“…bir erkekle kadın arasındaki hassas, iki tarafın da durumun bilincinde olduğu, şiirsel dostluğa dönüşebileceği aklına hiç gelmemişti.
Beklemesini bilen için her şey zamanında olur.
Yanında olmadığım yıllar boyunca bana bağlı kalmasını sağlayacak ideal aşka nasıl da inanmıştım! Masallardaki tatlı güvercin gibi benden ayrıyken sararıp solacaktı… Her şey çok basit ve iğrençti!
Çile bir saat sürer, yaşam bir asır!
…insanın mutlu olmak için yaratıldığını, mutluluğun insanın içinde, doğal insâni ihtiyaçlarının giderilmesinde olduğunu ve mutsuzluğun yokluktan değil bolluktan kaynaklandığını, aklıyla değil tüm varlığıyla, hayatın kendi içinde öğrenmişti;
Ama saf ve eksiksiz bir sevinç gibi saf ve eksiksiz bir hüzün imkansızdır.
Alıştığımız yolun dışına çıktığımız zaman her şeyimizi kaybettiğimizi düşünürüz; ama yeni ve iyi bir şey ancak o zaman başlayabilir. Hayat varsa mutluluk da vardır. Önümüzde daha çok, çok şey var.
Birkaç saniye sessizce birbirlerinin gözlerine baktılar ve uzak, imkânsız, birden yakın, mümkün ve kaçınılmaz oldu.”
———— spoiler⬇️————
İnanılmaz gerçekçi!
Çünkü gerçek.
Tolstoy’un uzun yıllar emek verdiği araştırmalar sonucu ortaya çıkan tarihi bir belge niteliğinde bu roman.
Son 100 sayfası beni biraz aştı, itiraf ediyorum.
Özgür irade, halkların iyiliği, kitlesel ve bireysel eylemler, iktidar, tarihin meydana gelişinde kişi, toplum, zaman, özgürlük…
Ondan öncesi ise bir miktar kalbimi kırdı galiba Sayın Tolstoy.
Okuduğum sürece herkese Prens Andrey’i anlatmıştım halbuki.
Babasının kuralcılığı, katılığı, annesiz büyümesi, ilk eşini sevme yetisini kendinde bulamaması, Nataşa’ya olan aşkı, ilk katıldığı savaşta vurulduktan sonra gökyüzünde yaşamı görüşü, Pierre ile uzun sohbetleri, ikinci kez ölümcül yaralandığında yanı başında bacağı kesilen düşmanı Kuragin’e duyduğu merhamet, hayatı ve sevgiyi o anda bir bütünün parçası gibi anlayışı ve ölümüne giden süreçte düşündükleri…
Sevgi bir yeti mi bir öğreti mi? sorusunun cevabını düşündüm karakter üzerinden günlerce.
Babası tarafından yeterli sevgiye maruz kalmadığında bir erkeğin yavaşça sevmeyi nasıl öğrendiğini de.
Andrey’in tüm yaşadıklarına karşın onu acımasızca öldüren Sayın Tolstoy, kendisine azıcık ilgi gösteren, potansiyel koca adayı olabilecek, XY genotipine sahip tüm erkeklere seçici geçirgenliğini kaybetmişcesine aşık olan Nataşa’ya ise mutlu bir son yazdı bu romanda.
Nataşa’nın Andrey’in ölümünü bu kadar çabuk unutmasını ve hayata kaldığı yerden devam etmesini, annesine duyduğu sevginin içinde uyandırdığı yaşama kıvılcımları ile açıklasa da, beni çok ikna edemedi doğrusu.
Marya, çirkin görünüşüne rağmen bana en güzel görünen ve omurgalı karakterlerden.
Nikolai Rostov, minimal dengesiz, mağrur, akıllı.
Sonya, fakirliği ile aşkını kaybeden, sonrasında kendince erdemli bir davranışla sevdiği adamı başka bir kadına sunan.
Pierre, ana karakter olmasına rağmen ne düşündüğünü, neye inandığını, ne için yaşadığını anlayamadığım açıkçası çok da sevemediğim bir karakter son sayfada.
Sayfalarca okuduktan sonra, eş zamanlı olarak, bölüm bölüm, Savaş ve Barış’ın BBC yapımı 6 bölümlük dizisini seyretmiş biri olarak tüm karakterleri zihnime sindirdim sanıyorum.
Şimdi sıra 67 Sovyet yapımı filminde:)
Çevirmene not: 1800’lü yıllarda Türkiye diye bir ülke yoktu, nasıl Fransa-Rusya savaşında adı geçti anlamadım.
Yazara not: Keşke Andrey’i öldürmeseydiniz.
Okuyucuya not: Başlangıçta karakterleri tanımak çok zor, o yüzden mutlaka diziyle eş zamanlı seyretmelisiniz.
Tarihe not: Hiçbir savaş, barış getirmez. Üstelik medeniyet ve adalet hiç mi hiç getirmez.
Kendime not: Oblomovluğu bırak ve Fransızca öğren ve St. Petersburg’un beyaz gecelerinde bir köprü üzerinde yürümek için uçak biletlerine bak bakalım alabilecek misin:)
Mujik misin yoksa aristokrat mı?