2025, Attilâ İlhan’la barışma senem.
Yağmur Kaçağı’nı en son 2018’de okumuş ve pek beğenmemişim. Satırları anlayacak kadar, derinliğini fark edecek kadar olgun değilmişim diyelim.
Yine de 2018’deki Sanem’e şu konuda hak veriyorum: Aşk şiirlerine adanmış ilk bölüm o kadar güzel ki kitabın geri kalanına gölge yapıyor, hatta ikinci yarıya üstünlük sağlayıp kitabın genel güzelliğini sorgulatıyor. Bu seçki, ikinci yarıdaki toplumsal temalı şiirler olmadan oluşturulsaydı, o şiirleri başka seçkilerde okusaydım, onlara farklı bir gözle bakar mıydım peki? Bu sorunun cevabını maalesef alamayacağım.
Attilâ İlhan gereken cevabı, notlar kısmında bu konuya değinerek vermiş bile:
“ilk bölüme, aşk şiirleri bölümü dersem, yanlış mı olur? sanmıyorum. aşk şiirleri ama, boğazına kadar toplumsal yaşantıya batmış ozanın, aşkını söylerken, içinde çırpındığı durumu yansıtmaması olası mı? en soyut, en dolaylı gibi görünen sevda şiirlerinde bile, dipden dibe işleyen bir toplumsal ‘thème’ duyumsanır. hele bazılarında, toplumsal ve bireysel diyalektik iç içe geçmiş daireler hâlindedir.”
Bu satırları okuduktan sonra tüm şiirlerin bir ahenk oluşturduğunu düşünmemek artık benim için imkânsız hâle geldi. Meraklısı için notlar kısmı mutlaka okunmalı.
Genel olarak bende kalan izlenim, kitabı okuduğum aynı zaman diliminde izlediğim Hiroshima, mon amour filminin bıraktığı izlenimle bilinçli ya da sezgisel bir paralellik gösteriyor. Filmde savaşın bıraktığı travmalarla birbirine dolanmış bir aşk hikâyesi anlatılırken, Yağmur Kaçağı’nda da memleket meseleleri, halk sorunlarıyla iç içe geçmiş bir sevgi ve aşkı duyumsuyoruz.
Madem barıştık, İlhan Bey, bundan sonra eserlerinizi daha çok okuyacağım. Söz.