişkisinin tümü.
İnsan yaşamı ancak kültürle derinleşir, boyutlanır, tatlanır. Biyolojik yaşam süreçlerine ve kısacık insan ömürlerine bir anlam katan boyut kültürdür. (129)
Benim demokrasi konusunda en çok gözümü açan şey, bir okur mesajı oldu. Okurum diyordu ki:” Siz konserlerde şarkılarınızın bir bölümünü halka bırakıyorsunuz. Ama biz sahneden gelen ses yerine kulağımızın dibinde avaz avaz bağıran birçok çatlak sesi dinlemek zorunda kalıyoruz.”
Bu mektup beni şaşırttı
Çünkü bana göre kitlenin şarkı söyleyişi mükemmeldi, yüz binlerce hançereden çıkan ses her zaman doğruydu.
Bunun sağlamasını yapmak için konser kayıtlarımızı stüdyoya götürdüm: seslerin doğruluğunu ölçen ve bunu grafikle gösteren gelişmiş bir aygıta yükledim. Sonuç inanılmazdı! Çıkan ses tam olarak doğruydu: Ne bir milim tiz, ne bir milim pes, tam çizginin üstünde.
Bunun nasıl olabildiğini düşündüm uzun uzun. Elbette ki o topluluk içinde herkes doğru şarkı
söylemiyordu. Kimi daha tiz kimi daha pes ses çıkarıyordu. Küçük bir grubun sesini kaydetsek bu yanlışları duyacaktık.
Ama yüz binleri kaydettiğiniz zaman artı eksi birbirini götürüyor doğru bir ses çıkıyordu
ortaya.
Hem kulakla, hem makineyle saptadığımız kesin bir doğruluk söz konusuydu.
İşte bence demokrasi budur. Bunun için vazgeçilmezdir. Ama...
Demokrasi
İşin aması var. Halkın doğru sesle ve doğru ritimle söylemesi için sahne kitleyi yönlendirecek kural koyacak çok güçlü ses sistemleriyle şarkının melodisini tonunu ve ritmini onlara duyuracak. Halk bu kesin kurallara uymak zorunda kalacak.
Eğer kural olmaz da herkes kendi başına takılır Ben istediğim havadan çalarım! derse sonuçta ortaya koskoca bir kakofoni çıkar. (146-147)
“Bir ulusun büyüklüğü ve ahlaki gelişimi, hayvanlara nasıl davrandıklarına bakarak anlaşılabilir.” (151)
Tarihe bakan romanlar ise hiçbir nesnellik kaygısı duymadan anlatırlar olayları. Bu anlatı bütünüyle kurgu da olabilir bir kısmı kurgu bir kısmı gerçek bir biçimde de ele alınabilir. Bu konu kişilerle ilgili olmasa bile roman gerçeğini anlatması bakımından ilginç bir anekdot getirdi aklıma.
İnce Memed romanı yayımlandığı zaman, Behice Boran’ın aklı dağ başında yanan ateşe takılmış. Yaşar Kemal’e kimsenin bulunmadığı o dağ başında ateşi kimin yaktığını sormuş. Yaşar Kemal’in Boran’a verdiği cevap roman dünyasını ve kendi gerçeğini açıklar nitelikte
“O ateşi ben yaktım Behice Hanım.” (179)
Şiir devam ederken umutsuzca bekleyen aşık yürek paralayan bir yargıya ulaşıyor:
Benim mecbur olduğumu fark etti.
Zalım garaz etti kaçtı gelmedi.
Yoksa zamanın soldurduğu bir aşkın son izlerini anlatan şu dizeleri mi duymak daha iyi:
Adın ne idi unuttum
Sorulmayı sorulmayı.
Ya Çukurovaya baharın gelişini anlatan şu şiirdeki büyük imge gücüne ne demeli:
Çukurova bayramlığın giyerken
Çıplaklığın üzerinden soyarken (195-196)
Bugün bile yazılarıma bazı öztürkçeci okurlardan itirazlar gelir ve niye kelimelerin Türkçesini
kullanmadığımı sorarlar.
Cevabı gayet basit: Yazdığım dili yoksullaştırmak istemiyorum da ondan. Bir yazar metinlerinde ne kadar çok kelime kullanırsa o kadar değerli sayılır. Fransız edebiyatında Victor Hugo’nun kullandığı kelime sayısına hiçbir yazar erişememiştir (209)
...
Gençlik dönemimin tartışmaları içinde bulduğum çıkar yol, hangi kökenden gelirse gelsin her güzel kelimeyi kullanmak, zengin bir kelime haznesine sahip olmak ve aynı metin içinde bir kavramın eskisine ve yenisine yer vermekten çekinmemekti.
Bu bakımdan şimdi, “medeniyet” de derim “uygarlık” da. “Fakir” de derim “yoksul” da.
Yazdığım cümleye ahenk olarak hangisi yakışıyorsa, hangisi istediğim nüansı duyurabiliyorsa onu seçmekte sakınca görmem. (Bakın burada “mahzur” da diyebilirdim ama “sakınca” demenin bir mahzurunu görmedim.)
Kendi elimizle kendi dilimizi yoksullaştırma çabasını hiçbir zaman anlayamadım demiştim.
(Burada da “çaba” kelimesi iyi gitti ama hemen sonraki cümlede “gayretkeş” demem gerekirse hiç çekinmeden kullanırım.)(210)
Latin Amerika’dan Uzakdoğu’ya kadar, kitap okurları Çukurova adını öğrendi. Çünkü Yaşar
Kemal Çukurova mikrokozmosunda insanlar yarattı ve hareket ettirdi. Bu zenginliği bir tipler
galerisi karakterler galerisi olarak gözünüzün önüne getirin. Onun romanlarındaki insanlar,
ihtirasla kıvranırlar, zengin olma hırsına kapılırlar, onur mücadeleleri yaparlar ,kendilerini
kanıtlamak için adam öldürürler, korkarlar korkunun üstüne giderler, cinsel şiddetle doğadaki
şiddeti birleştirirler ve bütün bunlardan ortaya bir insanlık senfonisi çıkar. (220)
Kırk yıllık müzik hayatım boyunca, kurulu düzenin bu şarkılardan çok korktuğunu gördüm.
Mesela 1972 yılında yaptığım ve 12 Mart zulmüne karşı çıkan ilk albümüm Demirel’in
başında bulunduğu kabine tarafından yasaklanmıştı, hala yasak. Sanırım “Dünyanın en uzun
süre yasaklı kalan albümü” olarak Guiness rekorlar kitabına girer.
Yine de ne mutlu bana ki henüz yaşarken yazdığım şarkıların halka mal olduğunu bu ülkenin mayasına harcına karıştığını görmek bahtına eriştim.
En büyük ödülüm budur. (92)