İş çıkışı gittiğiniz bardan artık eve dönmeyi planladığınız sıralarda, telaş içinde mekana gelen bir arkadaşınız "abi Bağcılarıdan bir malzeme geldi, gerçekten çok sıkıntı..." demiş gibi kitap.
Beni zorlayan bir kitaptı Gelecekbilim Kongresi. Uzun zamandır hakkında bu kadar kararsız kaldığım, aynı anda hem orijinal fikirlerini sevip hem de eşit oranda yeteneksizliğe sinirlendiğim bir kitap ile karşılaşmamıştım.
Baştan belirtmemde fayda var; kendi başına son derece derme çatma, yapmaya tenezzül etmemezlikle bir araya getirilmiş bir kitap bu. Haliyle sorularını, eleştirilerini, fikirlerini önemsesem de hikayeciliğine saygı duymuyorum. Bu yüzden de kitabın konusu bunu işleme biçimiyle, hiciv içeriğine ayrıştırarak değerlendirmek ve hakkıyla eleştirebilmek için de "spoiler vermemeliyim" kaygısı gütmeden devam etmek istiyorum; (bkz: köprüden önce son çıkış)
Daha önce kitaplarını okuyanların bileceği üzere; orijinal karakterleriyle ünlü bir yazar değil Lem. Gelenek ne yazık ki burada da bozulmuyor. Hikaye boyunca iki boyutlu, cansız ve yavan karakterler bize eşlik ediyor. Aceleyle ve itinasız yaratıldığı için kendi kurallarını da takip edemeyen, saçma tepkiler verebilen karakterler de okumayı ekstra zorlaştırıyor.
Protagonistimiz, Lem'in diğer kitaplarından da tanıdığımız uzay yolcusu Ijon Tichy. Ancak bunun ne yazık ki zerre önemi yok. Tam bir özensizlik örneği olarak hikayenin içinden çıkarılsa veya yerine tamamen farklı özelliklerine sahip başka birini konulsa olaylarda en ufak bir değişiklik gerçekleşmiyor. Karşımıza çıkan diğer karakterler ise silik ve önemsiz; sadece aşırı karikatürize oldukları anlarda biraz olsun kalıcılaşabiliyor.
Kitap İki bölümden oluşuyor. Tichy'nin orijinal zamanında geçen ilk kısım nüfusun kontrolsüz biçimde patladığı, iklim değişimlerinin kasıp kavurduğu, siyasi otoritenin varlığını korusa dahi şiddet tekelini büyük oranda yitirdiği distopik bir günümüz (veya yazıldığı -1971- tarih itibariyle yakın gelecek) portresi çiziyor. Her şey son derece karanlık, kabaca insanlık aslında vazgeçmiş; Lem'in iç bayan karamsarlığına uygun biçimde, "hobi olarak" devam ediyor.
Tıp alanında biraz yol alınmış ve insanlar karmaşık ve zor tedavilere kolaylıkla ulaşabiliyor ama bunun anlamsızlığını da vurgularcasına toplum içinde insan hayatı son derece ucuzlamış. Teknoloji başka dünyalarda yerleşim kurabilecek seviyelere yaklaşmış ancak Lem insanlığa zerre güvenmediğinden bunun da bir etkisi olmamış. Bir taraftan nüfus artışı ve kaynakların tükenmesi, bir taraftan da yazarımızın sadece fikir bulan ama uygulamaya gelince çöküveren hikayeciliğinin sonucu, insanlık sit-com gibi takılıyor.
Dünyada işler belli ki iyi gitmiyor. Terörizm vaka-ı adiye haline gelmiş; sebepleri de sonuçları da sıradan ve alışıldık. Öyle ki sigorta şirketlerinin veya hizmet sektörünün pazarlayabileceği trajikomik unsurlar belirmiş. Örneğin hikayenin geçtiği dev otelin odalarında kalan misafirler, "bu odada bomba olmadığını garanti ederiz - Müdüriyet." gibi notlarla karşılaşabiliyor veya ana karakterimiz Tichy, her gördüğünde kocaman bir silahı burnuna dayayıp papayı nasıl öldüreceğini anlatan adam, "yine kafa açacak," diye bara gitmekten imtina edebiliyor.
Kolluk toplumsal gösterilere karşı ölümcül şiddeti çok daha kolay ve sorgulanmaksızın kullanabiliyor. Protestocu öğrencilerin müziğin ritmine uygun olarak havaya ateş açması, "en iyi otellerde bile yaşanabilecek sıradan tatsızlık" olarak değerlendiriliyor.
Sahnemiz olan Hilton binası ise 24 saat önceden sipariş verdiğiniz takdirde herhangi birinin temsili kuklasına ateş edebileceğiniz atış poligonları ve seyircinin çığrından çıkması halinde göz yaşartıcı gaz püskürten fıskiyelerle donatılmış amfiteatrlarıyla muhteşem bir konferans cenneti.
Abartılı bir distopik yakın geleceği tamamlayan otorite de aynı ölçüde sakil ve komik. Hikaye boyunca siyasi iktidar(lar)ın yapısı ve yönelimi fazla tartışılmamakla birlikte(çünkü Lem doğrudan politik eleştiri yapmayacak kadar sinik) dolaylı olarak etkilerini görebildiğimiz kadarıyla bir çeşit teknokratik diktatörlük. Dünya büyük oranda kontrolden çıkmışken, iktidarı elinde tutabilen ama şiddet tekelini de oluşturamayan bir yapı. Biraz da çaresizce Gramsci'nin tanımladığı biçimiyle Kültürel Hegemonya'yı ele geçirmek, dünyanın önemli sosyo-ekonomik sorunlarını çözmek için çareyi, bir çeşit bürokrat zirvesi olan Gelecekbilim Kongresi'ni tertip etmekte bulmuş.
Bu kendine Gelecekbilimciler diyen güya saygın bürokratlar, toplumun ileri gelen elitlerinden oluşan güruh sayesinde de kitabın satire yapısını tamamlayan son temel atılmış oluyor. Zira hikayenin geçtiği Kosta Rika Hilton'da sekizinci kongresini düzenleyen bu söz konusu topluluk, insanlığın sorunlarını çözmek için dünyanın dört bir yanından kalkıp gelmiş ve büyük bir ciddiyetle toplantıya hazırlanmış figürler tam bir dalyo yığını. Gerçek sorunlardan uzak ve kendi statülerinin parıltısına kapılmış politikacıların karikatürü Gelecekbilimciler. Mahalle yanarken sallıyorlar fırçaları.
Kongre devam ederken ve sadece ufak tefek, alışıldık terör eylemlerine sahne olurken (kimse bunun üstünde durmuyor tabi, güvenlikler çabucak saldırganları öldürüyor, üstlerine de önceden hazırlanmış örtüleri örtüyorlar. kongre hızlıca devam ediyor. Kosta Rika'da yaşananların düşünüldüğünden biraz daha ciddi olduğu, büyük bir iç savaşın patladığı anlaşılıyor.
Bu noktadan itibaren de hem Lem'in ana kurgusu teklemeye ve sağdan soldan bel vermeye başlıyor hem de eleştirileri ayarsızlaşıp herkesi ve her şeyi hedef alır hale geliyor. Çeşitli rehin alma olayları, bombalamalar ve terör saldırıları eşliğinde devam eden toplantı, şehirdeki büyük kalkışma ve otele de sıçrayan silahlı çatışmalar ile artık devam edemez hale geliyor. Bu sırada devlet güçleri her zaman kullanılan imha yolları yerine KÇS (komşunu çok sev) bombaları ile kalabalıklara müdahale etmeye başlıyor. Etkileşime girdiği insanlardaki şiddet eğilimlerini baskılayıp ani, kontrolsüz bir sevgi patlaması ve iyi niyet sağanağı yaratan sis bombalarına, hükümetin ufukta görünen devrim ihtimalini öngörerek şebeke suyuna karıştırdığı "mutlutan, sakinol ve süpercoşkutan" karışımları eklenince ortalık panayıra dönüyor. Az önce çatışan tarafların kah orgye tutuştuğu, kah mutluluktan birbirine sarılıp ağladığı bir ortamda, artık bürokratik dokunulmazlıklarını ve kalabalık sıfatlarını unutup canlarının derdine düşmüş Gelecekbilimciler de gaz maskeleri ve oksijen tüpleriyle psiko-kimyasallardan kaçınıp, ağır silahların otelde yavaş bir kararlılıkla sürdürdüğü yukarıdan aşağıya yıkımdan da kaçmaya çalışıyorlar.
Sonunda Otelin Kanalizasyonuna sığınan Gelecekbilimciler, otel sahipleri ve Özgür Edebiyatçılar'dan ibaret küçük bir grup -adeta bir oligarşi parodisi- ise artık ortamı tamamen doldurmuş psiko-aktif kimyasalların etkisinden artık kaçamıyor ve kitabın kocaman bir asit tribi olan ikinci bölümü başlıyor.
Bu andan sonra Ijon Tichy ve Prf. Trottelreiner'ın defaatle halüsinasyonlar görmesini, neyin gerçek neyin hayal olduğunu karıştırmasını ve eninde sonunda kanalizasyonun karanlık sularında düşerek tekrar tekrar ayılmasını okuyoruz. Ordu tarafından kurtarıldıklarını görüyorlar, sırtlarına jetpackler bağlayıp kaçıyorlar, gerillalarla karşılaşıyorlar, yerel polis gücü tarafından tehdit ediliyorlar, vuruluyorlar, dövülüyorlar, yeri geliyor kendi kendilerini dövüyorlar ve ne kendileri ne de biz gerçekliğin nerede başlayıp nerede bittiğini göremez hale geliyoruz. Ancak bu kulağa ne kadar gizemli ve merak uyandırıcı gelse de o kadar kabaca o kadar tembelce uygulanıyor ki insan kendini dolandırılmış hissediyor. Lem asla inandırıcılık için çaba harcamadığı gibi tüm bu hikayeyi aslında zerre umursamıyor.
Tichy bu gerçekliğinden emin olamadığı gerçekliklerde birkaç kez ölüyor ve diriltiliyor. Her seferinde kendini başka bir bedende cinsiyeti, yaşı, ırkı değişmiş olarak buluyor. Hatta bir seferinde kendi orijinal bedeninin de diriltilip içine Profesör Trottelreiner'ın beyninin konulduğuna tanık oluyor ve kendini yine kanalizasyonda buluyor. Ardından bir kez daha kurtarılıyor, bu sefer kurtarıldığına inanmayı reddediyor. Ve asıl can sıkıcı olan, kitabı bitirdiğinizde fark ediyorsunuz ki tüm bunların "ay gerçeklik çok tartışmalıymıs, hangisinin gerçek olduğu belli değilmiş tam" dışında zerre bir anlamı da bulunmuyormuş. Meğer her şey rüyaymış diye sonuçlanacak dolgu bir kurguda eleştiri yapacak diye üstat, deli deli sıralıyor, ve sanırım bizden de "at murattır, jetpack görmek de iyi haber alacaksın yakında" dememizi bekliyor.
Nihayet Lem okuyucunun yeterinde darlandığını düşünüyor ki asıl girmek istediği mevzuya, büyük rüyaya geçebiliyor. Çeşitli birbirinden önemsiz olaylar yüzünden ölmüş olan Tichy, bekletildiği hibernasyon merkezinde çözülüyor ve alternatif bir geleceğe uyanıyor.
Temiz ve ferah havası olan, tüm temel sorunların çözüldüğü, ulusların silahsızlandığı, orduların dağıtıldığı, insanların tavus kuşları gibi giyindiği, yüce gönüllüğün tavan yaptığı, "gelecek bir ay boyunca hava nasıl olsun" gibi referandumların yapıldığı bir dünyaya uyanıyor. Bu yeni dünyada var olan hemen tüm sorunlar (tabii Lem'in gözündeki tüm sorunlar, ben bir tane çok daha öncelikli bir "temel çelişki" biliyorum mesela) psiko-kimyasallarla (psikim) çözülmüş ve yönetim biçimi Kemokrasi olarak tanımlanıyor. Anlık duygu dışa vurumlarına hoş gözle bakılmıyor, insanların kullanabileceği her duruma uygun psikimler mevcut.
İnsanların son derece kolay biçimde diriltilebilmesi ve tedavi edilebilmesi suç kabul edilen şeyleri de değiştirmiş. Örneğin cinayet artık sıradan bir talihsizlik; bir kişiyi ısrarla tekrar tekrar öldürmek ancak cezalandırılması gereken bir sorun olarak görüyor. hukuk da buna adapte olmuş; artık suçlular hapse atılmıyor, spesifik psikimlerle cezalandırılıyor ve rehabilite ediliyor.
Bilgiye ulaşmanın yolu artık mideden geçiyor. Kitap gibi geleneksel bilgi edinme yolları artık kullanılmıyor, derlenmiş ve kimyasal olarak kodlanmış bilgiler küçük haplar halinde, sindirim yoluyla alınabiliyor. Çok fazla bilgiyle doldurulduğu için rahatsızlık veren zihin ise amnezol alıp rahatlıkla temizlenebiliyor. Köşedeki marketten marazin, şüpheron veya hakikaton satın almak mümkün. Kişi biraz dantelin alıp İlahi Komedya'yı yazdığını sanabiliyor veya biraz biraz aşk-ı inanç ile muhteşem bir romantizm yaşanabiliyor veya sakinol pastilleri ile diyalogların devamlılığı sağlanabiliyor. Veya insan sosyalleşmekten ve başkalarından sıkıldığı ama sohbet etmek de istediğinde, bir Düetin alıp kendi benliğinin bir kopyası ile sohbet etmesinin önünde en ufak bir engel bulunmuyor.
Artık bankalar borç tahsilatları ve geri dönmeyen krediler için endişelenmesine gerek kalmıyor, çükü psikimler sayesinde sorun çözülüveriyor; gelen mektupların üzerine insanın sorumluluk duygusunu, vicdanını ve karşılıklı kazançla iş yapma arzusunu tetikleyen kimyasallar sıkılıyor (aslında sorumluluk ve vicdan gereği bankaları yakmamız gerekmiyormuş gibi)
Bir süre sonra bu kimyasallar tarafından kontrol edilen yeni dünyada negatif duyguların da yaşamak için gerekli olduğunu öğrenen Tichy düşmanca duyguları açığa vurmak için alınan gırtlaklat şekerlerinden veya birkaç tablet freudoz ile yüzleşilen Oedipus kompleksinin toplumu nasıl değiştirdiğinden haberdar oluyor. Tüm iyi duygular gibi kötülerin de bu kimyasal dünyada özgürce yaşanabildiğini, kimyasallarla nefret edilen insanlar üzerinde sayısız işkence uygulanabileceğini, bir partideki sıradan bir tuhaflığın ve tatsızlığın kendi beyninde cereyan eden müthiş bir vicdansızlıkla pek ala karşılanabileceğini öğreniyor.
Ve karakterimiz bu toplumda derinlere indikçe büyük ütopya çatlaklardan sızmaya başlıyor ve sonunda kırılıyor. Hikayenin sonuna eriştiğimizde ise aslında elli milyara varan bir nüfusun olduğunu, insanların alt alta üst üste yaşadığını, görülen ve tecrübe edilen dünyanın ise tamamen sahte olduğu ortaya çıkıyor ve Lem'in standart karamsarlığı içinde hem gerçeklik hem de hayal yine çift yönlü bir şekilde eleştirilerek hikaye kapanıyor.
Ancak Lem bunu hiç de zarif biçimde yapmıyor. Oluşturduğu Kemokrasi içine minik soru işaretleri ve ipuçları bırakıyor. Örneğin tüm insanların zaman zaman soluk soluğa kaldığını ve terlediğini fark ediyor Tichy. Fakat sonradan anlaşılıyor ki aslında arabalar gerçek değil, sokaktaki insanlar tıpkı köyün delisi gibi ellerinde direksiyon koşturuyor. Asansörler yok, insanlar asansör boşluklarından tırmanıyorlar o yüzden soluk soluğalar. Ne hikmetse her şeyi değiştirebilen psikimler nefes darlığını gizlemiyor. Güzel restoranlar yok, her yer bok içinde ama kimyasallar yüzünden güzel görünüyor. Karakterimiz bir parça gerçesin kokluyor ve bir bakıyor ki aslında o lezzetli yemekler, tanımsız balçıktan ibaret. Konuştuğu profesör de sağlıklı bir insan değil eğreti bantlarla tutturulmuş paslı dış iskeletler içinde sallanan sıvı ve organ yığını. Ne hikmetse de konuşmanın sonrası düşüp parçalanıyor; canı götündeymiş, 1 HP'si kalmış anlaşılan.
Yani kendi başına tüm iyi fikirler o kadar eğreti, o kadar baştan savma biçimde bağlanıyor ki sinirleniyorsunuz ister istemez. Ve elbette bütün kurgu da "aslında gerçek miydi değil miydi?" konusunu işlemenin özgüveniyle geliyor halüsinasyona bağlanıyor. Başkası yapsa itin götüne sokacağımız hareket, sırf Lem yaptı diye yanına kar kalıyor. Ayrıca bu haddinden uzun bölümler, daha sonra bütünsel bir kurguya bağlanarak hikayenin ikinci bölümünde anlatılacak olana okuru hazırlama işlevi de görmüyor. Sadece gerçekliğin sorgulanabilir olmasının altı çiziliyor ve Lem'e aslında pek felsefeli sohbetlerine, fıskiye gibi her yöne dağılan eleştirilerine bir fon olsun diye yazılıyor. Böylece temel çelişkisi her zamanki gibi yine kahramanın yabancılaşması olan kitap asla bitmeyen ve bağlanmamış eleştiriler topluluğu olmaktan ileri gidemiyor.
Eleştiriler ise herkesi ve her şeyi hedef alıyor.
Gelecekbilimci karikatürüyle, klasik politik tartışma kısırlığı eleştiriliyor entelektüel camianın ve politik hiziplerin kendine hayran, gerçeklikten kopuk, tartışmanın kendi mekaniğinde yitmiş, detaylara saplanmış yapılarıyla dalga geçiliyor. Mesela kongreye katılacak bilim adamları argümanlarını açıklamak yerine bir databaseden çağırır gibi numaralandırıyor ve sadece bu referanslarla konuşuyorlar:
"Stan Hazelyton üstüne basa basa ve tekrar tekrar söylediği sayılarla salonda ani bir heyecan dalgası yarattı. 4, 6, 11 ve bu yüzden sonuç 22... 5 ve 9. yani dolayısıyla 22... 3, 7, 2, 11 bunların sonucu da sadece ama sadece 22!!! Birisi öne atılıp iti ama ya 5, 6, 18 ya da hiç olmadı 4 için ne diyeceksiniz diye sordu"
Lem'in Gelecekbilimcileri, distopik bir toplumun hoyratça bir teknokrasi ile yönetilmesi tehdidine yönelik eleştirilerine fon oluşturuyor ancak bu eleştiriler o kadar odaksız ve korkakça, ürkekçe imaların arkasına saklanmış ki. "Ne şiş yansın ne kebap" diye herkese ince ince geçirmeye çalışıyor; Basın, edebiyatçılar, 68 hareketleri, liberal sol, devrimci anarşist silahlı örgütler, hippiler, postmodernistler, marksistler, kadınlar, küçük burjuvalar, proleterler kimse yüce Lem'in çok değerli ama utangaç eleştirilerinden kaçamıyor. Karamsarlığın sınırlarını aşıp dayıyor çifte açmazı. Olmayan kurgu beceresinin ve kötü edebiyatçılığının acısını çıkartmak isteyen ayarsızlığını enternasyonale bile laf etmeye dayandırabiliyor zerre utanmazca. Açıkça liberal demokrasilere yanlamak gerektiğini de söylemiyor, asla anlaşılmıyor ne istediği. Sadece reddediyor, sayıyuor da sayıyor.
Terimler üzerinden uzun uzun yapıbozumcuları hicvediyor, 68lerin Althusserlerine, Lacanlarıne lafını esirgemiyor. Derridda'nın gösterge ve gösterenli geyiklerini dil üzerinden topa koyup karakterine bunlar nasıl saçmalıklar dedirtmesini biliyor ama dönüp dolaşıp yine aynı yavanlığı kendi yapıyor.
Uyarıcıların kontrolünde bir toplum olduk diye dert yanıyor, nüfus artışına iklim krizine dem vuruyor. Hani hakkını vereyim, Bunu ta 71'den yapıyor. Sözlük entrysi olsa veririm şukusunu. Ancak yine de bunu o kadar pasif, o kadar etkisiz, o kadar bağlamsız yapıyor ki ister istemez "eh yani?" diye sorduruyor.
Tüm o kemokrasi konsepti, dilbilim üzerine yazdıkları, içerdiği göndermeler, kimisi hayli yerinde şakaları, kendi başına kimisi haklı eleştirileri, kötü diyaloglar, kötü karakterler, kötü kurgu, kötü bir edebiyat anlayışı ile birleştiriliyor. Ve vizyon tarihinden 30 yıl önce çıkmış bir Matrix Lem'in ellerinde pahalı malzemeleri olan berbat bir yemeğe dönüşüyor.
Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim; yer yer yazının içinde katılmış küçük mizojini parçaları da ekstra bir sos olarak kitabı süslüyor. Kadınların modanın kölesi olduğunu tekrar tekrar, her devir için ayrıca belirtme gereği duyuyor arkadaş. Yav anladık ilk seferinde, tekrar tekrar. Ne istiyorsun sen tam olarak? Muhtemelen sırf 71'de "bayanın biri Lem'e ikram etmedi" diye bunun da derdi bize düşüyor.
İyi fikirleri olan, etmeye değer sözü bulunan, kimi zaman güzel eleştiriler yapan ve olaylara özgün bir yerden bakabilen ancak konu kurguya geldiğinde tembel ve kötü bir yazar Stanislaw Lem. Gerçekten de kariyerinin sonlarına geldiğinde kurgu yazmama kararı almasının bir sebebi varmış, bu kitapla bundan emin oldum(açıkladığı gerekçesi farklı olsa da). Özensizliği ve umursamazlığı da artık emin olduğum (bkz: Soruşturma) yeteneksizliği ile birleştiği zaman insanın canını sıkacak sonuçlar ortaya çıkarıyor. Büyük olayların olabileceği backgroundlar yaratılıyor ama bir bok olmuyor. Ortaya büyük fikirler atılıyor ama bu büyük fikirler etrafında düzgün bir hikaye örülmüyor. Kurgu dışı eserlerde başarıyla derdini anlatabilen, üstelik argümanlarını ortaya koyma biçimi de etkileyici olan Lem gidiyor, yerine bölük pörçük, bitmemiş, üzerinde çalışılmamış, her köşesinden bel veren köhnemiş bir hikayeci geliyor. Evet, röportajlarında, konuşmalarında pişkince "bilim-kurgu'yu kılıf olarak kullandığını beyan ediyor ama bunu da özensizliğine bir bahane olarak kullanıyor. Aslında yazılarını sadece eleştirilerine bir fon ve gerekçe olsun diye yaptığı için de hızlıca odağını yitiriyor, küçük gerçeklik/hayal parçalarının iç tutarlılıklarına, inandırıcılığına, hatta kullandığı matematiksel argümanlara dahi zerre emek harcamıyor. Her yöne vuran, ne istediği belirsiz eleştirilerini sıralamaktan başka hiçbir şeyle ilgilenmiyor.
İşte insan da bir noktada "artık yeter" diyor. Yani o olmasın, bu olmasın, tamam o da kötü de sen ne istiyorsun ? Enternasyonali beğenmedin, kapitalizmi beğenmedin, sosyalizmi beğenmedin? mülksüzlüğe laf ettin, gazetecilere laf ettin, edebiyatçılara laf ettin, post moderncilere laf ettin? Ya sen ne istiyorsun bizden Ulem?