“Bu gökteki kuyruklu, yerdekilerin şerlerinden meydana geldi... Geçen sene Dizdariye taraflarında bir paşanın katırı doğurdu dedilerdi de inanmadıydık. İşte bakınız doğruymuş… Demek vakitler yakın... Yapı da pek çoğaldı. İşte bu birkaç şey kıyamet alametidir. Biz büyükbabalarımızdan, analarımızdan öyle işittik.”
Yaşadığı çağın İstanbul'unu eserlerinde renkli, gerçekçi biçimde yansıtan Hüseyin Rahmi Gürpınar aynı zamanda, diyaloglarındaki halk ağzına gösterdiği özeni, kurguladığı mizahi alavere dalavereleri, kadın-erkek ilişkilerindeki adaletsizliğe ve hurafeye karşı alaycı yaklaşımıyla da dikkat çekmiş, bazı çalışmaları nedeniyle dönemin yönetimiyle de başı belaya girmişti.
1910'lar İstanbul'unda bütün şehir ahalisi, Halley kuyruklu yıldızının Dünya'ya yaklaşacağı haberiyle panik içindedir. Batı'nın sanatına, bilimine meraklı ve çalışmalarının halk tarafından anlaşılmadığını düşünen, varlıklı ama müzmin bekâr İrfan Galip ise bir yandan çevresindekilere ilimin ışığında bu gökcisminin nasıl bir şey olduğunu açıklayıp kendince eğlenirken, diğer yandan ona mektuplar yollayan ve yazdıklarına bakılırsa tam aradığı özelliklere sahip gizemli afeti bulmaya çalışır.
Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın o dönem, yaklaşan Halley nedeniyle yayılan dedikodular ve hurafelerle gerçekten korkuya kapılan halka, önsözünde de seslendiğiKuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç, edebiyatımızın en kıymetli, en muzip klasiklerinden.
Hüseyin Rahmi Gürpınar was a Turkish writer and politician.
Gürpınar was the son of a family close to the Ottoman court, born in Istanbul. Having lost his mother at an early age, he was sent to Crete where his father was an Ottoman civil servant, however he was soon sent back to Istanbul, where he was brought up by his aunts and grandmothers in Istanbul.
Gürpınar started writing fiction at an early age. He became a civil servant, then a writer and journalist. He later served as a member of parliament in the early years of the Turkish Republic between 1935 and 1943.
Müthiş gözlemler, bu coğrafyada kadın olmaya dair son derece yerinde tespitler... Hüseyin Rahmi Gürpınar, okuduğum bir diğer kitabı olan Gulyabani'de olduğu gibi topluma karşı öğretici bir rol üstlenmiş ve genel inanışlara eleştiri getirmiş. Yalnız bazı kısımlar gereksiz mi uzatılmış acaba diye düşünmeden edemesem de kitabı beğendim. Ben o dönemde yaşasam nasıl hissederdim ve neye inanırdım merak ediyorum, 2061 yılını görecek kadar yaşarsam belki bunu deneyimleme imkanı bulurum. O tarihe gidene kadarsa aklıma bizzat deneyimlediğim bir örnek geliyor: 21 Mart 2012 ve dünyanın kayda değer bir kısmının kıyamet kopacak diye paniğe kapılması. Tarihi teyit etmek için araştırma yaptığımda da "Mayalılar haklıydı, biz yanlış yorumladık" başlıklı yazılar çıktı karşıma. :D
Ayrıca beni aşırı keyiflendiren eski bir haberi gördüm az önce: South Carolina Üniversitesi 2061 yılında açılmak üzere bir "Halley Zaman Kapsülü" hazırlamış, Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç" da İngilizce çevirisiyle bir "dünya mirası" olarak kapsülde yer almış. :)
“Her hazanda birbiri üzerine dökülen ağaç yaprakları gibi insanlar da birbiri ardına toprağa yatarak yok oluyor. Bu değişmez umumi bir kanun... Niçin endişe etmeli? Şu dünyada erilen başka ne var? Hayat yalan... Ölüm hakikat... 8 Haziran 1910”
İrfan... böylesine saf bir 'incel' arketipine denk gelmemiştim yerli yabancı herhangi bir kurgu eserde. 1910 yerine 2010'da yaşasaydı günde 18 saat reddit-4chan'de dirsek çürütürdü bu adam.
Okuduğum ilk Hüseyin Rahmi kitabıydı. Soluksuz okudum.
20. Yüzyıl başları Türkiye'sini, İstanbul'unu resmeden karakterler, diyaloglar ve olaylar muntazam, Dünya'nın teknolojik düzeyi ve 1910 Halley kuyruklu yıldızı olayının toplumlar üzerindeki trajikomik etkilerinin anlatılması-aktarısı mükemmel ve ustaca. Bununla birlikte kitaptaki aşk hikâyesi ve çiftimizin naifliği çok hoştu. Bana Dostyevski karakterlerinin o saf ve kibar aşklarını anımsattı. İkisinin de kılıçtan keskin zekaları olmasına rağmen hanımefendi bu konuda İrfan Galip'ten bir adım önde görünüyor sanki. Olayların gelişmesi içerisinde İrfan Galip ise farklı bir sınav veriyor ve özellikle sadakat hususunda epey zor bir süreç geçiriyor.
İş Bankası Kültür Yayınları son derece başarılı bulduğum üç serisine( Hasan Ali Yücel Dünya Klasikleri Serisi, Modern Klasikler Serisi, Dünyaya Yön Verenler Serisi) bir yenisini "Türk Edebiyatı Klasikleri" ile eklemiş oldu. Bu kitap serinin ilk kitabı olduğu gibi çok iyi sinyaller vermesini de sağladı. 2018 yılında çıktıkları bu yolda başarılar dilerim. Serinin bu ilk kitabı, eser seçimi, editörlüğü, baskı tercihleri gibi pek çok konuda(esasen her konuda) sınıfı geçmiş gibi duruyor. Harika, kusursuz bir çalışma olmuş. İvmesini çok kaybetmeden uzun soluklu bir seri olmayı başarırsa, yayın dünyamız benzersiz bir seriye kavuşacak olabilir. Ben bu yorumu yazdığımda seri 32. kitaba kadar ulaşmıştı. Hiç bitmesin.
Feriha'nın mektuplarına kadar değerlendirseydim 3 yıldız verirdim fakat 1910 yılında erkek bir yazarın feminizmin tohumlarını içinde yeşerttiğini görmek.. Işıklar içinde uyusun Hüseyin Rahmi Gürpınar.
Irfan gibi kendini begenmis bir sumsuge 2 gomlek buyuk gelen Feriha'ya boyle bir son yakistirilmasi anlasilir gibi degil. Aydin, kafasi zehir gibi calisan, kadini kucumseme cureti gosteren adamlara catir catir ayar veren bir kadin portresi cizilmis. Sonunda olay yine 'kadin cekiciligine' indirgendi. Kadinda bilim ve spor meraki olsa olsa erkegi etkileme amaci tasir denir gibiydi. Ayrica sondaki 'aa yok feriha'nin bilimle ilgilendigine falan bakmayin, gordunuz mu hic de asufte degil' seklindeki ikna cabasi yine cizilen caginin otesinde kadin karakteri degersizlestirir nitelikteydi.
Klasik Turk edebiyatinda genellikle malesef bir cinsiyetcilik oluyor. Bu kitap, aslinda cagina gore durumu epey elestirmis. Mesela Feriha, yazdigi ikinci mektupta Turk aydini neden evindeki kadin sorununa yonelmiyor, onu da mi yabanci cozsun seklinde serzeniste bulunuyor. Bunun yaninda kadinin ikinci plandaki yerini cok da yadirgamayan, hatta zaman zaman kadini kucumseyici laflar eden Irfan'i betimlerken de yazar genel olarak alayci bir uslup kullanmis. Yazarin, Irfan ve Irfan gibilerin yuzeyselligini elestirdigi belli oluyor. Yine de Feriha gibi enfes bir karakterin 'mutlu sonunu' Irfan sumsuguyle izdivac seklinde cizmesi biraz sinir bozucu.
Dün gece kıkır kıkır gülerek, çok eğlenerek okudum. Tam bir nüktedan hiciv erbabı Hüseyin Rahmi, hörmetlerimle beş yıldız bırakıyorum, kapıdan geri geri çıkıyorum ^^
Kitabı ikinci okumam aslında. İlk okumam 18 yıl önceydi ve çok beğenmiştim. Bu defa biraz da kafa dağıtacak bir şeyler okumak istediğim için elime aldım ve yine çok beğendim. Şunu söylemezsem olmaz; Hüseyin Rahmi Gürpınar günümüzde yaşasa harika bir senarist olurdu. Gözlemleri de tasvirleri de çok iyi. Özellikle kadın karakterlerin birbirleriyle olan konuşmaları öyle mizah dolu öyle incelikli ki hayran olmamak elde değil. 100 sene önce yazıldığı için hikayenin az çok nereye gideceği belli ama önemli olan bu değil zaten. Gerek kadının toplumdaki yerine yaptığı vurgu gerek kuyrukluyıldızın çarpması üzerinden giriştiği cehalet ve sistem eleştirisiyle bir kez daha ne denli iyi bir roman olduğunu hatırlamış oldum Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç’ın. Hüseyin Rahmi’den okumadıklarımı da tamamlamayı düşünüyorum.
"İnsanların çoğu kâinatın azametine göre kendi küçüklüklerini adeta hiçliklerini görebilecek görüş açıklığına ve keskinliğe sahip olmaktan pek uzaktır." • #busunkitapligiyorumluyor
Lisedeyken bu kitabı okuyup çok sevdiğimi hatırlıyordum ama sebebini unutmuştum. Tekrar okurken hatırlamış ve sevgimi kuvvetlendirmiş oldum.
Hüseyin Rahmi, o dönemde epeyce ortalığı karıştırmış olan kuyrukluyıldız mevzusunu kendi eleştirel ve mizahi üslubuyla anlatıyor bu kitapta. Bir yandan farklı bir kurgu ve aşk hikayesi üzerine detayları işliyor, bir yandan olayın aslını satır aralarına serpiyor ama bana sorarsanız en çok, çoğu yönüyle yozlaşmış, tuhaflaşmış toplumu bir güzel eleştiriyor. (Kabul ediyorum, tuhaf bir cümle oldu bu.) Okurken hem bolca güldüm hem de hafiften dehşete kapıldım. Zira anlatılan ve eleştirilen onca trajikomik vaka, sanki 90-100 yıl öncesine değil de bizzat günümüze aitmiş gibiydi. Aynı tuhaf, çarpık düşünce yapısı. Aynı kadın - erkek eşitsizliği, problemleri. Aynı bencillik ve kötülükler. Ayn tuhaf İslam algısı ve uygulamaları. Aynı cahillik ve ön yargılar... O kadar içimizden sorunlar ki hayret etmemek imkansız.
Kitapla ilgili en sevdiğim şeylerden biri bunca olumsuzluğu verirken moral bozmayıp çözüm üretmeye çalışması oldu. Of, yine mi aynı dertler diye düşünmüyorsunuz okurken. Yalnızca düşündürücü eleştiriler yapıyor yazar ve elbette bu da okumayı daha zevkli hale getiriyor.
Hâlâ okumadıysanız kesinlikle tavsiye ederim. Edisyon güzel, kapak güzel, kitap hepsinden güzel. (Ah bir de mektuplar, mektuplaşma ve nahif aşklar güzel.) Alın, okuyun, sevdiklerinize hediye edin.
Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç , dünyanın sonunu getirmeye kafayı takmış olan Hollywood yönetmeni Roland Emmerich'in senaryolarına taş çıkaran ve bundan 100 küsür yıl önce yayımlanmış, Hüseyin Rahmi Gürpınar'a ait bir eserdir. Okurken sıkılmadığım bölümler yok dersem büyük bir yalan olur ama bu tamamen benle alakalı bir durum keza mektup okumayı pek seven birisi değilim. Genel hatlarıyla şirin , heyecan verici ve yer yer mizahı bol bir kitap.
Bir Jules Verne olası varmış Gürpınar'ın. "Acaba dünyaların ölümü nasıl olur? Ömürlerinin sonuna varmak ile mi? Yoksa bunlardan gençlik ve zindelik zamanlarında arızalanarak, kazara ölenleri de var mıdır? " İşte bizim genç dünyamızı da Halley kuyrukluyıldızı ölümle tehdit ederken kadın düşmanı, entelektüel İrfan Bey aşka düşer. Kitap 1910 yılında yazıldığı için roman formunu tam olarak alamamış. Yer yer tiyatro oyununa dönüşen diyaloglar, rastgele biçimde de değişen anlatıcı kitabın kusurları. Ancak Gürpınar'ın deyimiyle "gezegen kızkardeşler içinde tam gençlik çağını yaşayan, fezada nazlı nazlı salınan annemiz" yerküremiz üzerine yazılan yarı bilimkurgu kitap belki de o dönem edebiyatımızda türünün tek örneği olduğu için okunmalı diyorum.
''Beyefendi kız kardeşiniz, anneniz akşama kadar evde nasıl vakit geçiriyorlar, hiçbir gün bunu düşünmek zahmetine katlandınız mı? Hayır... hayır... bin kere hayır... Kanun-ı tekamüle dair kafa yordunuz. Darvinizmi tetkik ettiniz. İrade-i cüziye meselesi için yoruldunuz. Çekim kanunu... Fizikte Carnot prensibini düşündünüz. Size bu kadar uzak olan şeylere zaman ayırdınız. Fakat size o kadar yakın bulunan anne ve kız kardeşinizin evdeki hayat tarzlarının sıhhatleri üzerine olacak tesirleri hiç aklınıza getirmediniz... Çünkü onlar adeta o tarzda hayatlarını geçirmeye mahkumdur, dediniz. Artık ötesini düşünmediniz. Niçin? Bu önemli konuyu da Avrupa'dan buraya Poincare'ler, Tardieu'ler, Spencer'lar filanlar mı gelip de düşünecekler?''
Çok büyük beklentilerle başladığım bir kitaptı ama beklediğimi bulamadım maalesef. Feriha'nın güçlü duruşunu ve topluma eleştirel bakışını çok beğenmiştim, kitap boyunca da bunu daha fazla okumak isterdim. Belli bir yerden sonra olaylar çok hızlı gelişti ve kitap bir anda bitti gibi hissettim. Keşke daha uzun bir kitap olsaymış, süreci daha geniş bir zamana yaysaymış yazar diye düşündüm. Ancak eleştirirken şunu da unutmamak lazım: Sonuçta yazar bu eseri 1910 yılında Halley kuyruklu yıldızıyla ilgili çıkan dedikodular üzerine yazıyor ve bu konuda toplumu eğitmek için bir araç olarak görüyor. Kitapta baskın olan konu da bu zaten. Güncele göre yazılmış bir kitap olduğu için benim bugün bu kitabı okuyup da beğenmemiş olmamın ne kadar önemi var, pek de bir önemi yok bana kalırsa. Yine de ben yorumuma devam edeyim: Hüseyin Rahmi'nin toplumda kadının yeriyle ilgili düşüncelerini Feriha yoluyla okuyoruz. Gerçekten günümüzde bile aşılamamış bunca şeyi düşününce Hüseyin Rahmi'nin bu görüşlerini okuyup da takdir etmemek mümkün değil. Özellikle kendi döneminde bu konuya bir kitabında değinmesi ve yeni bir bakış açısı sunmasının çok değerli olduğunu düşünüyorum. Ne var ki kitab��n sonuna bir türlü anlam veremiyorum. Spoiler vermemek için değinmeyeceğim ama çok daha farklı bir son olmasını isterdim. Bilemiyorum, belki beklentisiz başlasaydım daha çok severdim.
yer yer gülümseten yer yer unutmuş olduğunuz gerçekleri yüzünüze okkalı bir tokat indirerek size hatırlatan dönem kadınlığını ve yaşayışını gözler önüne seren muazzam bir gürpınar klasiği...
Halley Kuyruklu Yıldızı'nın yaklaşmakta olduğu, halk arasında "dünya yok olacak" söylentilerinin hızla yayıldığı bir dönemde, batıl inançlar ve önyargılar eşliğinde büyük bir panik ve aynı zamanda komik bir telaş yaşanıyor. "Korku atmosferi", Gürpınar'ın keskin mizahının ardında eleştirel bir dille anlatılıyor. O günlerin korku telaşı, "kombo virüslerle" yaşayan bizler için de aslında hiç yabancı değil; insanların söylentiler karşısında tepkileri, bilime uzaklıkları, kolayca paniğe kapılmaları... Gürpınar'ın sunuş kısmındaki sözleri ise oldukça manidar; aşağıya bırakıyorum:
Herkese keyifli okumalar.
Hakikat böyledir de bu telaşlar, bu söylentiler, bu heyecanlar özellikle tanınmış, büyük imzalar altındaki o heybetli makaleler ne oluyor, diyeceksiniz. Ah efendim insanların hakikatleri kabulde inat ettiklerini bilirsiniz. Bu konuda size haddim olmayarak küçük bir nasihat vereyim mi? Hem-cinslerimizin korktuklarından çok korkmadıkları şeylerden korkunuz ve sakınınız.
Ta vaiz efendilerden tutunuz da fen adamlarına kadar insanların okumuşları, filozofları, âlimleri de diğer kardeşlerini korkutma eğiliminden kendilerini alamıyorlar. Bir hakikat sevdalısı olarak böyle söylüyorum. Fakat bir romancı sıfatıyla öyle demeyeceğim. Diğer meslek sahipleri gibi sözün doğru ve yalan olma ihtimalinden bahsedeceğim ki bu da benim sanatımın hakkıdır.
Hilesini evvelce ortaya koyan bir hokkabaz gibi size hakikati böyle açıkça söyledikten sonra yine korkarsanız artık kabahat bende değildir. 20 Nisan 1910 Hüseyin Rahmi
Göz korkutucular Halley'in dünya sakinlerine bir şey hissettirmeksizin tam bir nezaketle geçip gittiğini görünce, kaç zamandır bulaşıcı bir hastalık halini alan umumi korkuyu yeniden ortaya çıkarmak için dünyaya çatmak üzere yıldızın geri döneceğini iddia acayipliğine kadar varmaktan çekinmediler...
İnsanların yalancılıktaki cüretlerine bundan büyük örnek mi olur! Halley geri dönecektir. Fakat yetmiş beş sene sonra!.. Şu satırlara göz atanlar içinde rumi 1401 senesine! kadar hayatta kalacak bahtiyarlar bulunursa geçirdikleri şu tecrübeye dayanarak gelecek çocuklarımıza yalanlara değer vermeme lüzumunu tekrar etsinler.
Her hazanda birbiri üzerine dökülen ağaç yaprakları gibi insanlar da birbiri ardına toprağa yatarak yok oluyor. Bu değişmez, umumi bir kanun... Niçin endişe etmeli? Şu dünyada erilen başka ne var? Hayat yalan... Ölüm hakikat...syf150
Feriha,zamanın kadına bakışını çok güzel anlatmış, zamanının ötesinde bir karakterdi,çok sevdim. İrfan'ın kadın düşmanlığını gereksiz buldum, kuyruklu yıldız hakkındaki teknik bilgileri okurken fazla detay vermesi sıkıcıydı. Feriha canım, biraz daha düşünse miydin acaba?! 🤨
Halley Kuyruklu Yıldızı’nın Dünya’nın yörüngesine girmesine yakın bir zamanda İstanbul’un kenar mahallelerinde dedikodu kazanları kuruluyor. Kuyruklu yıldızın Dünya’ya çarpacağından tutun da zehirli kuyruğunu sürtüp yaşamı sonlandıracağına kadar birçok söylenti kazanlarda kaynatılıyor. Bu hurafeleri fırsat sayan İrfan Bey ise düzenleyeceği konferanslarla kadınları daha da korkutmayı planlıyor. Zira kendisi “kadın düşmanı” olarak anılan bir yazar. Bu düşmanlığı aslında kendi düş(ünce) dünyasından kaynaklanıyor. Kadınların ona iki lakırdıyı çok görmesi, abisinin bozuk aile hayatı, kadınların onu anlamayıp takdir etmemesi gibi düşmanlık nedenleri uyduruyor.
Korkutma konferansları başlıyor ve dolu dizgin ilerlerken İrfan Bey isimsiz bir mektup alıyor; kadının biri kuyruklu yıldız hakkında mektuplaşarak ondan bilgi edinmek istiyor, tabii akan sular duruyor, hayatının aşkını -Şey, hım… İletişimini- buluyor ve olaylar gelişiyor. Bir yandan hurafelerle akıllar tutuluyor, diğer yandan bilimsel bilgilerle zihinler açılıyor ve öbür yandan kuyruklu yıldız altında bir izdivaç zuhur ediyor. Sürprizleri bozmamak adına romanın devamını sizlere bırakıyor ve diğer bölüme geçiyorum.
Birkaç yıl önce bizim büyük challenge’ımız için“önyargılı olduğunuz kitap” maddesi koymuştuk; benim için bu kitap o maddeye çok uygun düşermiş. İsminden ötürü yıllarca uzak durdum bu kitaptan; sıradan bir aşk hikayesi okuyacağımı sanmıştım, yanılmışım. Kitabın baş kadın karakterinin mektupları öyle bir feminist tavır içeriyor ki. Tam olarak özgür olamadığı için kadın yaratıldığına üzülen, “Bu memlekette kızlar için ayıp olmayan ne var acaba?” diye yakınan, baş erkek karakteri çevresindeki kadınların yaşamına yeterince dikkat etmediği için eleştiren ve aslında evlenmek istemeyen bir kadın var kitabın merkezinde. Kitapta Halley kuyrukluyıldızının toplumda yarattığı kaos ve hem söylentiler hem de kuruntularla alakalı çok mizahi bir yan da var tabi. Hatta İrfan’ın yapay olarak kuyrukluyıldız etkisi yarattığı kısımda, IT Crowd’da Jen’in internet sunumu yaptığı sahne aklıma geldi (“no flash photography”), kitabı elimden bırakıp kendi kendime güldüm.
İş Kültür Yayınlarının Türk Edebiyatı Klasikleri serisine başlamasına gerçekten çok sevindim. Klasikleri sayelerinde kaliteli bir çeviri ile uygun fiyata okuyabiliyoruz. Umarım devamı gelir. _________________
Osmanlının cehaletinin yeni bir versiyonunu yaşıyoruz şu an. Dünyanın yuvarlak mı düz mü olduğu tartışılır hale getirdik. Evrim teorisini "şeytan teorisi" olarak taşlamaya başladık. Yerli ve milli iğne yapamıyorken her gün yerli jet, milli denizaltı hayali altında kendimizi tatmin ediyoruz. Bu kitap 100 yılda ileri yerine geriye gitmeyi tercih ettiğimizi gözler önüne seriyor. Ek olarak Osmanlıda feminizm de en fazla bu kadar oluyor sanırım. Evlenebilecek düzgün adamı bulmak :):)
The title of this book translates as "a marriage under a comet", the comet in question being the Halley comet. The story follows the lives of several people, who are preparing for the coming of the Halley comet, some of them terrified of the end of the world, and some, taken by the fire of love.
I was rather curious about the book, as it is considered one of the classics of Turkish literature, with the author being one of the people who are still studied in school and university. I can imagine how this book was progressive and unexpected for its time, however, in our age, it seems very grotesquely simplistic in terms of interpersonal relations. The relationship between the main characters develops in a very absurd, intentionally or not so, way, with the main character falling in love with the girl by the end of her first letter to him.
For the life of me, I could not do anything but strongly dislike Irfan Galip, who was the epitome of a daft male who thinks himself intelligent and progressive, while at the same time acting like he is so much better than everyone else, women most of all. His dismissive attitude toward the woman's desires to be treated as an equally intelligent individual frustrated me so much. Even today I have received that attitude from men and I couldn't help but hate seeing it in this book, too: "I believe that women are just as smart as men, but please shut up when I speak and leave the men to fix this." It's the same thing that I've seen with people in highly religious countries who say "I'm atheist, but it would be highly immoral for my sister to be a waitress because it goes against the foundations of society." IT DOES? Or does it, perhaps, go against the religious beliefs that are so deeply ingrained in you that you don't even realize that you are abiding by them?
One thing I did approve of however, was the depiction of the woman who, despite everything, was trying to be emancipated and well-read. At the time this book was written, the place of the woman in the Ottoman empire was not in the university or the library, so I can only imagine how shocking it was that the author challenged that position of the woman in his world.
Bazı zamanlarda belirli bir dönemde geçen romanlar okumayı özellikle tercih ederim. Bu sefer İkinci Meşrutiyet dönemine, bu topraklardaki belki de en renkli ve temsili yüksek meclisin kurulduğu yıllara merak sardım. Bu aynı zamanda 1908 meclisi ile birlikte toplumsal hayatta fikir özgürlüğü oluşturmuş ve Osmanlı'da feminizmin de temellerinin atıldığı bir dönemdir. Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın 1912'de yayımladığı bu roman, 1910 İstanbul'unda, o dönemin en popüler küresel olayı olan Halley Kuyruklu Yıldızı'nın Dünya'ya çarpma ihtimalinin arefesinde geçiyor. Romanda geçen diyalogların gerçekçi ve yalın olması, o dönemle ilgili birçok ipucu yakalamamı sağladı. Böylesine büyük bilinmeyen bilimsel bir olayın İstanbul halkı tarafından kavranışı, cahillikler, konu hakkında ipe sapa gelmez tevatürler, yanlış anlamalar, komplo teorileri ve dedikodular, 120 sene sonra, COVID-19 pandemisi gibi yine böylesine bir küresel bilinmezlik zamanlarında hiçbir şeyin değişmediğini görmek açısından bende tarifi zor, müstehzi bir duygu yarattı.
H. R. Gürpınar'ı yazar olarak da insan olarak da çok enteresan buldum. Ta o yıllarda bilimsel objektivitenin önemini kavramış olması ve aynı zamanda boğucu geleneklere ve evliliğe savaş açması oldukça zamanın ötesinde. Kendi ebebiyatımızla ilgili eksiklerim var. Zaman içinde Gürpınar'ın birkaç romanını daha okuyarak bu eksiklerimi gidermek konusunda bir dirhem daha yol almayı planlıyorum.
İrfan olağanüstü bir dalyaraksın ama Gürpınar tatlı biri galiba. Zamanın güncel bi olayından yola çıkılması çok iyi bi düşünce fakat insanların bilinmeyene karşı korkularının eleştirisi İrfan gibi bi mal üzerinden değil de empati kurabileceğim bir karakter üzerinden olsa daha mutlu olurdum. Kadının toplumdaki olmayan yeri ve aydın geçinenlere karşı birçok noktadaki eleştiriye hak verdim fakat "mutlu son" olması adına yazılan bu sonu beğenmedim.
"Bu memlekette kızlar için ayıp olmayan ne var acaba?"
Çok güzel ve akıcı bir eser, mizahını da tam kıvamında buldum.
Hüseyin Rahmi'nin çocukluğu eski bir İstanbul konağında, babaannesi, dadısı, mahalleden komşu kadınlar, kalfalar, uşaklar vs. bir sürü kadının arasında geçiyor. Bu yüzdendir ki kadınların tasvirlerini ve konuşmalarını birebir canlandırmada her zaman çok başarılı bulunmuştur. Bu eserinde de kadınların her konuda yaptığı yorumlara bayıldım, hatta kimi yerde kahkahalar attım.
Kadın tasvirlerinin yanı sıra Hüseyin Rahmi'nin başarılı olduğu bir konu da büyük bir dönüşümden geçmekte olan son dönem Osmanlı toplumdaki çelişkileri çok iyi aktarması denilebilir. Daha önce Gulyabani ve Mürebbiye eserlerini okumuştum, özellikle Mürebbiye'de hızlı Batılılaşmanın yarattığı çelişkiler ve ahlakî yozlaşma resmediliyordu. Bu kitabında da oldukça aykırı iki baş karakter aracılığıyla yeni ile eski Osmanlı insanı ve toplumu arasındaki çelişkiler çok iyi şekilde aktarılmış.
Yazarın ölüm hakkında yazdıklarını da özellikle başarılı buldum, eski Osmanlı insanının ölüm karşısındaki metaneti karakterlerde pek olmasa da yazarın yorumlarında hissediliyor.
Akıcılık olarak da özellikle son kısımların çok sürükleyici olduğunu belirtmem lazım. Kitabın yarıya yakını, konferanslardaki konuşmalar ve mektuplardan oluşuyor denilebilir. Mektuplaşmaları takip eden bölümden itibaren başlayan gizem ise kitabın sonuna kadar başarılı bir şekilde korunuyor.
Bu vesileyle İş Kültür'e de teşekkür ederek bitireyim, bu ve bunun gibi son dönem Osmanlı eserlerini yeniden basarak harika işler yapıyorlar, müteşekkiriz efendim.
Hüseyin Rahmi'yi çok geç keşfetmiş olduğumu bana hissettiren kitap. Ancak bu açığı kapatmak için eserlerinin büyük bir kısmını bu sene bitmeden okumayı hedefliyorum. Hüseyin Rahmi Gürpınar, benim için Türkiye'nin Stefan Zweig'ı olma potansiyeli taşıyan yazarı. Bir hikaye düşünün, yıl 1900'lerin başları ve hikayenin kahramanı evrenden, varoluştan, insanların cehaletinden ve astrofizikten bahsediyor. İstanbul'a bakarak evlerinde cahilce oturan, dünyayı sorgulamadan yaşayan insanlara kızıyor. Bugün yaşadığımız bütün hisleri 100 yıl önce yaşayarak yazıyor. Edebiyat tarihimizde bu tarz eserlerin var olduğunu bilmek bile bana ilaç gibi geldi. Hüseyin Rahmi Gürpınar, insanları ve özellikle kadınları çok iyi analiz edebilen, farklı sınıf/yerlerden olan insanların ağızlarını gerçekçi bir şekilde taklit edebilen bir yazar. Bunun en önemli sebeplerinden biri anne ve teyzeleriyle aynı çatı altında bir gençlik geçirmesi olabilir elbette. Evet, belki de mesaj kaygısıyla, halkı bilinçlendirmeye çalışma ve felsefi görüşlerini aktarma çabasıyla kurguda sınıfta kalmış olabilir ama ben zihnimden geçen her şeyi bu adamın kaleminin izdüşümünde buluyorum. Bu nedenle de gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki Türk edebiyat tarihinde Hüseyin Rahmi üzerine yazar tanımıyorum.
Bu kitabi ilk okuduğumda çok sıkılarak okumuştum. Şimdi bir vesile ile yeniden okudum ve ilk okuduğumdan çok farklı geldi. Kitabin başındaki muhabbetler çok gereksiz gelse de aslında kitaba bir zemin hazırlaması bakımından önemli imiş. Bir de cinsiyetçi bakış açısı ilk okuduğumda rahatsız etse de bu sefer acaba yazar bu bakış açısına gönderme mi yapıyor diye düşündüm. Her halükarda döneminin şartlarına göre değerlendirmek gerektiğini düşündüğüm için bu konuyu kenara park edip bu okuyuşumda kitabi genel olarak daha çok sevdiğimi de belirtmek isterim.
Sonuçta bizden bir Jules Verne çıkmadığına göre ve o dönemde bu tur romanların sayısı çok az olduğuna göre, güncel hayattaki önemli hadiselerden nasıl roman yazılabileceğine güzel bir örnek göstermiş Hüseyin Rahmi Gürpınar.
İş Bankası Kültür Yayınları ne güzel yapmışta bu seriyi çıkartmış. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın anlatımına yine bayıldım. Özellikle kuyruklu yıldızla olan kısımlar masal gibi geldi bana.
Amak-ı Hayal'le birlikte üst üste okuduğum ikinci 1910 tarihli Osmanlı romanı olan bu kitabı okumaktaki en büyük motivasyon kaynağımın o günün İstanbul dili, düşünce yapısı ve gündemiyle haşır neşir olmak olduğu düşünülürse, rahatlıkla tatmin olduğumu söyleyebilirim. Bu sebeple, mahalleli kadınların cehalet ve hurafelerle bezenmiş atışmalarını, ana karakterin Halley kuyrukluyıldızı üzerine verdiği konferansları ve çizdiği felaket senaryolarını büyük zevkle ve arada kahkahalar atarak okudum.
Yine yakın zamanda okuduğum Adsız Sansız Bir Jude'daki gibi hikayeye sonra dahil olan kadın karakterin öne çıkışı, ana karakter olan erkeğe ve yaşadıkları topluma feminist bir bakış açısıyla yargı dağıtması sürpriziyle karşılaşmak hoş oldu. Bu anlamda Viktoria İngiliteresi ile Meşrutiyet Osmanlısı, Jude ile İrfan Galip, Sue ile Feriha Davut arasında zengin karşılaştırma imkanı veriyor. Örnek olsun, Hardy'ninkine oranla çok daha enstrümantal bir romantizme ve fersah fersah daha seküler bir kafa yapısına sahip olan Gürpınar'ın erkek karakteri, kadın-erkek eşitliği genelinde ve evlilik kurumu özelinde çok daha az sınamadan geçiyor ve gidecek daha çok yolu olduğu izlenimi uyandırıyor.
İrfan Galip'in içinde yaşadığı toplumun geriliği ile olan derdine eşlik eden agresif dikkate alınma arzusu kitabın başında kurucu bir öge olarak yansıtılıyor. Ancak, karşı cinsten aradığı karşılığı bulamamanın etkisiyle büyüyen kadın düşmanlığı, çözüm bulamadığı bu derdiyle yatışmayan arzusuna baskın geliyor ve romanın devamında bu temaya neredeyse bir daha geri dönülmüyor. Tefrika formu ve belli ki kendisine yüklenen eğitsel fonksiyonları akılda tutmakla beraber, katman ve izlek fakirliği kitabın gözümdeki değerini biraz azaltıyor.