Antikvarnice su riznice u kojima ljubitelji knjiga pažljivim prekopavanjem mogu naići na čudesna otkrića. Upravo to dogodilo se mladom odvjetniku M.F.A.-u koji je 1968. naišao na skromnu knjižicu koja ga je toliko zaokupila da ju je odlučio prevesti. Radilo se o pismima ispisanim urednim rukopisom na francuskom jeziku, a koja je izvjesni Fuad pisao svom prijatelju Alexu. Fuad je novinar koji zajedno s fotografom Marcelom, po nalogu pariškog "L´illustrationa" u kolovozu 1908. odlazi brodom iz Marseillea u osmansku prijestolnicu, Istanbul. Na tom će se zadatku Fuad suočiti s osobnom identitetskom frustracijom jednako kao i s nadirućim revolucionarnim društvenim promjenama. Rođen u Turskoj od majke Francuskinje i oca Turčina, Fuad nakon očeve smrti s majkom trajno seli u Francusku. O ocu ne zna gotovo ništa jer se rodio nakon očeve smrti. Ta intrigantna činjenica, jednom kad se skrasi u Istanbulu, dovest će ga u iskušenje da otkrije vlastite korijene, a trag o mogućnosti postojanja obiteljskog ludila neće mu dati mira…
"U gradu sjena i utvara" očaravajuća je i atmosferična priča istaknutog i nagrađivanog turskog pisca Murata Gulsoya. Na pozornici povijesnih previranja koja su obilježila kozmopolitski Istanbul s početka 20. stoljeća autor nadahnuto gradi priču o izgubljenosti pojedinca na identitetskoj mapi. Melankoličnost priče izvire iz osobnosti i nježnosti samih epistola, ali joj neprikosnoveno pridonose i povijesna kulisa Carstva na izdisaju, vizure starih istambulskih četvrti, legende i mitovi utkani u tkivo grada te stare razglednice. Riječ je o originalnom i nadahnutom vodiču u srce jednog običnog čovjeka i jednog neobičnog grada.
1967'de İstanbul'da doğdu. Kabataş Erkek Lisesi'ni bitirdi. Yüksek öğrenimini Boğaziçi Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği bölümünde tamamladı (1989). Aynı üniversitenin Psikoloji Bölümü'nde “Face-Specific Evoked Brain Potentials”(İnsan yüzlerine ilişkin uyarılmış beyin potansiyelleri) başlıklı tezi ile yüksek lisans derecesi aldı. (1992). İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Biyomedikal Mühendisliği programında doktora yaptı. Beyin cerrahisinde kullanılacak bir cerrahi lazer sistemi üzerinde tez yazarak doktorasını tamamladı.
Öykü, roman, inceleme türlerinde eserler vermiştir. Eserleri Sait Faik Hikâye Armağanı (2001), Yunus Nadi Roman Ödülü (2004), Notre Dame de Sion ödülü (2013), Sedat Simavi Edebiyat Ödüllerine (2014) layık görülmüştür. 2004-2021 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi'nin genel yayın yönetmenliği görevini yapan Gülsoy 2014 yılından beri de Boğaziçi Üniversitesi Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırma Merkezi müdürlüğü görevini sürdürmektedir.
Kitapları: * Oysa Herkes Kendisiyle Meşgul, 1999, CAN Yayınları, öyküler. * Bu Kitabı Çalın, 2000, CAN Yayınları, öyküler. (2001 Sait Faik Hikâye Armağanı) * Belki de Gerçekten İstiyorsun, 2000, altkitap.com, öyküler. * Alemlerin Sürekliliği ve Diğer Hikâyeler, 2002, CAN Yayınları. * Binbir Gece Mektupları, 2003, CAN Yayınları, öyküler. * Bu Filmin Kötü Adamı Benim, 2004, CAN Yayınları, roman. (2004 Yunus Nadi Ödülü) * Bu An’ı Daha Önce Yaşamıştım, 2004, CAN Yayınları, öyküler. * Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık, 2004, CAN Yayınları, inceleme. * Sevgilinin Geciken Ölümü, 2005, CAN Yayınları, roman. * Kâbuslar, 2006, altkitap.com, öyküler. * İstanbul'da Bir Merhamet Haftası, 2007, CAN Yayınları, roman. * Bize Kuş Dili Öğretildi, 2008, altkitap.com, resimli-roman. * 602. Gece Kendini Fark Eden Hikâye, 2009, CAN Yayınları, inceleme. * Karanlığın Aynasında, 2010, CAN Yayınları, roman. * Tanrı Beni Görüyor mu?, 2010, CAN Yayınları, öyküler. * Baba, Oğul ve Kutsal Roman, 2012, CAN Yayınları, roman.(Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü) * Nisyan, 2013, CAN Yayınları, roman. * Gölgeler ve Hayaller Şehrinde, 2014, CAN Yayınları, roman.(Sedat Simavi Edebiyat Ödülü) * Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet, 2016, CAN Yayınları, roman. * Öyle Güzel Bir Yer ki, 2017, CAN Yayınları, roman. * Ve Ateş Bizi Tüketiyor, 2019, CAN Yayınları, roman. * Belirsiz Bir Anın Kıyısında, 2021, CAN Yayınları, öyküler. * Ressam Vasıf'ın Gizli Aşklar Tarihi, 2023, CAN Yayınları, roman.
“eski hikayeler bizim zamanimizin romanlarina, edebiyat kitaplarina benzemez. tarihin icinden suzulup geldigi icin her anlatanla, her dinleyenle zenginlesir, cesitlenir. kaynak suyu gibi, icinden gectigi topragin minerallerini bunyesine katar. o yuzden de eski hikayenin bir tane manasi yoktur. bazen birbiriyle taban tabana zit manalar ayni hikayenin icinde cennetteki kurtla kuzu gibi sarmas dolas olur. bugun dinlediginizde bir sekilde anladiginizi dusunursunuz, baska bir zaman cok farkli bir mana bulursunuz.”
murat gulsoy’un kendine has uslubu da tam olarak boyle. kitabin son kisimlarinda o bildigimiz murat gulsoy etkisini goruyoruz. kopekle kovalamacanin, o karanlik, kasvetli anlarin/anlatilarin ayrica hastasiyim ama ben kitabin ilk kisimlarini, ozellikle daha cok tarih ve istanbul kokan kisimlarini da cok cok severek okudum. cok keyifli bir yolculuk oldu.
not:okumayanlar icin spoiler olmamasi adina detay yazmiyorum ama ben simdi biraz ‘fuat’in babasini’ arastiracagim.
سحرتني، بكيت يمكن داخليا اكثر، جردتني من جلدي، ولحمي، وعظمي، حتى روحي وظلت تحدق. عبقرية، شاعرية، حزن مدقع، تجدها كلها في تلك الرواية البديعة، محزن هو الموت ويكون أشد حين يكون القاتل هو المقتول، تعود للماضي فينهشك أما الموت أو المرض لا غالب عليهم ولا ثالث. وهو التعود، حقا أبشع ما قام به الإنسان هو قتل أخيه الإنسان، ولكن هو التعود نحزن يومين ونعتاد على الجثة المعلقة، لما، ألم يضع الله فينا جزء من روحه!، أخذنا الشدة دون اللين، لكن ألم يكن اللين سبب خروجنا من الجنة.
لم يخيب ظني يوماً الأدب التركي ولن يفعل بعون الله.
Sevdiğim yazarlardan Murat Gülsoy'un bu kitabını maalesef biraz zorlama buldum. Mektup/günce formatında ve 1908-1909 dönemi İstanbul'da yaşananların tarihsel fonunda ilerleyen roman, ilginç bir başlangıca sahip olsa da, sonradan tıkanıyor, ağlak bir hal alıyor. 7-8 kitabını okumuş olduğum Gülsoy'un bence en zayıf eseri.
"شعرت بشعور غريب وأنا أكتب هذه السطور. شعور كأن رسائلنا هذه ستتحول إلى كتاب وتُطبع وتُنسخ ثم توضع على رفوف المكتبات في أنحاء العالم بعدما نموت وتصير عظامنا مكاحل. ما أعظمه من أمر. تخيل، هناك شخص لا يمكننا تصوره على وجه هذه الأرض يقرأ هذه الكلمات في مكان آخر في العالم وفي زمن آخر. كلنا في النهاية سنموت، ولكن ستبقى كلماتنا وصور أفكارنا التي هي إشارة لطيفة إلى حياتنا، ستبقى تتجول عبر الزمن على ورق."
وها هي رسائلك يا فؤاد تقع في يد شخص صدفةٍ ويقرر ترجمتها لتكون على رفوف المكتبات في أنحاء العالم، فهذه رسائل فؤاد الشاب التركي -أو كما يقولون فرانك الفرنسي- الذي سافر من فرنسا حتى تركيا على متن سفينة مرورًا ببعض المدن لنتعرف عليه وعلى من كانوا معه في السفينة وعن سبب سفره إلى تركيا تحديدًا، يرسل هذه الرسائل إلى صديقه الفرنسي أليكس الذي لديه معاناته الخاصة أيضًا مع الحياة كما فؤاد..
هذه الرسائل كُتبت في عام ١٩٠٨ -تقريبًا- فنرى تركيا أو ما كانت تُسمى بالدولة العثمانية وقتذاك وحكم عبد الحميد المستبد وتدهور هذه الدولة والتي نتج عنها تفكك الدول المجاورة لها، كما نشاهد معالم البلدة بعيون فؤاد الذي يبحث عن هويته ومارسيل صديقه المُصور الذي التقط الكثير من الصور أثناء رحلتهم، رسائل مليئة بالمشاعر المؤثرة وأيضًا تُناقش مشكلة الهوية التي يُعاني منها فؤاد خلال رحلته فهل يستطيع التعرف على نفسه مرة أخرى ؟
الحقيقة أن الرواية جميلة جدًا لكن قد تكون مملة في بعض الأحداث..( وجب التنويه: أن الرسائل من طرف فؤاد فقط..)
تقييمي: ٣ نجوم ونصف أول قراءة لي مع الأعمال التركية، في يوما ما وأنا أتمشى وجدتها عند بائع الجرائد، ولم أتردد وقمت بشرائها فورا وفي الحقيقة أعجبتني وآثرت فيا جدا، أبهرتني الترجمة الرائعة، ورسائل فؤاد ذلك الشاب المتحير بين أم فرنسية، وأب تركي الذي لم يعرفه ولم يلتق به يوما.
رسائل بديعة تحمل في طياتها الكثير من المعاني والعديد من التساؤلات عن الهوية، الماضي. الرسائل كانت مليئة بالحنين، بالفقد، بالقلق من المستقبل والتفكير في الماضي المجهول كل ذلك وصلني من أسلوب فؤاد الرقيق والمشوب بالحزن والاحساس.
رسائل مؤثرة فيها انسان بيحاول يجد هويته الضائعة، لأي وطن ينتمي فرنسا أم تركيا، قلبه متعلق بجذوره في وطنه الحقيقي، في البيت القديم بأشجاره وبدفئه والذكريات التي لا تنسى.
حبيت جدا أنه الرسائل فيها حديث عن تاريخ تركيا وبعض المعالم المتواجدة فيها، شعرت كأني مريت بشريط سريع عن تركيا سنة ١٩٠٨ والاضطرابات وفترة سقوط الدولة العثمانية.
سعيدة جدا أنه هذه البداية مع الأعمال التركية والتي سيتتبعها الكثير من القراءات في هذه الأعمال. شكرا للمترجم إسماعيل عدى على الترجمة الممتازة.🤍
Bu okuduğum ilk Murat Gülsoy kitabı. Hayranı olan çok arkadaşım olduğu için sanırım beklentim çok yüksekti, haliyle şanssız bir başlangıç oldu. Kesinlikle söylemeliyim ki, Türkçe'yi iyi kullanan bir yazar okumak başlı başına bir keyif. Sanırım karar vermek için bir kitabını daha okumam lazım.
Adını bu kadar sık görüp de hiç ilgimi çekmeyen bir yazarın kitabını, hediye olmasaydı yine merak edip okumayacaktım muhtemelen. Açıkçası bu kitapla hiç anlaşamadım. Fazlasıyla teknik yazılmış, çok şey biliyorum ve bu bilgilerin hepsini de metne bir şekilde yerleştirmem gerekiyor hissi yarattı, sürekli başka metinlere yapılan atıflar, tekrara düşüyor ve bir süre sonra boğuyor insanı; edebi metinlerde başka metinlere atıfla yazmak bu mudur gerçekten? Başka sevmediğim tarafı da “benim afili cümlelerim var, onları kullanabilmek için zemini ona hazır hale getirmeliyim” düşüncesiyle yazılmış hissiyatı. Çok iyi akademisyen, yaratıcı yazarlık üstadı da olsanız bazen olmuyor demek ki (burada yine linç gelecek muhtemelen, yine çok beğenilen başka bir yazarda yemiştim çünkü). Son not olarak: Kitap Fransızca yazılmış mektupların Türkçeye çevirisinden oluşuyor, bu şekilde kurgulanmış ama ben Türkçe yazılmış bir kitapta da çeviri kokusuyla okuma fikrini hiç sevmedim. Son 50 sayfası ve İstanbul sokakları için ikinci yıldızımı verdim.
Mektupla başlayan sonradan günlüğüne geçen yazım tarzından yorulduğum zamanlar oldu. Ama yazar onu bir röportajında açıklamış. Osmanlı Türkçesi kullanması gerektiği için gerçekçilik açısından mektuplar yıllar sonra çeviriliyormuş gibi yapmak istemiş. Tanzimat dönemi kitabı. Dönem itibariyle de İstanbul’un içten içe kaynadığı özgürlük eşitlik kavramlarının konuşulduğu yıllar. Ben o yılları da detaylı okuyacağız diye başladım fakat o açıdan aradığımı bulamadım. Daha çok 20 yaşlarında yarı Türk yarı Fransız bir çocuğun kimlik bunalımını okuyoruz. Sonlara doğru ciddi buhranları var hatta. Onlar da kafa karışıklığı yaratmıyor değil. Beşir Fuat gibi bir Türk yazarını araştırıp öğrenmeme vesile olması bile benim için yeterli. Okuduğum iyi oldu diyebilirim.
Daha ilk dakikadan kurgunun direk içine çekti beni kitap. Fuat’ın arkadaşı Alex’e yazdığı günlüğü okuyor. Fuat, Ermeni olayları sebebiyle 9 yaşında İstanbul’dan Fransa’ya yerleşmiş. Hem doğu hem de batının kültürünü sentezlemiş. Babası Türk annesi ise bir fransız. Hikayede trajik bir aile ve çocukluk hikayesi var. Bir de aynı hüzünle yazılmış aşk hikayeleri. Fuat , Fransa’da gszeteci olarak çalıştığı dönem istanbul’a gitmek için görevlendirilir. Dönem 2. Meşrutiyet dönemi Osmanlısı.. Tarihten olan karakterlerin kurguya yedirilmesini de ayrı bir sevdim. Hem osmanlı hem Fuat’ın geçmişi.. İçiçe geçmiş ne müthiş bir hikaye.
Zorlanmadan yazılmış izlenimi veren bir roman. Kolayca şarkiyatçılığa savrulabilecek bir konu ustaca kotarılmış. Ellere sağlık. Kitabın sonu biraz hayal kırıklığı yaratsa da yakın zamanda okuduğum iyi Türkçe romanlardan.
Such a wonderful book. I read the second half of it in one day. This is the first book I've read by this author and I'll most likely try to find his other works translated from Turkish.
Osmanlı’ nın kritik döneminin meşhur yazarı Beşir Fuat’ ın Fransız sevgilisinden olan gayrimeşru oğlu Fuat’ ın, hem Meşrutiyet Dönemini izlemek hem de kendi kökenlerini arama macerası…
Hayatının ilk on iki yılını geçirdiği istanbul’ a dönerek, hem Osmanlı’ da olup bitenlerin muhabirliğini yaparken kendi geçmişini araştırmaya ve kimliğini sorgulamaya başlar. Romanın içeriği, hasta arkadaşı Alex’ e yazdığı mektuplardan oluşur. Gözlemlerini, deneyimlerini ve tüm hissettiklerini mektuplarında dile getirir. Doğu ve Batı arasındaki gelgitleri, kurtulamadığı kabusları, hayal dünyasındaki arayışları, gerçeklik ve delilik arasındaki geçişleri bakımından felsefi ve sosyolojik güzel edebi bir kitap.
…Geniş kubbenin altında eğilip alınlarını yere değdirerek dua edenlere, dizlerinin üzerinde oturmuş sessizce düşüncelere dalmış insanlara bakarken kendimi bir defa daha yabancı hissettim. Onlardan biri değildim. Ama Marcel gibi tamamen yabancı da değildim. O, insan ayağı değmemiş okyanus adalarında keşif yapan bir alim gibiydi. Kendinden önce buraları ziyaret etmiş seyyahların yazdıklarını okumuştu, bahsedilenleri kendi gözleriyle görüp yazılanların doğru olmadığını anlamaya çalışıyordu. Bense bir yanımla buralıydım, buraya aittim...
Ayrıca, romanda Ayasofya, Pera, At Meydanı, Kapalıçarşı, Mısır Çarşısı, Ortaköy, Yeraltı Sarnıçları vb. tüm özgün yerler detaylıca tarihsel mitolojik usta bir dille anlatılır. Kanımca, olası güzel bir İstanbul filmi için harika bir senaryo olurdu.
… Bu kadim şehir, geldiğimizin ilk haftasında bizi içine almış, ömrümüzdeki bir daha yaşayamayacağımız tecrübelerle bizi başka bir yere sürüklemişti. İstanbul’ da yaşamak sonsuz bir seyahat hali demekmiş…
رواية جيدة و بسيطة هي الثانية لي مع الأدب التركي بعد رائعة اليف شافاق " قواعد العشق الأربعون " على الرغم من أن فكرة الرواية ليست بالجديدة ألا و هي ان بطلها يتنازعه جنسيتان ما بين أب تركي كان واحدا من مفكري تركيا و ام فرنسية كانت تعمل ممثلة بإحدى الفرق المسرحية إلا ان الكاتب عالجها ببراعة مستخدما فكرة الرسائل المتبادلة بينه و بين صديقه ظهر بالعمل تمكن الكاتب من استخدام بعض الرموز و تمكنه من الوصف بشكل يصبح القارئ و كأنه يرى إسطنبول حية أمامه لدرجة ان الوصف يصلح لاستخدامة كدليل سياحي لمدينة إسطنبول و بعض المعالم التاريخية في تركيا جاء الاسم شيقا جدا و جذابا معبرا عن احداث الروايةالتي سردها الكاتب مزج الكاتب فيها التاريخ بعلم الاجتماع بشكل يخدم الاحداث لكن أعيب عليها وجود بعض العبارات الإلحادية و ايضا اعتقد ان الكاتب قد جانبه الصواب في معرض توظيفه للحديث عن السلطان عبد الحميد الثاني لكن تبقى سلاسة و بساطة اللغة عاملا بارزا و في المجمل رواية جيدة
Murat Gülsoy'un yazarlığı konusunda zaten fazla söze gerek yok..
Bu kitapta da okuyucusunun ruhunu yükseltiyor, yerlere göklere sığamamasını sağlıyor.. Hele aidiyet hissi ile ilgili derdiniz varsa veya düşünmek isterseniz; daha da çok yükseleceksiniz, kesin bilgi..
Gölgeler ve Hayaller Şehri bitince, peşine düşülecek kitaplar da cabası..
Okuyun, okutun.. Bi' defa yetmez, ara ara yine okuyun..
son bölümlere kadar beğenerek okuduğum bir romandı. son bölümler klasik gülsoy, herhangi bir M.G. hikayesini ya da romanını okur gibiydim. yıllar önce cem akaş, murat gülsoy kendini tekrarlıyor dediğinde kızmıştım ama öyle.
أنا مشغول للغاية بالروايات التي تتحدث عن مشوار إنسان، كيف تغير وما أسباب ذلك وسر الروح الساكنة بين جنبات كيانه!! حين تشغل الإنسان فكرة دون إرادته، حين يعكس القدر دربنا فنمضي دون رغبتنا كالبطل الإغريقي المُسيّر إلى مصيره التراجيدي المحتوم!! هنا رواية مفعمة بذلك تبدأ ضعيفة نوعا، لكنها تتسارع بعد ذلك بسلاسة محببة للقاريء، وهي مليئة بالرموز والإشارات عن الدولة العثمانية وأوروبا والتباين بينهم وكيف ينظرون إلى بعضهما وما إلى ذلك!! أسوأ ما فيها هي حجم القطع الورقي ونوع الورق الذي يصعب معه ثني الكتاب او المحافظة عليه مفتوحًا غير بكلتا اليدين!!
Fazla betimsel. Doğu-Batı ikilemine sıkışmış, yarı olgun bir erkek üzerinden 1900’ler başında İstanbul okuyoruz. Bakış da nostaljik+romantik olunca klişeler, bugünden taşınan birtakım bilgilerle çok da deforme edilmeden yenilenmiş
The letters found by an passionate young man are transformed by the Turkish writer Murat Gulsoy into a historical novel, which depicts beautiful descriptions of the places and sights of Istanbul, its many different nationalities and rulers, and the ominous events that overthrow this paradise and turn it into a kind of madness. This metaphor of Turkey's real history perhaps best describes the city of Opposition, which, to me, is also the most beautiful city I have visited, and where, side by side, are sleeping melodramatic writers, enthusiastic romantics and bloodthirsty murderers, radical Islamists. Fuad's journey, much and perhaps most importantly, consists in the desire to find his own family identity, which Istanbul itself has been seeking for so many centuries. I believe that most letter-writing novels will not sit well by majority of readers, but if you take this beautiful streets, I believe you will find something that we are all made from, some deeper connection that makes Istanbul so special. Unfortunately, in the last phase of the novel, just when, after the horrific earthquake in Messina, I expected some answer to the religious questions of the meaning of existence or at least the thrust of philosophy behind so many lines, Fuad, like the writer himself, completely loses himself in incoherent sentences and abruptly completed a story lines that breaks the perfect thread that, until then, was practically without any difference from reality. Recommendation is for those who like letters, real adventures and who want to visit Istanbul, sail the Bosporus, climb Galata Tower, shop at Istiklal or, of course, open their mouths wide to watch the magical dome of Aya Sofia.
Murat Gülsoy’dan okuduğum ilk kitaptı ve beni çok etkiledi. Özellikle de böyle mum ışığında okudum son sayfaları, yarattığım ortamla daha da ilgi çekici oldu. Murat Gülsoy’un diğer kitapları daha da güzel diyorlar. Bu kitap yazara olan ilgimi yarattı. Mutlaka diğer kitaplarına da bakarım.
Roman, arada kalmayı çok güzel anlatmış. Her anlamda İstanbul’un da oldukça çalkantılı ve geçişli bir döneminde (Meşrutiyet Dön) olduğu zamanda Fuat bir yandan iş için bir yandan da kendi kimliğini keşfetmek için yola çıkıyor. İstanbul’u çok güzel mit ve efsanelerle anlatıyor. Çok şaşırarak okudum hep. İstanbul’u böyle anlatıp kendini böyle hikayelere sarması da aslında Fuat’ı rüyası bir alemle sokuyor. En sonda da Fuat öğrendikleri ve art arda yaşadığı kayıplarla kendini de kaybediyor ve anlatımı da dağılıyor zaten.
Yan karakterler de bahsetmeye değer elbette. Ama şimdilik bırakacağım. Bu kitabı çok beğendim ve kesinlikle herkese öneririm.
Roman boyunca, tarihsel, sosyolojik, felsefi, mitolojik, edebi... referanslar eşliğinde, Fuant'ın geçmişini ve bugününü arama serüvenini, büyük bir heyecanla okudum. Fuat'ın zihinsel dünyasında tedirgin, hüzünlü, mutlu...ruh halleriyle gezindim. Yalnız Fuat'ın zihininde değil, tutunmaya çalıştığım bu toprakların acılarından da gezindim. Bu dümyada huzurlu nefes alabilmek için Fuat gibi; kendini fark etmek gerek...
Konusunu gorunce cok hevesle okumaya basladim ama bir sure sonra kitap vaat edilen hikayeden uzaklasmaya basladi. Ayrica duygularin tasviri ve basvurulan entellektuel referanslarin donup dolasip tekrarlanmasi da bir sure sonra hevesimi azaltti.
Okuduğum en güzel Gülsoy kitaplarından biri kesinlikle. Fransa'da başlayıp İstanbul'da biten bir hikaye. Anlatılan İstanbul hala aynı. Ayrıca bende biraz Amin Maalouf tadı bıraktığı için de ayrı sevdim sanırım.
Oğuz Atay keşke bu romanı okuyabilseydi diye düşündüm hep. Doğu-Batı, akıl-delilik, 1908 umudu-ittihatçı darbe. Gerçek bir başyapıt. Belki de Türk edebiyatının şimdiden klasiği. Eminim Atay da böyle düşünürdü.
لا أعلم ان كنت أستطيع تصنيفها ضمن الروايات، شعرت وكأنها عبارة عن مجموعة رسائل أقرب الى اليوميات الشخصية، ولكنها رسائل حقيقية لشاب تركي فرنسي يدعى فؤاد، يذهب من فرنسا الى اسطنبول في مهمة لتنقلب فيما بعد الى مغامرة وجودية. تدور أحداث الرسائل بين سنة 1908 و1909، ويصف فؤاد في رسائله التي يبعث بها الى صديقه أليكس أحوال الدولة العثمانية آنذاك ومسائله الشخصية التي تؤرقه خصوصا الأسئلة المتعلقة بهويته التركية التي ما انفكت تلاحقه منذ وطئت قدمه أرض اسطنبول، فهو الشاب "المتفرنس" الذي يحمل الدم البربري مثلما يقول في عروقه والأفكار الأوروبية التحررية في عقله. ما لم يعجبني في الكتاب أن الأحداث رتيبة بعض الشيء، ربما لعدم المامي بالحقبة التاريخية للدولة العثمانية التي يتناولها، وربما ايضا لحكمي المسبق عليه قبل قراءته، فقط بنيت آمالا على وجود مراوحة زمنية بين زمن كتابة الرسائل وزمن العثور عليها من قبل المحامي سنة 1968 وهذت يعود لانبهاري بالمقتطف المرفوق على ظهر الكتاب، فبعد قراءته بدأت أنسج خيوط الحكاية في عقلي وكيف سيكون تأثير الرسائل على حياة المحامي، وماراعني الا أن المقتطف الذي جعلني أتخيل كل ذلك هو عبارة على فقرة من الصفحات الأ��لى، وحكاية المحامي ورحلته مع الرسائل اختزلت كلها في الأربع صفحات الأولى. رواية فلسفية بطابع تاريخي، تضم العديد من الأسئلة الوجودية بغض النظر عن وجهة نظري الرافضة لبعض الأفكار ولكنها تقرأ على مهل وفي الوقت المناسب لها. الترجمة لا غبار عليها.
Kitaba ilk başladığımda çok şaşırdım, çünkü normal bir akışı olan romandan ziyade mektuptu okuduğum. Kitabın diline alışmak biraz zaman alıyor ama alıştıktan sonra da fuat'ın peşinden onun geçtiği yollardan hızlı hızlı geçmek keyif veriyor. Yazar, özelikle kitabın son bölümlerinde yapmış olduğu psikolojik tahlillerde insanın ruhuna ayna tutuyor. Kolay okunan bir roman değil ancak biraz sabredip romanın ilerlemesine fırsat verirseniz şahane bir okuma deneyimi sizleri bekliyor.
"İnsan ne tuhaf bir mahluk! Çocukken korunma arzusu ağır bastığından yenilikten hoşlanmıyor, yaşlanınca kaybetme korkusundan..."
-İntihar üzerine bu kadar güzel bir ifadeyi ilk kez okuyorum
"İntihar etmek hem katil hem de kurban olmak. Kuyruğunu yutan bir yılan! Kendi kendini yiyen lanetli bir hilkat garibesi. Niçin başkaları gibi olmadığımı şimdi daha iyi anlıyorum alex. Bende, hayatımda, düşüncemde, hayallerimde, içinde bulunduğum dünyada ters olan şeyin ne olduğunu sonunda anladım. Ama bilmek lanetin ta kendisini şimdi meğer."
Fransa'da yaşayan bir Türk genci, Osmanlı'ya geri dönüyor; hiç tanışmadığı, ölmüş babasının izini sürmek amacıyla. Ancak kendisi de kayıp zaten. Ne bir Fransız ne de bir Türk. Fransa'da bir senatoryumda tedavi gören en yakın arkadaşına yazdığı mektuplardan romanı okuyoruz. II. Meşrutiyet dönemine ve biraz da toplumsal olaylara dokunan roman büyük bir keyifle okunuyor.
Karşındaki kişinin yüz ifadesi kendine aynada bakmaktan daha etkilidir. İntihar eden kişi hem kurban hem katildir. Mektup, sözünü hiç kesmeden sonuna kadar dinler seni.
Murat Gülsoy’dan ilk kitabım. Başlamak için doğru kitap mıydı bilmiyorum. Başlarda çok akıcı değildi, sonradan konu değişti ve özellikle kahramanımızın kendi geçmişi ile karşılaşmaları bana etkileyici geldi. Jung’un gölge yanımıza çokça göndermesi olan, bugünün Türkiye’si ile keza bol benzerlikler taşıyan naif bir hikayeydi. Mektuplardan oluşması bence eserin en güzel tarafı. Yazarı sevenler ve Osmanlı dönemi Türkiye’sininin son zamanlarını kurgusal bir tarih penceresinden görmek isteyenlere tavsiye ederim.
عمل مختلف ومميز مابين الرسائل وكتابة اليوميات أو رواية كما هو مكتوب على الغلاف
مجموعة من الرسائل مابين العامين ١٩٠٨ - ١٩٠٩ والتي ينقل (فؤاد- فرنك) شاب (تركي - فرنسي) إلي صديقه رحلته إلي اسطنبول، بدأ فؤاد كتابة الرسائل أو اليوميات منذ أن ركب السفينة من مارسيليا والأحداث التي تعرض لها والشخصيات التي قابلها علي السفينة، وشرح له الغرض الرئيسي من الرحلة حيث كلفته أحد الصحف بتغطية الأحداث والتغيرات التي تحدث للدولة العثمانية. في تلك الأثناء يخوض فؤاد مغامرة للبحث عن ماضيه.
Bu romanın türünü tek bir kelime ile ifade etmem istenseydi kesinlikle “psikolojik” derdim. Bunda, sanırım, daha önce “Psikolojinin Temelleri” başlıklı kısa bir eğitim almış olmanın ve aynı zamanda yazarın psikoloji alanında çalışmalar yaptığını bilmenin etkisi var. Bir çeşit algıda seçicilik durumu diyebiliriz sanırım. Yazar, sahip olduğu mühendis zekası ve alt yapısı ile kurduğu düzenekte hem kişisel hem de toplumsal tarihi bir araç gibi kullanıp bilinç ve bilinçaltı durumlarını göz alıcı bir şekilde işlemiş. Bu kitabı hakkıyla analiz edebilmek için psikoloji bilgimin çok daha derin olmasını isterdim doğrusu. Yüzeysel olarak hissedebildiğim, Freud’un kişilik kuramının bu romanda ne kadar baskın olduğu. Kişiliği oluşturan “id”, “ego” ve “süper ego” öğelerini romanın esas karakterinde gözlemlemek çok da zor değil. Romanı okurken Freud’un “Rüya Yorumları” başlıklı kitabını daha önceden okumadığım için çok hayıflandığımı söyleyebilirim. Daha önceden “Rüya Yorumlarını” okumuş olmak, roman karakterinin bilinçaltında yaşananları, bu yaşananların şimdiki zamana yansıttığı ruh halini ve davranışlarını anlamak açısından çok faydalı olabilirdi diye düşünüyorum. Romanda, sadece, karakterlerin kişisel geçmişleri ile değil aynı zamanda toplumların da tarihleri ile yüzleşmeleri söz konusu edildiğinden, kişilik oluşumunda dini, etnik ve kültürel etkilerden bahseden Carl Jung’ı da hatırlamadan geçemiyor insan. Yalıtılmışlık ve ölüm korkusu gibi varoluşsal kaygılar ise, dikkatimi çeken diğer psikolojik öğeler oldu. Bir kere daha, insan psikolojisinde, ilgili tüm ekollerin ve kuramların bir şekilde yeri olduğu kanısına vardım. Efsanelerle zenginleştirilmiş romanı yalın, akıcı ve merak uyandırıcı bulduğumu söyleyebilirim. Bu kitabı okuduktan sonra İstanbul’un tarihini ve özellikle söz konusu dönemi merak etmemek mümkün değil. Romanın gerek mektup formatında yazılmış olması, gerek kişisel ve toplumsal tarih ile yüzleşme temasını içermesi, mekan boyutunun zaman boyutunun yerine geçebileceği durumlar olabileceğini de fark ettiriyor insana. (“Ben İstanbul’da doğdum. Hem de geçen asırda. Yok olup gittiğini, toza, rüzgara karıştığını zannettiğim geçmiş zaman aslında ne kadar da dayanıklıymış. Ben mazi denilen şeyin bu kadar elle tutulur bir hakikat olduğunu asla bilmezdim.”) Romanda rüyaların insanların ikinci hayatı olduğuna ilişkin metafor insanın aklına şu soruyu getiriyor : Toplumların ikinci hayatını ne temsil eder? Tarih boyunca ürettikleri efsaneler mi? Peki ya sanat kişisel ve toplumsal bilincin ve bilinçaltının ne kadarını temsil eder? Taş yürekli diktatörleri yumuşatacak ya da bu diktatörlere boyun eğenlere gerçekleri göstererek onları yüreklendirip harekete geçirecek eserleri yaratanlar değil midir gerçek sanatçılar? O zaman, sanatçı, içinde yaşadığı toplumu tarihi ile yüzleştirebilecek kadar maharetli eserler yaratan kişi değil midir? Barış adına, iyilik adına, dostluk adına, medeniyet adına toplumun bilinçaltına inerek onu değiştirecek eserler yaratamayan kişilere sanatçı denilebilir mi? Ayrıca, romanın dönemi ile günümüzü karşılaştırdığınızda, aradan geçen bunca yıl boyunca gösterilen ilerlemeleri de toplumun bir çeşit sanrısı olarak kabul edebiliyorsunuz. Çünkü hala baskı rejimi ile yönetilen Türk toplumunda aslında insanlığa yaraşır gerçek bir ilerleme göremiyorsunuz. (“İnsanlar kendilerinin iyi olduğunu zannediyor Alex. Rüya görenin rüya gördüğünü fark etmemesi gibi heyecanla yaşamaya devam ediyorlar.”) Bu anlamda bakıldığında bugünkü siyasi otoriteye pek çok açık gönderme yapan bu romanın nasıl olup da böyle bir ödülü alabildiğine de şaşırıyorsunuz. Bu çok net göndermelerle yetinmeyip kitapta gizli olabilecek ince göndermelerin de peşine düşüyorsunuz. Mesela Gezi olaylarında camilere sığınan gençleri hatırladığınızda siyasi iktidara ve yandaşlarına yapılan dokundurmaların izini bulduğunuzu düşünüp heyecanlanıyorsunuz. (“Türklerin çocuklarını çok sevdiklerini duymuştum, dedi Marcel bu sahneleri görünce. Ben de ona, “Evet doğru söylüyorsun ama ayakkabılarını çıkarmadan içeri girenlerden nefret ederler, hele ki bu yer bir ibadethaneyse, büyük günah sayarlar” dedim.) Bu romanın sonuna gelirken aklıma gelen sorular şunlar oldu : 1)Kişisel geçmişleri ile yüzleşmekten korkan bireylerin oluşturdukları toplumların tarihleri ile hesaplaşmaları ne kadar mümkündür? 2)Annesinin bir metres olmasından ziyade barbar bir Türk’ün metresi olması mı Fuat’ı daha çok rahatsız ediyor? 3)Toplumların ortak bir bilinci olabildiğini düşünürsek ortak bilinçaltı ne ifade eder? Çok uzun yıllar öncesinde Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u işgali bir barbarlık örneği değil midir? İstanbul’da romanın ele alındığı dönemde Müslüman olmayan ırkların zulüm görmesi gerçeğini Türk toplumu ne kadar kabullenebiliyor? 4)Kozmopolit bir geçmişten gelen Türk toplumu ortak bilinçaltına indiğinde ne ile yüzleşmekten korkar? Aslında saf Türk olamayabileceğinden mi? 5)O zaman savaşlar insanlığın hem katil hem de kurban olduğu intiharlar değil midir? 6)Hem kişisel hem de toplumsal açıdan bilinçli bir şekilde bilinçaltını sorgulamak da aslında doğal bir delilik haline neden olmaz mı? 7)Rüyalar insanların bilinçaltını temsil ediyorsa, efsaneler de toplumların bilinçaltını göstermez mi? 8)Bilinç ve bilinçaltı dışında üçüncü bir zihin alanı daha olamaz mı? 9)Tanrıya inanmadığını söyleyen birisinin başına gelen felaketlerin sebebi olarak bunu göstermesi bilinci yönetenin aslında bilinçaltı olduğunu göstermez mi?