“Ben aslında bu okuma grubuna annem için katılmıştım. Annemi yatıştırabilmek için. Annem öleli çok oldu ama ben hâlâ onu yatıştırmaya çalışıyorum. Martın sonlarından kasımın ortalarına doğru elimi uzatıyorum, annemin sonbaharda iyice zayıflamıs saçına bademyağı sürüyorum, kulağına bir şeyler fısıldıyorum. Gören ninni diye düşünür, dua diye düşünür. Oysa ne ninni ne de dua…”
Yüze doğum lekesi gibi yerleşmiş bir gülümseme, neyi saklar? Bir eşelek gibi kalakalmanın hüznünü bilmeyene, onu anlatabilir misiniz? Yalnızlığın ucunu sivriltmek, bir kısır döngüyü kusursuz kılar mı? Eşyanın kurduğu mahkeme, hangi hatıraya adil olabilir? Bahsettiğini görülmez, anlaşılmaz kılan, seyrelten cümlelerle, birbirimize aslında ne anlatırız? Kendini bulmanın yolu, hep bir başkasından mı geçer?
Doğum Lekesi Gibi Bir Gülümseme, Barış Bıçakçı’nın barışması zor, idaresi zor, çünkü idraki zor duyguları usulca yokladığı bir öykü demeti.
Barış Bıçakçı 1966'da Adana'da doğdu. Hüseyin Kıyar ve Yavuz Sarıalioğlu ile birlikte, Ocak 1994 ve Ekim 1997 tarihlerinde iki şiir kitabı yayımladı. İlk romanı Herkes Herkesle Dostmuş Gibi (2000) yılında İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. İletişim Yayınları'nca yayımlanan diğer kitapları: Herkes Herkesle Dostmuş Gibi (2000), Veciz Sözler (2002), Aramızdaki En Kısa Mesafe (2003), Bizim Büyük Çaresizliğimiz (2004), Baharda Yine Geliriz (2006), Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra (2008), Sinek Isırıklarının Müellifi (2011), Seyrek Yağmur (2016).
Barış Bıçakçı yeni kitap çıkarıyor, incecik de bir şey, tabii o incelik aynı zamanda büyük bir nezaket içeriyor, öyle bir incelik yani, ayrıca içsel hacmi dışından büyük; ama ben bitmesin diye günlerce, yavaş yavaş okuyorum o kitabı ve kitabın içindeki son öykü, babasını kaybeden ve babasını kaybetmenin acısını gasilhaneden mezarın ta içine kadar, baştan başlayarak hisseden Ferhat’ın öyküsü. “Anlaşılmaz Şeyler”, öykünün ismi.
Ben de anlayamıyorum bu inanılmaz durumu. Çünkü üç dört hafta önce, Ferhat bizzat bendim.
Tesadüf mü bu? Tabii ki tesadüf. Her şey bir tesadüf ve sanılanın aksine hiçbir şey bir sınav değil, tabii kavrama farklı bir yerden bakıp bunun bir “kendinizi tanıma” sınavı olduğunu düşünmüyorsanız.
“Ölüm, konuşulabilen, sözcüklere dökülebilen bir şey olacak,” diyor Bıçakçı. Ve haklı. İşte, oldu bile benim için. “Ölümün üzeri beton kapaklar ve topraktan sonra bir de konuşmalarla, ezberlerle kapatılacak. Oysa Ferhat, babasıyla ilgili hiçbir şeyin üstü kapatılmasın isteyecek, açık kalsın,” diyor Bıçakçı. İşte, kapatmıyorum ben de. Belki de kapatamıyorum.
Bir de şunu diyor: “Babası oğlunun başarılarıyla gizli gizli övünüyor muydu? Ferhat ile ilgili gazete haberlerini kesip saklıyor muydu mesela?”
Bilmem. Saklıyor muydun baba?
Bilmediğim ne çok şey var, seninle ilgili. Kendimle ilgili de var, sana özgü bir durum değil bu elbette ama kendimle ilgili olanları hâlâ öğrenme şansım var. Burada bir fark var.
Ama yapacak bir şey yok.
Ya da belki, var.
Çünkü bir de, bir başka öyküde, şöyle bir şey diyor Bıçakçı: “[Keşke Funda] Yaşadıklarımızı saklamak için kurmacaya başvurduğumuzu söylese! Bir duyguyu saklamanın, yaşatmanın en iyi yolunun onu bir öykünün ya da romanın içine yerleştirmek olduğunu söylese. [...] Yazarın ömrü kahramanlarının ömür kadardır dese...”
O kadar haklı ki yine. İlle bir sanat yapıtına dönüştürmek de gerekmiyor üstelik. Yeri geldiğinde hatıralarımızı bile editliyoruz, zira hayatta kalmak zorundayız. Yani her şeyi yeni baştan, sıfırdan yaşamak elimizde.
barış bıçakçı, benim için sevdiğim bir yazardan çok daha fazlası. dolayısıyla tarafsız bir gözle okuyamıyorum. bir yazarı çok sevmek, tıpkı bir insanı çok sevmek gibi, kimi zaman toz konduramamaya kimi zaman da fazla beklentiden ötürü çabucak hayal kırıklığına uğramaya yol açabiliyor elbette; okurken bunu aklımdan çıkarmamaya çalıştım. doğum lekesi gibi bir gülümseme, bıçakçı'nın seyrek yağmur'dan beri sinyallerini verdiği değişimin bir ürünü, bu değişime başta içerlemiştim, ama okur değişirken, dahası hayat değişirken bıçakçı'dan direngenlikle, kendi kabuğuna çekilen kırgın erkekleri yazmaya devam etmesini beklemek de haksızlık.
seyrek yağmur'u sevmiştim, tarihî kırıntılar'ı çok çok sevmiştim, doğum lekesi gibi bir gülümseme'nin içindeki bazı öyküleri de tarihî kırıntılar'ı sevdiğim kadar sevdim, üzerindeki boşluk, eşelek ve feride'siz gülümseme mesela, çok güzel öykülerdi, kadınların ikilemleri, ailenin, toplumun dayattıkları karşısında hissettiklerini incelikle işlemişti, genelde erkekleri anlattığı için bu tercihin yabana atılmaması gerektiğini düşünüyorum; bazı öyküleri ise "zaten beni bilen biliyor" kolaycılığında yazılmış buldum, örneğin sonsuz ikindi ve bizden sonra çakırdikenleri, yazmasa da/başkası da yazsa olurmuş gibi geldi. benzer bir duyguya yalçın tosun'un son kitabında da kapılmıştım ama ondaki daha çok, kendini tekrar etmenin, daha iyilerini yazabildiği hâlde kendinin ucuz bir taklidi olmayı tercih etmenin hayal kırıklığıydı, doğum lekesi gibi bir gülümseme'de ise kendimi tekrar etmeyeyim derken daha iyileri başkalarınca zaten yazılmış öyküleri "bir de ben yazayım" demeyi tercih etmeyi gördüm, tekraren, bazı öykülerde, kitabın çoğu iyi öykülerden oluşuyordu bence.
hasılı, barış bıçakçı ne yazsa seviyorum, sevecek bir tarafını buluyorum ben, çünkü sevme biçimimi bulmamda onun çok emeği var; değişimine, yeni bir ırmak bulmaya çalışmasına şahitlik etmek de çok güzel.
Belki yaşın etkisiyle, zamanında Barış Bıçakçı okumak çok güzeldi. İnsanları, şehri, alelade meseleleri ve hayatları süsleyip püslemeden ama inanılması güç bir şekilde de derinlikli anlatışı beni büyülerdi. Şimdiyse Barış Bıçakçı okuyamıyorum. Onda bir kötüye gidiş mi var yoksa ben mi birçok şeyin etkisiyle onun dünyasından uzaklaştım bilmiyorum. Önceki iki kitabını da hiç sevememiştim fakat Doğum Lekesi Gibi Bir Gülümseme o kadar kolay ve ucuz öykülerle dolu ki artık Barış Bey'in yayınevi zoruyla falan bu şeyleri yazdığını düşünüyorum. Yani, Cortazar okuyan çöpçü, Borges tartışan bankacı falan bunlar OT, Bavul okuyan 16, 19 yaşındaki romantik çocukları, belki, etkileyebilecek şeyler. Bunlar gerçeklikten uzak, bunlar fantastik de değil. Bunlar komik. Hem de acınası derecede komik, özür dilerim. Sonra, kalan hikayeler de belli ki hızlıca yazılmış, darmadağınık, basit ama hiçbir alt metin de içermeyen; buna rağmen çok büyük mesajlarla bitirilmeye çalışılmış, acemi yazarların bile yazmayacağı kadar kötü metinler. İsimsiz bir şekilde Varlık'a falan gönderilse yayımlanacağına inanmıyorum ben şahsen. Varlık çok iyi diye demiyorum bunu, o bile yayımlamaz yani... Umarım ben çok kötü bir okurumdur da yalnızca bana "olmamış"tır bu kitap.
''Gülünç Geçmiş '' öyküsünde şöyle bir cümle var. ''Yaşadıklarımızı saklamak için kurmacaya başvurmak.'' Bir duyguyu saklamanın, yaşatmanın en iyi yolunun onu bir öykü ya da romanın içine yerleştirmek olduğu.'' ''Çileği saklamak için reçel, salatalığı saklamak içi turşu yaparız'' Öyle değil mi sahiden? Okuduğumuz kurmacaların bizde bıraktıkları etkileri nasıl saklarız peki? Satırların altını çizeriz çizmesine de oradaki mürekkep kurur gider, bellek zaten nehir, akıntıya kapılan gidiyor. Nasıl saklarız o ciğerimize işleyen, belleğimizi cilalayan etkiyi? Bir kurmacanın ölümsüz olabilmesi için tekrar ve tekrar okunması gerek belki de. Sayfaların yaşayan bir canlı gibi nefes alması, satırlarında milyonlarca gözün ve parmağın gezinmesi... Mümkün mü böyle bir şey? üstelik bu tüketim çağında. Hangi cümlenin kıymetini biliyoruz ki? Bir durup şöyle bir yutkunup, nasıl da tüm dünyayı içine hapsetmiş bu cümle? Nasıl biliyor benim böyle düşündüğümü? Hissettiğimi? Nasıl hükmediyor tarihe? Geleceğe? diye düşünüyor muyuz? O kadar aceleciyiz ki yaptığımız her şeyde. Bir sonraki kelime, cümle, virgül nokta derken ooo bitmiş paragraflar, sayfalar, kitaplar. #Okudumbitti hasthtag'i var ya hani. Bitirmek için okumak. Okudum bitti. Nokta. Geriye kalan ne peki onca sayfadan?
Kitap bitti. Yine her Barış Bıçakçı kitabı gibi su oldu aktı, yolunu buldu. Otursan uğraşsan bir sayfa sürecek duyguyu, olayı bir cümleye nasıl sığdırmış diye düşünmekten kendimi alamadım. Hüzün satır aralarında bir hayalet gibi geziyor. Hissediyorsunuz, dokunuyor size ama hüzne kapılıp gitmiyorsunuz. İşte bu inceliği seviyorum Barış Bıçakçı’nın kaleminde. Tarihi Kırıntılar’ı hâlâ okumadım. O da sıradaki kitabı olsun.
Öykü sever bir okur olarak Barış Bıçakçı'nın en sevdiğim kitabı oldu. Hiciv ile mizahı harmanlayıp, yazılması en zor metni yumuşatmış Bıçakçı. Öyküler tıpkı hayat gibi, ölüm gibi... Bir yakınınızı kaybetmediyseniz, evladınızla yüzleşmediyseniz, hasta bir aile büyüğünüze refakat etmediyseniz, gasilhane yahut mezarlıktan yolunuz geçmediyse öykülerin ne kadar gerçek olduğunu farketmeyebilirsiniz. Acıta acıta, ince ince gülümsete gülümsete ve hatta düşündüre düşündüre akıyor kitap. Öykü nedir, nasıl yazılır, sade, sahi, arınmış kelimelerle nasıl örülür? 'İşte böyle' demek istiyorum. Koca ırmak küçük derenin yanında kötü bir taklit gibiydi, değil mi Küskün?
Barış Bıçakçı dan daha öncede okumuştum hatta bazı kitaplarını henüz okumadım amma kitaplığımda bulunduruyorum umarım yakın zamanda okurum. Daha önceki eserlerine göre oldukça ilerleme göstermiş. Sade yazılmış amma bir nevi dip not gibi. Yer yer bazı yerlerini anekdotlar halinde yazmak istedim. Çok iyiydi anlatım ; samimi kalıpların dışına çıkmış tek düzelikten kurtulmuş iyi bir eser.
Eksiklik hissini aşamadım bir türlü öykülerde. Barış Bıçakçı geçmişte şahaneler yaratmış ve çıtayı yükseğe taşımıştı. Haliyle en ufak bir bağ kuramama hali bile geçmişle kıyaslamama ve hayal kırıklığı yaşamama sebep oldu.
Bütün öyküler sanki hep aynı yöne akıyor. Başlarda insanı şaşırtan illüzyonlar sonraki öykülerde öngörülür olmaya ve sıradanlaşmaya başlıyor. Bıçakçı’nın bol bol hayatı, takıntıları, anlamları ve nihayetinde ölümü sorguladığı öyküler okuyoruz. Sanırım melankolik bir döneminde kaleme almış bu öyküleri. O alıştığımız ince mizahı ve bir anda parlayıp sönen mutlu anları bu kitapta bulamadım.
'Ben aslında bu okuma grubuna annem için katılmıştım. Annemi yatıştırabilmek için. Annem öleli çok oldu ama ben hâlâ onu yatıştırmaya çalışıyorum.'
Çok güzel bir öykü kitabı...Barış Bıçakçı'nın insanda yazma isteği uyandıran, o diplerde bekleyen öyküleri suyun yüzüne çıkartan bir tarzı var...En azından benim için, ilham verici bir kitaptı. Akıcı üslubuyla da keyifle okudum...
Barış Bıçakçı'nın bende öyle bir kredisi var ki boş bir kitap yayımlayana ya da bizzat bana sövene kadar onu tüketemez (ilk seçenekte de tüketeceği kesin değil). Zor ergenlik yıllarıydı, bir zamanlar onun öykülerini tekrar tekrar okuyarak hayatta kalmıştım, okur olarak ona borcum ve hürmetim baki. Bu kitaptaki öyküler de Bıçakçı'yı bir kez daha dinleme fırsatı sunduğu için mutlu ettiler beni. Fakat bilhassa ilk öyküyü çok sevdim, onda Herkes Herkesle Dostmuş Gibi'deki sesi duydum herhalde, bundan olabilir. Diğer öyküler de güzeldi, hiçbirinin bir şaheser olmamasını çok sayıda öykü kitabı çıkaran bir yazar olduğunu düşünürsek normal karşılamak gerek diye düşünüyorum. Bir de doğrusu, en son Seyrek Yağmur'u okumuş ve biraz yadırgamış, pek hoşnut olmamıştım, Doğum Lekesi Gibi Bir Gülümseme ondan sonra ilaç gibi geldi.
Ankara'ya ilk geldiğimde bana burayı seveyim diye hediye edilmiş bir yazardı Barış Bıçakçı. Ankara'yı değil ama onu çok sevdim. Şimdi buradan ayrılmanın sonsuz telaşı içinde okumadığım son kitabını da okuyayım diye düşündüm. Ankara'yı sevmemeye devam da sanki onu da pek sevmiyorum gibi hissediyorum. Ve bu yüzden üzülüyorum.
Doğum Lekesi Gibi Bir Gülümseme, kısacık ama akılda kalıcı 14 öyküden oluşuyor. Yazar bilinç akışı gibi tekniklere de başvurmuş öykülerde. Benim favorilerim Üzerinizdeki Boşluk, Eşelek, Küf,Kusursuz Kısırdöngü ve Turistik Gezi oldu.
Edebiyatımızdaki çoğu eser gibi hakkıyla okunup anlaşılmamış, yerli yerine konmamamış bir eser.
Bir "eleştiri" problemimiz var. Haftalardır sosyal medyada konuşuluyor. Bir önceki kuşağın parlak isimleri (Murat Belge, Jale Parla vs.) hem yavaş yavaş ellerini eteklerini çekiyorlar bu işlerden, hem de bazı açılardan günümüze konuşmakta zorlanıyorlar (Murat Belge'nin kadın şairsiz şiir kitabını düşünüyorum burada).
Halihazırda harika işler üretmeye devam eden bir zavallı Nurdan Gürbilek de tüm edebiyatımıza nasıl yetişsin!
Akademik kürsünden indik mi, daha gündelik mecralarda dolaşımda olan eleştiri ve alımlanmada da en temel kavramsal çerçevenin bile sallantıda olduğunu görüyoruz. Bu kitap elimden yeni geçtiği için söylüuorum: Etgar Keret'in orijinal başlığı Seven Good Years: A Memoir (Yedi Güzel Yıl: Bir Anı Kitabı) olan kitabı Türkçeye öykü diye çevrilmiş mesela (niye?), eleştiri ve tanıtım yazıları da öykü olarak değerlendirmiş. Anlatıcı, yazar, karakter, oto kurmaca, anı, bunların birbirlerinden farkları... daha bunları kafamızda yerli yerine oturtamamış gibiyiz.
Bıçakçı'nın kitabı başkasına bakıp kendini gören, kendine bakıp başkasını gören; ötekiyle ilişkinin ayna işlevini imleyen; hem dünyayı hem kendini anlamayı biraz düşe, biraz hayale, biraz da edebiyata benzeten; dünyada mevcudiyeti bir poiesis olarak kuran; edebiyatı hem kavrama biçimi hem teselli olarak anlayan psikanalitik bir kavrayışı her öyküsünde katman katman açmış. Bir öyküden diğerine süregiden izleklerde fikirler oya gibi işlenmiş. Böyle bütünlüklü bir dosya oluşturmak zor, Bıçakçı'nın dil işçiliğine zaten denecek söz yok. Eline sağlık, hak ettiği okuyucuyu bulur umarım.
Beklediğimden çok farklı, çok eksik bir kitaptı. Her şey yarım kaldı gibi hissettim. Barış Bıçakçı sanırım yazım tarzını değiştirmeye, bunu da bize kabul ettirmeye çalışmış. İçinde iyi öyküler var evet ama Barış Bıçakçı okuyorum hissi veremedi.
"Herkes durmadan reçel yapıyor, turşu kuruyor, konserve hazırlıyordu. İnsanlar her zamanki gibi gelecek için kaygılıydı." "Kitaplığımdaki kitaplar bile bitap düşmüştü. Okuduğum ve okunmayı bekleyen bütün kitaplar, olmayı umduğum insanı yaratmaya, biçimlendirmeye çalışmaktan bitap düşmüşlerdi." "Annesinin varlığı yalnızlığını çoğaltacak şimdi, dayanılmaz kılacak." "Annem öleli çok oldu ama ben hala onu yatıştırmaya çalışıyorum."
ince bir kitap ancak epey öykü var içinde. bazı öyküleri çok çok beğendim, karakterlerine bir şeyler söylemek istedim. cerene mesela, günlüklerde kendini arayan adama, bankaya giden küçük kıza.. bazılarının sayfalarını da hızlıca çevirdim. bir öykü kitabı için gayet normal. sonra barış bıçakçıyı barış bıçakçı gibi olmamakla eleştiren yorumlar gördüm. tuhaf buldum. bir yazar sürekli sevilen bir kitabının/karakterin benzerini yazmak zorunda mıdır?
uzun zamandır görüşemediğim bir dostumla dertleşmek gibiydi, doğum lekesi gibi bir gülümsemeyi okumak benim için. barış bıçakçı’nın yeri bende hep ayrı olmuştu ve bu durumun her yeni bir kitapla daha da sağlam bir dostluğa dönüşüyor olması beni ayrıca mutlu ediyor.
kitap hakkında öncekilerle kıyaslamaya gitmeyi pek düşünmüyorum. evet daha iyi denebilecek öykülerini okuduğumu yahut barış’ın kitapları arasında bir sıralama yapmam istendiğinde bu kitabı üst sıralara koyamayacağımı belirtebilirim. ancak dediğim gibi ben barış’ı okurken dertleşiyormuşuz hissine kapıldığımdan bu kitabını okurken de birlikte keyifli vakit geçirdiğimizi rahatlıkla söyleyebilirim.
Barış Bıçakçı, Türk yazarlar arasında en çok okuduğum ve beni en etkileyen çağdaş yazarlardan biri diyebilirim. Belki de birincisi. Çok farklı ve içten bir yanı var. Cümleleri o kadar bizden ki insan kendini, hayatını, yaşadıklarını buluyor onun kitaplarında. Ankara yerine İstanbul'u arka plana alarak anlatsa benim için daha iyi olurdu tabi :)
Bu güzel öykü kitabını da okurlarına tavsiye ederim. Tabi bazı başka kitapları kadar etkileyici değil ancak yine de güzel bir kitap.
İki öyküyü çok beğendim, bilemedin üç (onları da çok beğendim yalnız), diğerleri birbirinden farksız geldi. Hepsi aynı şeyi aynı şekilde anlatıyor, karakterlerin iç dünyaları bile aynı. Bi kitabı dolduracak kadar çok öykü olsun diye kendilerini zorlamışlar sanki. Barış Bey artık Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra gibi bi roman yazabilir mi? Teşekkürler.
Barış Bıçakçı'yla aramdaki sevgi "nefret" ilişkisi devam ediyor... Kısa soluklu ve kör uçlu hikayelerle dolu bir kitaptı bu güzel isimli eser. Ama maalesef ki vasattı. Her zamanki gibi, Barış Bıçakçı'nın kalemi yine beni oldukça etkiledi. Üslubu oldukça beğenmeme rağmen, öykülerin içerik açısından fazla yenik düştüğünü düşünüyorum çünkü kitabı yeni bitirmeme rağmen aklımda pek de bir şey kalmadı.
Bir cirpida okuyup bitirmeye kiyamadigim icin bu kitabi kaç zamandır kitapligimda bekletiyordum. Benim icin sürprizsiz bi Baris Bicakci okumasi oldu.
Kitap boyunca fark ettigim şey farklı öykülerde sürekli kendini tekrar eden butunluk - eksiklik temaları. Baris Bicakci öyküleri zaten hem doğası gereği, hem de çocukluğunu ve ilk genclik yillarini Ankara'da geçirmis birisi olarak bende hep melankoli hissi uyandırıyor. Bunun üstüne gelen “eksik kalmislik” ve “butune ulasmaya calisma” hisleri de tam nerden geldigi belli olmayan ama cani da çok yakmayan bi huzun verdi.
Barış Bıçakçı'yı okumayı her daim çok sevsem de bu öykü kitabının diğerlerine kıyasla biraz sönük kaldığını hissediyorum. Öykülerin arasında Annemin Hikayesi, Yüzyirmilik Keçeli Kalem Takımı ve Üzerindeki Boşluk en sevdiklerim oldu.
Aksu Bora Twitter'da "Barış Bıçakçı'nın son kitabını okurken, şiirin öykü formunda yazılabildiğini fark ettim" demiş. gerçekten şiir gibi okunan nefis öyküler. çok beğendim.