Şiir artık başka bir yere göç etti
Ahmet Haşim o güzelim şiirinde “melali anlamayan nesle aşina değiliz” derken koca bir devrin
kapanışını, şiire muhatap olan kitlenin dönüşümünü bir mısraa sığdırıyordu. Heyhat, dönüşen yalnız
şiirin okuru değil, bizzat kendisi de. Ne diyordu Afrikalı bilgeler: Müzik değişince dans da değişir.
Fakiriniz ne şair ne de Haşim kadar kalem ustası olduğumdan şiirin değişiminden bahseden bir kitap
hakkındaki sözlerim daha uzun sürecek, şimdiden affola.
Ketebe Yayınları yeni başlattığı Poetika serisinde Amerikan şiiri üzerine haylice bir yekun tutan
eserlerin sahibesi Marjoire Perloff’un orijinali 1994’te basılan “Medya Çağında Şiir Yazmak” alt başlıklı
Radikal Zanaat adlı eserini okuyucuyla buluşturdu. Perloff eserinde, günümüzde şiire ne olduğunu, o
güzelim lirik şiirlerin ya da gündelik dile yakınsayan modernist şiirlerin nereye gittiğini yerine o
anlaşılması güç metinlerin neden ve nasıl geldiğini Amerikan şiiri üzerinden açıklamaya girişiyor.
Temel sorular çok basit ama soruyu biraz değiştirince cevaplaması daha kolay oluyor: Şiiri kim
öldürdü? diye sormak yerine şiir okurunu kim öldürdü, onun peşine düşüyor. Neden kimse şiir
okumuyor? diye sormayıp günümüz kültür dünyasında şiirin neye tekabül ettiğini sorguluyor. Kitabın
çıkış noktası da böyle çok temel ve can alıcı bir yerden geliyor. Amerikan şiiri üzerine verdiği dersi
alan göçmen bir öğrencisi, şiirleri bir türlü anlamayıp can sıkıntısıyla “neden Kafka gibi yazmıyorlar?”
diye söyleniveriyor. Perloff da Haşim gibi dahiyane bir şekilde özetliyor koca bir çağı: Çünkü Kafka’nın
televizyonu yoktu.
Perloff’un şiirin değişimine dair temel tezi, Kafka’nın televizyonu ile özetlenebilir. Şunu iddia ediyor
Perloff: Kafka yazarken karşısına aldığı devlet, bürokrasi, modernite gibi kurumlar veya söylemler ile
doğrudan bir ilişkiye giriyordu. Bugünse böyle doğrudan bir ilişki mümkün değil. Bizimle o söylemler
arasında atlayamadığımız ve o söylemlerle ilişkimizi biçimlendiren bir aracı var, o da medya.
Postmodern şiiri anlaşılmaz ve muğlak bulmak; onu geçici bir heves, kötücül bir gösteriş merakı olarak
görmek yerine, özellikle Amerika bağlamında, postmodern kültürün medyayla ilişkisi üzerinden
okumayı tercih ediyor. Nitekim, aşinası olduğumuz yalnızlaşmış ve toplumdan kopuk, yüksekleri
arzulayan şaire bugün rast gelmiyoruz. 1994’te yazdığında Perloff e-postadan, telesekreterlerden,
MTV’den örnek veriyordu. Bugünse şairin bizim gibi etten kemikten, twitter kullanan, story atan yani
biz ölümlüler gibi medyanın aracılığıyla bizimle iletişime geçen ve şiirini de yine bu dolayımlar içinde
üreten insanlar olduğundan eminiz. Perloff, medyanın kaçınılmaz olduğunu, tüm sanatlar gibi şiirin de
yine medyanın söylemi tarafından biçimlendirildiğini iddia ediyor. Şiir dili ile medyanın söylemi
arasındaki ilişkiyi de üç bağlamda ele alıyor. Birincisi Amerikan modernist şiirinde Eliot’ların temsil
ettiği “doğal konuşma” artık 60’lara gelindiğinde yerini talkshow’larla konuşmanın bir gösteriye
dönüşmesine bırakmıştı. Konuşma modelindeki bu dönüşümü Perloff Amerikan language şiir akımı
üzerinden örneklendiriyor. İkinci olaraksa imgeyi ele alarak reklam dünyasının imgeyi esir almasıyla
birlikte şairler için imgenin sorunlu bir şiir unsuru haline gelişini gösteriyor. Medya şairane dili
soğurduğunda şairler de ne yapsınlar, imgeye saldırdılar. Reklam panolarının, gazetelerin, dergilerin
kuşattığı bir dünyada şairin kelimelerle kurduğu imgeler ne yapabilirdi ki? Perloff’un ifadesiyle şairler
de zeki kimseler olduğundan ya onu bir parodiye dönüştürdüler ya imgeyi bir kelime olarak aldılar ya
da şiirde kelimeyi görsel bir algı oluşturmak için değil de farklı bir anlamı kurmak için kullandılar.
Nitekim Perloff’a göre günümüzün en ilginç şairane ve sanatkarane kompozisyonları kendilerini
bilerek veya bilmeyerek televizyon ve reklam dilinin karşıt noktasına koyuyor.mesele televizyonla
yarışmak, otantik bireyi kışkırtmak değil. Son olarak bugün bizim postmodern şiir dediğimiz o tuhaf,
anlaşılması güç, referansları bol bir tür zeka oyunu olan şeyin, şairlerin sermaye ve teknokratlığın
tektipleştirici sesine karşı sergiledikleri bir tutum, bir kaçış olduğunu iddia ediyor Perloff.
Kitabın ismi de buradan hareketle konuluyor. Şiir yeniden yapılan, karılan, uydurulmuş, doğallığı değil
yapaylığıyla ön plana çıkan bir şeye dönüşüyor, yani radikal bir zanaata. Bu da, en baştaki soruya geri
dönecek olursak, şiire ne oldu yerine şiir okuruna ne oldu sorusunu cevaplamaya varıyor: Bu şiirlerin
okunması, muhatabının bir inşasıdır. Bu şiirlerin iyileri de muhataplarının olaylara dair algısını
değiştirir. Yani yeni şiir yeni bir gözle okunmayı talep eder. Daha muhafazakar eleştirmenlerin kötücül
bir evre, bir heves, züppe bir moda olarak gördüğü bu akımın esasında neye tekabül ettiğini medya
bağlamında bir okumayla mümkün olduğunu, medyayla, onunla birlikte ve ona rağmen bir ilişki içindeolduğunu kitap boyunca yaptığı şiir şerhleri ve karşılaştırmalarla gösteriyor Perloff. John Ashbery, George Oppen, Susan Howe, Clark Coolidge, Lyn Hejinian, Leslie Scalapino, Charles Bernstein, Johanna Drucker ve Steve McCaffery gibi şairlerden örnekler verse de aslan payını John Cage alıyor. Bu isimler Türk okuruna aşina gelmiyor olsa da, kitabı dikkatle izleyen bir okur önemli olanın şiirler yada şairler değil Perloff’un medya çağında şiir yazmak üzerine tespitleri olduğunu fark edecektir.
Dileyelim de bu kitaptan ilham alan bir cengaver medya çağında Türk şiirinin aldığı biçimleri yazsın. Ne kadar nefis olmaz mı? Öykü bağlamında bizde de “Netflix’ten sonra öykü yazılabilir mi?” sorusu tartışılmaya başlandı bile. Olur mu olur.
Okur Dergi'de yayınlanmıştır.