Se, na idade moderna, a sociologia, a ciência política e outras formas de conhecimento tomaram para si a razão ficcional aristotélica, produzindo narrativas com começo, meio e fim, invertendo ao final as expectativas, a ficção moderna trilhou o caminho contrário e instaurou no centro da literatura aquilo que sempre esteve nas suas beiradas ― os acontecimentos triviais, os seres humanos comuns e o momento qualquer que pode condensar uma vida inteira. Nos doze ensaios de As margens da ficção, Jacques Rancière, um dos principais nomes da filosofia francesa contemporânea, acompanha esse processo revolucionário inicialmente nas obras de Stendhal, Balzac, Flaubert, Proust e Rilke, passa pelas técnicas narrativas em O capital de Karl Marx, até chegar nos romances de Conrad, Sebald, Faulkner e Virginia Woolf, fechando com uma inspirada análise das Primeiras estórias de Guimarães Rosa.
Jacques Rancière (born Algiers, 1940) is a French philosopher and Emeritus Professor of Philosophy at the University of Paris (St. Denis) who came to prominence when he co-authored Reading Capital (1968), with the Marxist philosopher Louis Althusser.
Rancière contributed to the influential volume Reading "Capital" (though his contribution is not contained in the partial English translation) before publicly breaking with Althusser over his attitude toward the May 1968 student uprising in Paris. Since then, Rancière has departed from the path set by his teacher and published a series of works probing the concepts that make up our understanding of political discourse. What is ideology? What is the proletariat? Is there a working class? And how do these masses of workers that thinkers like Althusser referred to continuously enter into a relationship with knowledge? We talk about them but what do we know? An example of this line of thinking is Rancière's book entitled Le philosophe et ses pauvres (The Philosopher and His Poor, 1983), a book about the role of the poor in the intellectual lives of philosophers.
Most recently Rancière has written on the topic of human rights and specifically the role of international human rights organizations in asserting the authority to determine which groups of people — again the problem of masses — justify human rights interventions, and even war.
In 2006, it was reported that Rancière's aesthetic theory had become a point of reference in the visual arts, and Rancière has lectured at such art world events as the Freize Art Fair. Former French presidential candidate Ségolène Royal has cited Rancière as her favourite philosopher.
Aslında üç vermeyi düşündüm ama böylesi yüklü bir kitabın oluşturulması, Türkçe'ye (ki bence kitabı çeviren Yunus Çetin zorlu bir işe soyunmuş ve altından kalkmış) kazandırılması bile başlı başına (Metis Yayınları'nın hakkını Metis'e verelim) "+" bir yıldız vermeyi gerektiriyor. Peki üç yıldız düşüncesi bana neden musallat oldu? Belki de benim esere doğru zamanda adım atmamla ilgili, nitekim anlatı tamamen başka yazarlar (ki hepsi birbirinden kıymetli) ve onların hikayelerinden, romanlarından alıntılarla ilerliyor. Bunu felsefi bir metin olarak ele almak gerek. Edebiyatın felsefi penceresi. İlham aldığım, zihinimi açan yerler oldu ama muhakkak geniş bir bilgi birikimi gerektiriyor. Şöyle de tanımlayabilirim; çok yoğun ve derinlikli bir John Berger anlatı tarzı var. Bir kaç yıl sonra muhakkak dönüp tekrar okuyacağım kuramsal bir kitap. Metis Yayınları ve sevgili Yunus Çetin'e teşekkürlerimle :)
Ranciere always appears to be like your drunk friend. Incredibly profound. Then weird. Then he needs to go to the toilet.
This book captures all three tendencies. Wow, it is intriguing. It is beautifully written. It is edgingly brilliant. And then banal.
But the brilliance revealed in this book is deep and powerful. In exploring "the relationship between the known and the unknown," inversions and errors punctuate our lives. "Time theft" results, and it is "written on bodies."
A powerfully flawed, evocative and provocative book. Fabulous.
Kurmacanın Kıyıları, Jacques Ranciere. -James Wood'un son kitabından sonra- bu topraklara düşmüş en güzel şey. 2019'un şimdilik özeti bu...
Tabii kitapta daha girişte, hemen ilk ânda, Ranciere'in rengini açık edip, -en az Harold Bloom kadar, ki o da çok severdi- bir Auerbach'cı olduğu görmek, beni az buçuk rahatsız etmişti.
Sonra sonra ısındık ve ilerde yazdığı şu cümle ile, artık dost olduk. :) (Çevirmeni Yunus Çetin'i de ayrıca kutluyorum. Harika bir çeviri olmuş. Defalarca, tekrar tekrar okudum... :) )
"Bilhassa Hugo'nun şiirinde somutlaşan o büyük evrensel yaşama duyulan panteist bağlılık, sözde amaçlarının yıkıcı yanılsaması peşinde sürüklenmiş istencin ıstıraplarına en uygun düşen duygunun merhamet olduğunu ileri süren Schopenhauer'cı melankoliye dönüşmüştür."
Yazar bizi bu eserinde dört farklı kuramsal ve soyut kavram eşliğinde bir gezintiye çıkarıyor ve de anlatıların pencereleri aralanıyor. Kimi zaman bu pencere bir göz, kimi zaman bir gözleme eylemi ve edimi kimi zaman da bir arayüz olarak pencereye dönüşüveriyor. Eşiklerde geziniyoruz kimi zaman da. Ama bu eşik bir ayrımı ifade ediyor, bir farklılığı. Kimi zaman da kıyılarda gezinip dinleniyor ve bir soluk alıyoruz. Seyredalıyoruz belki ânı. Ve ân dile geliyor.
"Ya anlatılardaki pencereler nereye açılır? Geleneksel olarak kurmacanın dışında bırakılan insanlar romana ve öyküye nasıl dahil edildiler?" (Tanıtım Metninden Alıntı)
Peki bu kitapta kimler mi var? Kimler yok ki: Honoré de Balzac, Edgar A. Poe, Rainer Maria Rilke, Marcel Proust, Joseph Conrad, William Faulkner ve W. G. Sebald, Georg Lukács ve Erich Auerbach.
Felsefe ve edebiyatın omuz omuza verdiği birbirinin kıyılarında gezindiği bu eseri farklı bakış açıları edinmeyi seven herkese tavsiye ederim.
sevgili Zeynep ve Betül ile başladığımız kitabı nihayet bitirdim ama kitap kesinlikle okudum-bitti kitaplarından değil. dönem dönem açıp okuyacağım bir çalışma benim için.
dört bölümden oluşuyordu, ilk bölüm benim için bir nevi romanın tarihi gibi oldu, romanın dünyasını anlamak için özellikle çok faydalıydı.
sonraki iki bölüm de kafamda karşılık bulan kısımlar oldu ama mesela son bölüm öyle olmadı. bunun temelde sebebi referans verilen eserlere hakimiyetim sanırım. kitap boyunca XIX. yüzyıl romanlarına özellikle de fransız romanlarına yoğun olarak referanslar verilerek kaleme alınmıştı tüm bölümler. bölümler ilerledikçe ise okumadığım kitaplar üzerinden yapılan anlatılardan kaynaklı olarak tam kavrayamadım. ama zaten dediğim gibi, tek okumada rafa konulacak bir kitap değil özellikle alanı, işi gücü hatta tabiri caizse kıblesi edebiyat olanlar için.
Aristoteles "Kurmacayı gündelik deneyimlerden ayıran şey gerçekliğin eksikliği değil, rasyonelliğin aşırılığıdır," diyordu Poetika'da. Kurmaca, mutluluğun mutsuzluğa ve cehaletin bilgiye dönüşümünü göstermeyi amaçlayan birbiri ardına gerçekleşen olayların sıradan akışını bozmaktaydı ona göre. Rancière de 20. yy.'da benzer bir sorunsalın peşine düşmüş görünmekte. Yanıtı fazlasıyla dağınık bir biçimde arıyor ama Stendhal'den João Guimarães Rosa'ya, Marx'tan Proust'a, Sebald'dan Balzac'a girip çıktığı dolambaçın değerli olduğunu düşünüyorum. Poe, Maupassant, Proust, Rilke, Conrad, Auerbach, Faulkner gibi başka pek çok yazarla kapitalist/emperyalist sistemin çöküş döneminin sanatsal düzlemdeki izdüşümünü ortaya koymaya çalışması "Kurmacanın Kıyıları"nı, "Cahil Hoca" ve "Tarihin Adları" gibi diğer metinlerinden daha değerli kılıyor.
Okuması müthiş zevkli, hatta bazı bölümlerini sesli okuduğum bir kitap.
“İmparatoriçenin işlediği zulümlerin dökümü benzersiz bir hayal anı içerir: Akşam çökünce, sarayda İpekböceği yetiştirmeye ayrılmış salonların ortasında usulca oturup, “taze dut yapraklarını kemiren sayısız ipekböceğinin çıkardığı, kulağa hem hafif, hem düzenli hem de olağanüstü sakinleştirici gelen o tahripkar sesi kendinden geçercesine dinleyen” hükümran kadın imgesi. Hiç kuşkusuz bu tahripkar sesin imparatoriçede uyandırdığı tek düşünce, görevine ölesiye bağlı işçilerden oluşan bir halktır. (125)
Edebiyatın kuram kısmıyla ilgilenenler kaçırmasın tabii. Müthiş referanslar cabası.
Não sou lá um grande fã de Jacques Ranciere. mas este livro, As Margens da Ficção, caiu no meu gosto. Claro, não gostei totalmente de tudo que li, mas ele tem algumas partes, principalmente quando o autor conceitua e limita a ficção que me interessaram bastante. O autor pensa a realidade como parte da ficção e a ficção como parte da realidade, duas coisaS que estão ligadas de alguma forma. É nas margens dessas duas metades da laranja que acontecem algumas das análises desenvolvidas aqui neste livro, que tem vários textos e é dividido em quatro partes. Acredito que vou poder utilizar várias ideias de Ranciere desenvolvidas nesta obra para a minha pesquisa.
aynı şeyi farklı şekillerde tekrar tekrar söylemesi epey yordu. Poe'nun polisiye türe getirirken anlattığı şey için örneğin, önce normal gazete haberlerinin nasıl olduğunu uzun uzun anlatıyor, sonra da poe'ya geliyoruz. Felsefeci kendi içinde bunun gerekli olduğunu düşünmüş olacak. Ya da Marx'ın kapital dediği şeyi nasıl ikü cümlede tanımladığını köpürte köpürte dinliyoruz. Karakterin gerçeğe benzeme arzusunu, hakiki yaratıcının hayal gücünden ziyade gerçekleri kullandığını açıklıyor. Fikirler güzel. Anlatı yorucu.
"Bilimin hiçbir surette doğrulamayacağı bir iddiayı (ki tamam, kabul ediyoruz, bilimsel yöntem eleştirilebilir) kendi kendini referans göstererek doğrulayabilme kabiliyetine övgünün bu utanmaz metafiziği de nedir?"