Sıra üçüncü ve son atlayışımda. Derin bir nefes alıp ilk adımımı atıyorum ateşe doğru. Bu kez biraz daha yükseğe zıplıyorum, ateşin değip geçen sıcaklığı siyah pantolonumun bileklerimi açıkta bırakan kısalığından sızıyor vücuduma...
Ateşten Atlamak iki uzun öyküden oluşuyor. Bu iki öykü, küçük yerlere sığmayan hayatlar, elden kaçan, denetlenemez duygular, sıkışmışlık hissi, insanın korkularına karşın engel olamadığı kendini aşma dürtüsü hatta taşma hali gibi ortak temalara sahip. İkisinde de başkarakterler zorlu bir sınav vermek zorunda kalıyor; gerek yakın çevreleri ve toplum gerekse kendi kaygılarıyla gelen sınırlar karşısında tavır almaya itiliyorlar. Kitaba adını veren “Ateşten Atlamak” adlı öykünün anlatıcısı biricik sırrını artık içinde taşıyamazken, “Daha Uygun Bir Kader”in başkarakteri kendi yıkıcı duyguları ve ardından gelen pişmanlıkla yüzleşiyor.
Fatma Nur Kaptanoğlu, Ateşten Atlamak’ta bu hayatta hepimizin er ya da geç vermesi gereken sınavlara, geçmemiz gereken sınırlara ve geleceğe yol alırken ardımızda bıraktıklarımıza odaklanıyor.
6 Haziran 1993 Marmaris doğumlu Fatma Nur Kaptanoğlu, üniversite eğitimini Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde tamamladı. Bununla birlikte NOTOS Oyun Yazarlığı Eğitimi, MARFOD Fotoğrafçılık Eğitimi ve Bahçeşehir Üniversitesi Kısa Film Yönetmenliği Eğitimi aldı. Sanat ve Tasarım Plastik Sanatlar Bölümü'nde yüksek lisans yaptı.
Birçok dergide yazarlık ve editörlük yaptı. 2017 yılında Kaplumbağaların Ölümü isimli ilk öykü kitabıyla okuyucuyla buluştu. İkinci kitabı Homologlar Evi, Eylül 2019'da Dedalus Yayınlarından çıktı. Üçüncü kitabı Ateşten Atlamak, Haziran 2021'de Can Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. 2024'te ise ilk romanı Babam, Ev ve Yumurta Kabukları, yine Can Yayınları etiketiyle çıktı.
“Ben iyiliklerin değil, günahların ayırt edici olduğuna inanırım. Günahların ve bu günahlardan duyulan pişmanlıkların. Herkes günah işler ama günahlardan pişmanlık duyabilmek iyi insan işidir.”
Son zamanlarda okuduğum en güzel öykü kitaplarından birisi oldu. İki uzun öyküde yavaş yaşanılan yerlere sıkışmışlık, pişmanlıklar ve bir noktada kalabalıkların/değişimin korkusunu çok tanıdık bir şekilde anlatıyor. Benim yazar ile tanışma kitabım oldu, diğer kitaplarını da en kısa zamanda okumayı istiyorum.
“Her ateş şiddetine göre bir uzaklık gerektirir. Yaklaşmadan anlayamıyorsun.”
Tam da atlamam gereken bir ateş varken ve değişimi kabullenme döneminde okuduğum için, yeri her zaman ayrı olacak kitaplardan ayrıca.
genç kadın yazarlarımız için ne kadar şanslı olduğumuzu dağlara taşlara yazmak istiyorum, gerçekten. yine bir “kitabı yeme arzusu” bastırdı okurken.
öykülerin hem bağımsız hem de bir nevi bağımlı olmasına bayıldım. hatta bazı çok beğendiğim öyküleri “gerisini hiç okumamış olsam, sırf bunu okuyor olsam ne hissederdim” varsayımıyla ikinci defa okudum, bu beyin egzersizi bile bu kitabı benim için farklı bir yere taşıyor.
Büyük bir merakla alınmış bir kitap, ilk kurgu değil ama ikinci kurgu ve Abaven ile sarhoşluk derecesine varan yazarın güzel dokunuşları. Çok başarılı ve bence ilerde daha da beklentiye girebileceğimiz bir yazarla karşı karşıyayız. Şimdiden beklemeye başladım. Dediğim gibi ilk öyküde biraz dağıldım ama bence ikinci öykü first class. Yazar her ikisinde de başarılı, potansiyel yüksek. Belirtmeden geçemeyeceğim; hep söylüyorum, bu dönemde kadın yazarlarımızın sesi, kalemi daha büyüleyici, daha ustalıklı ve bir anlamda da ülke yüzünden cümleleri daha yüksek. Bunu başaranlar (Ki Fatma Nur Kaptanoğlu'da öyle) anlatım tarzları ve yetenekleriyle bunu layığınca başarıyor ama bir de benzer konulara saplanma (Bu ülkede doğal olarak) var. İşte o ikinci öykü bu yüzden beni çok mutlu kıldı; başka bir şey. Tebrikler ve başarılar :)
"Ben iyiliklerin değil, günahların ayırt edici olduğuna inanırım. Günahların ve bu günahlardan duyulan pişmanlıkların. Herkes günah işler ama günahlardan pişmanlık duyabilmek iyi insanların işidir. Ama kusurlu bir pişmanlıktan bahsetmiyorum, bahsettiğim mükemmel bir pişmanlık."
"Mükemmel pişmanlıkta işlenen günah için hiçbir bahane bulamazsın, derin bir kederle yiyip bitirirsin kendini. Tek suçlu senmişsin gibi hissedersin ama kusurlu pişmanlıkta öyle değildir. Günah işlediğin kişinin bunu hak ettiğini düşünürsün içten içe. Ne kadar yanlış olduğunu bilsen de bu duyguların sebepsiz olmadığına kendini ikna edersin."
ülke içi herhangi bir uçuş süresince okunup bitiyor. 5 yıldız çünkü hem çok sade ve içten hem de ilk öyküde kendi hikayesini içtenlikle anlattığı, ikinci öyküde hiç bilmediği bir hayatı anlattığı için. okumadığım diğer kitaplarını da derhal alıyorum.
Yazarın üç öykü kitabını sırasıyla art arda okudum. Bu açıdan bile keyifli bir okumaydı, çünkü genç bir yazarın büyüme sürecine satırlar üzerinden tanık olmak benim için özel bir duygu. Fatma Nur Kaptanoğlu son öykü kitabında önceki iki öykü kitabına nazaran daha farklı bir yol izlemiş. Bir kere artık öyküler uzun. İkincisi, ilk iki öykü kitabında olduğu kadar salt ân odaklı değil. Evet, yine bir şekilde ânların peşinden koşuyor yazar, ancak ilk iki öykü kitabı ile kıyaslandığında ânların üzerine başka unsurları da eklediği görülüyor. En azından ben öyle hissettim. Bu arada bir yazarın ânlara odaklanması da bence çok riskli bir tercih, onu da belirtmeliyim. Bu bıçak sırtı yolu tercih etmesi üzerinden bile sevgimi kazanabilecek iken bu üç kitaplık serüvende okuduğum son öyküsü "Daha Uygun Bir Kader" ile beni can evimden vurdu yazar. Kaleminin en olgun hâlini de bu öyküde gördüm. Devamının gelmesi dileğiyle...
Beklentilerimin kurbanı mı oldu bu öyküler yoksa farklı bir tınısı mı olmadı benim için, emin olamıyorum. Okuması keyifli olsa da eksik kalan bir şeyler vardı bittiklerinde.
Hıdırellez'de ateşten atlamak ve gül ağacı altına dilek gömmek geleneklerini biliyordum ama taş toplamayı ilk defa Fatma Nur Kaptanoğlu'nun öyküsünde okudum. Demek sahil kasabasında geçen bir çocukluk, böyle güzel ritüeller gerçekleştirme fırsatı da doğuruyor.
Doğayla yapılan bu küçük anlaşma, kahramanımızın her bir taşı toplarken hissettikleri, annesi ile aralarında geçen diyaloglar, karşılaşmalar, bir anın içine saklanmış çocukluk zamanları... Hepsini de ayrı ayrı sanki o kalabalığın içinde birisiymiş, sahilde taş toplamış ve ateşten atlamak için sıraya girmiş gibi hissettim.
Abaven'in iç dünyasına tanık olmak, onun arkasına takılıp sıkıcı ve soğuk bir sahil kasabasında bir kilise çanının peşine düşmek ve yalancı cepli montuna ellerini sokamadığı anlara da babasıyla olan iletişimsizliği kadar üzülmek de yazarın bize aktardığı eşsiz yazım ve anlatım ile mümkün oldu.
Ülkemizde böyle iyi kalemi olan, yeni şeyler deneyen, cesur ve genç yazarların çoğalması dileğiyle. İyi ki varsın ve yazıyorsun Fatma Nur Kaptanoğlu :)
Fatma Nur Kaptanoğlu'nun yazın serüvenini başlardan bu yana takip eden birisi olarak bu kadar güzel metinler okumak beni hep heyecanlandırıyor. Bu kitapta da yaz ayını hissedeceğiniz, Eric Rohmer filmlerindeki gibi bir etkiye kapılacağınız çok güzel öykülerle karşılaşacaksınız.
Kendi gibi ince ve naif ruhlu bir kitap. Burada yazan yorumlarda, ilk öykünün kurgusu pek beğenilmemiş fakat onu da sevdiğimi söyleyebilirim. İkinci öykünün sevilmesinde ise akıcılığının etkili olduğunu düşünüyorum.
Henüz çok genç bir kadın yazar için iyi sayılabilecek bir öykü kitabı olmuş.
Kitap güzel, dili güzel. Tek kusuru kitapta bulunan boş sayfalar =) Kağıt boşa götürmüşler. Onun yerine ya bir öykü daha yazsaymış ya da daha ince olsaymış kitap.
Her kitapta kendi sınırlarını aştığını görmek ne güzel. Ateşten Atlamak uzun zamandır Türkçe edebiyatta karşılaşmadığım bir tarzda ve cesaretle yazılmış bir kitap. Okuru bol olsun. Tavsiye ederim.
Kitapta iki uzun öykü var. Her ikisini de sevdim, kahramanların yakın çevreleriyle, özellikle de ebeveynleriyle ilişkilerinden kaynaklanan sıkışmışlık hissini aşma çabaları yüreğimi burktu. Kendi doğrularımızla ya da yanlışlarımızla var olmaya çalışırken ne çok yara alıyoruz...
Homologlar Evi’ni okuduktan sonra şöyle demişim: “Sarı çizginin berisinde dikilip de sınırı geçmeyi düşünenlere göz kırpan bir perspektif.” Makul bir yaklaşım olmuş yanılmadığım için mutluyum. Yine de okur yorumlarına ve yaklaşımlarına baktığımda sınırı geçmeye pek hevesli fazla insan olmadığını görmek üzücü. Dilin daha fazla dönüşmesi için deneme yapmamıza izin vermeyen alışkanlıklarımızı savunup sonrasında yazarlardan yeni bir şey beklemek komik geliyor. Kendime değerlendirmenin kalanı hayli öznel çıkarımlardan ve sürpriz bozanlardan türemiştir. İlgilisine duyurulur.
Kitaba ismini veren öyküyü düşündüğümde aklımda ilk yankılanan bir yelpaze. Ateşi körüklemek için kullanılan bir çin yelpazesi, azıcık kor düşse üzerine yanıp gidecek kadar ince bir kâğıttan yapılmış bir hayat lakin ateşin başında heyecanla dileklerini dilemek istediği için ona rüzgar olmaya çalışıyor. Neden yelpaze? Her anı peşleyen geçmişten başka bir an var. Farklı bir yaşamın, kısıtlanan özgürlüğün, aşık olmanın dahi tehlike arz ettiği bir dönemin etkisini hissediyorsunuz. Lakin bunu okurken size sunulan yavan bahaneler değil. Hayır, aksine olağanı yaşayamadığı için kırgın/kızgın bir insanı okuyorsunuz. Yazar size bunu aktarırken benzer anlatılardan farklı olarak popüler kültürü yankılayarak yapmıyor. Güdüleri, hayalleri, istekleri olanca çıplaklığıyla okuyorsunuz. İtiraflar, gecikmiş destekler, her bir arzunun bir taş simgesinde yüke dönüştüğü hayatlarla buluşuyorsunuz. Ateşin yüksekliği, en gözde dileğin henüz siz atlarken ateşle buluşmasıyla sizi farklı bir noktaya taşıyor. Anılara gidip geldiğimiz geçişlerin arasında ağlayan çocuğa işlerini bozacak endişesiyle yaklaşan bir esnafın hinliğiyle gerçekliğin kolunuza girip sizinle yürümesine izin veriyorsunuz. Veyahut eve varıp mis gibi de park edip size sövüp sayan pek yetenekli erkeklere selam ediyorsunuz. Garip bir anlatı. Kelimelerin yinelenişi, taşların toplanışındaki inat, dileklerin her türlü yöntemle dile getirilişi insanların hâlâ umutlu olduğunu fısıldıyor. Tutkulara ket vurmadan, yargılamadan yaşamak mümkün.
Daha Uygun Bir Kader adlı öyküye geçtiğimizde yine ateşi tadacağımız bir ana varacağımızı hissettiğimi söylersem yalan olur. Fakat yüzleşmenin bedensel ateşle tetiklenen rüyalarla gelmesi bence kitabın bütünlüğü açısından güzel bir tercihti. Baba figürüyle yaşanan çatışma aslında sıkça karşılaştığımız bir durum olsa da yine metin içerisinde yazarın insanı anlatım şekliyle işler değişiyordu. Bir önceki metinde isimlere vurulduğum bölümler burada günlerle sınırlanıyordu. Evine dönmek zorunda kalan lakin orayı evi gibi hissetmeyen her bireyin yakalayacağı bir gün sayma haliyle çalan çanları eşleştirdiğinizde isimler nokta atışı oluyordu. Abaven’in hayatındaki kaybın süregelen etkisi, annesinin bıkkın kabullenişi karşısına Linda’nın umarsız yaşam tutkusunu aldığında metin bambaşka bir forma bürünmüştü. Babasının hediyesi, Linda’nın zamansız çağrıları dengeli bir dengesizlik sunuyordu. Günahı özgür olduğu için işlemek, ölümü dilemenin eylemsiz kalındığı sürece temize çekilebilmesi ve pişmanlık. Nerede başlayıp nerede bitiyor? Kaçıp gittiğimiz problemlerin biz uzaklarındayken yok olduklarına inanmak ne kadar dışlamamızı sağlıyor? Düşünsel olarak Abaven ve Linda beni epey soru sormaya ittiği için belki onları daha canı gönülden okudum. Her türlü ateşten atlasak da onunla kavrulsak da anılar ve yarınlar hep iç içe atacağımız her adımın peşinde.
Hafta sonu satın aldıktan sonra bir çırpıda okuduğum bir kitap oldu. İki tane güzel hikaye ile okuyucunun karşısına çıkıyor, çok kısa bahsetmek gerekirse ilk hikayesini okurken günümüzdeki yaşanan cinsiyet yönelimleri konusundaki tartışmalara takılmadan su gibi akıp giden bir hikayeye sahip iki yakın arkadaşın aşk öyküsünü anlatıyor; ikinci öyküde ise üniversiteyi bir türlü bitiremediği için babası ile yıldızı barışmayan, tatil dönemlerinde yaşadığı kasabasına döndüğünde daha küçükken kaybettiği kız kardeşinin anılarını hatırladığı mekanları ve o mekanlardan birinde tanıştığı bir kadın ile kurduğu dostluğu anlatan kısa ama güzel bir kitap.
Ne yazık ki öyküler beni pek yakalayamadı. İkinci öyküyü ilkinden daha çok sevdiğimi de belirtmek isterim ama yazım dili sade olan öyküleri çok sevmeme rağmen bu kitaptaki sadelik beni itti. Sanki bir öykü kitabı değil de blog okuyormuşum hissi ile okudum. Edebi açıdan pek etkilenemedim açıkçası.
Kısacık bir kitapta olan boş sayfalara da ayrıca üzüldüm. Kitap 94 sayfa ama ilk öyküyü okumaya 17. Sayfadan başlıyorsunuz aralarda da ayrıca boş sayfalar var yazıktır kağıda.
Yazarın okuduğum ilk eseri. Son romanı, buradaki 2. hikayenin devamı sanırım... Özellikle 2. hikayenin kahramanın adının aşırı tekrarlanması bu incecik kitabı bitirmekte zorlanmama sebep oldu... Devam eserinin roman olması dolayısıyla beklentim daha yüksek... Göreceğiz...
İkinci hikayeyi daha çok beğendim. Ilk hikayede hep bir yer bekledim icine girmek icin ama olmadi. Ikinci hikayede bu neydi bilmiyorum ama daha hevesli okudum.