Kitap ölümcül hastalıklardan bahsetmesine rağmen okunması eğlenceli bir kitaptı. Özellikle HIV virüsünün bulaşma prensibi üzerine faydalı bilgiler edindim.
PORFİRİ
Porfiri, alyuvarlarımıza renk veren ve kan akciğerlerden geçerken oksijen moleküllerini yakalayan hemoglobin pigmentinin, vücut tarafından üretilmesiyle ilgili kalıtsal metabolik bir bozukluktur. Hemoglobin, globin adı verilen bir protein ve onun bağlandığı hem adlı protein olmayan bir molekülden oluşur. Hem, porfirin adı verilen halka şeklindeki bir yapı içinde bulunan bir demir kompleksi olup alyuvarlar ve karaciğerde sentezlenir. Bu olayın tam tersi, diğer bir deyişle, demiri açığa çıkaran hem maddesinin parçalanmasıyla safra pigmentleri ortaya çıkar. Safra pigmentleri safra kesesinde depolanır ve deterjan gibi etki gösterip yağları emülsiyon haline getirerek sindirimi kolaylaştırır ve ayrıca dışkıyı kahverengiye boyar. Sekiz basamaklı hem sentezinin herhangi bir basamağında bir engelleme olduğunda hem oluşamaz ve porfirin ara ürünleri vücutta çeşidi dokularda birikir.
PATATES MANTARI
Büyük Kıtlık veya İrlanda Patates Kıtlığı'nın ( 18451849) derin sosyal ve politik etkileri oldu. Amerika Birleşik Devletleri'ne kitlesel göç o kadar büyüktü ki bugün her on Amerikalıdan birinin ataları İrlanda kökenlidir. 1914'e gelindiğinde Birleşik Devletler'de 5 milyondan fazla İrlanda kökenli yaşıyordu. Bu göçmenler artık bataklıklardaki "tembel yatakları"nda çalışan, ziraat yapan köylüler değil, demiryollarında, madencilikte, inşaat projelerinde, hukuk alanında ve politikada önemli konumlarda bulunan şehirlilerdi.
Amerika'daki antiemperyalist politikalar (ve izolasyonizm), İngiltere'ye duydukları nefretlerinden dolayı daha çok İrlandalı göçmenlerce teşvik edilmiştir. Amerika Birleşik Devletleri'nin 1. ve 2. Dünya Savaşları'na geç kalmasının da İrlandalıların İngiliz emperyalizmine karşı yürüttükleri lobi çalışmalarının etkili olduğu düşünülür.
Mantar hastalığına bağlı olarak ortaya çıkan son önemli kıtlık, 1916-1917'de görülmüş ve yaşlılar, güçsüzler ve çocuklar olmak üzere 700.000 sivil Almanın ölümüne neden olmuştur. 1. Dünya Savaşı'nda ( 1914-1 918) bordo bulamacında kullanılan bakıra, mermi kovanı ve kablo yapımında gereksinim duyulmuştu; bu fungisit olmayınca da tarladaki patatesler çürüdü.
ÇİÇEK
Yüzyıllar boyunca çiçek, yüz milyonlarca kişiyi öldürmüştür. Sadece 20. yüzyılda en az 300 milyon kişiyi canından etmiştir. Çiçek fark gözetmez; sosyal sınıf, meslek veya yaşa saygısı yoktur; prensleri ve yoksulları, kralları ve kraliçeleri, çocukları ve erişkinleri, çiftçileri ve şehir sakinlerini, generalleri ve düşmanlarını, zenginleri ve fakirleri öldürmüş veya çirkinleştirmiştir. İnsanların enfeksiyon etkenini, MÖ 10.000'den hemen sonra Asya veya Afrika' da hayvan beslemeye başladıkları, tarıma dayalı kalabalık yerleşim bölgelerinde evcil hayvanlarının sahip olduğu çiçeğe-benzer hastalıklarının birinden aldıklarından kuşkulanılmaktadır. Çiçek hastalığı, kaynağı olan Afrika ve Hindistan'ın büyük nehirlerinin bulunduğu ve insanların kalabalık yaşadığı tarımsal vadilerden Çin'e geçti. Ticaret kervanları hastalığın yayılmasını kolaylaştırdı. 1521'de çiçek hastalığı, Hernan Cortes'in sayıları 600'ü bulmayan adamıyla Aztek İmparatorluğu'nu devirmesini sağladı. Cortes ve emrindeki diğer fatihler Meksika'nın doğu kıyısındaki Yucatan'da karaya çıkıp hızla Aztek başkenti Tenochtitlan'a (bugünkü Mexico) ilerlediler ve burada kendilerinden sayıca üstün durumdaki düşman karşısında askerlerinin üçte birini kaybettiler. Geri çekilmek zorunda kaldılar; Aztekler'den tam yenilgileriyle sonlanacak son ve ezici bir saldırı beklediler. Ancak böyle bir saldırı hiç gerçekleşmedi. İspanyollar 21 Ağustos'ta şehre tekrar saldırdılar ve zaferi daha büyük bir gücün -hastalığın- getirdiğini gördüler. "Evler ve ahşap çitlerin üstü kafalar ve cesetlerle doluydu. Sokak ve avlularda da durum aynıydı. Öldürülmüş yerlilerin bedenlerine ve kafalarına basmadan yürünemiyordu... Dayanılmaz bir koku her yanı kaplamıştı." Çiçek hastalığı Meksika'ya daha önce girmişti: 1520'de İspanyol idaresindeki Küba'dan buraya gelen keşif heyetindeki tayfalar arasında çiçek hastası bir köle vardı. Bu ilk enfeksiyondan çiçek tüm Yucatan'da köyden köye yayıldı. Ölümler o kadar fazlaydı ki geride toprağı işleyecek ve şehirleri koruyacak yeterli sayıda insan kalmamıştı. Sonuç, kıtlık ve karışıklıktı. Salgının felç edici etkisi, Azteklerin neden moralsiz İspanyolları kovalamadığını açıklamaktadır. Böylece İspanyollar dinlenebilmiş, yeniden bir araya gelmiş ve zaman içinde yerli nüfustan müttefikler edinmişlerdi. Çiçek, Aztekleri öldüren ancak İspanyollara dokunmayan seçici bir hastalıktı; bu durum, hastalıktan kurtulan Amerika Yerlilerinin moralini bozuyor ve yalnız İspanyolların Tanrı'nın lütfuna mazhar olduğunu düşünüyorlardı. İspanyolların taptığı Tanrı'nın bu üstün gücünün farkına varan Aztekler ve diğer yerliler Hıristiyanlığı kabul ettiler. Cortes ve adamlarının zamanın da Meksika'nın toplam nüfusunun üçte birini oluşturduğu tahmin edilen 3 milyon Amerikan Yerlisi çiçek hastalığın dan öldü. On iki yıl sonra (1532) başka bir İspanyol fatih, Francisco Pizarro, emrindeki 168 askerle İnka İmparatorluğu'nun lideri Atahualpa'yı tutsak etti. Pizarro, Atahualpa'yı sekiz ay esir tuttu; özgürlüğüne karşılık halkından fidye olarak altın istedi, altınları aldıktan sonra sözünden dönüp Atahualpa'yı idam ettirdi. İspanyolların Güney Amerika'yı fethetmelerine çiçek hastalığı yine katkıda bulunmuştu. Pizarro 1531'de Peru'da karaya çıktığında İnka fethi için ortam hazırdı; çiçek salgını önceden İnka İmparatorluğu'nu zaten zayıflatmıştı. İç savaş yaşanmış, Atahualpa'nın ordusu zayıflayıp dağılmıştı. Böylelikle çiçek hastalığı sayesinde Pizarro'nun fatihleri için zafer kaçınılmazdı. Çiçek hastalığı, Batı Afrika'ya Kuzey Afrika'dan Gine'ye giden kervanlarla taşındı. 1490'da Portekizliler Batı Afrika'nın daha güneyindeki bölgelere bulaştırdı. Güney Afrika'ya ilk kez 1713'te, Capetown limanına Hindistan'dan gelen gemideki mikrop bulaşmış yatak çarşaflarıyla ulaştı. Amerika kıtasındaki ilk çiçek salgını 1518'de Hispaniola Adası'nda Afrikalı köleler arasında ortaya çıktı. Çiçek, Amerikan Yerlilerini öyle kırıp geçirmişti ki Pizarro fethe giriştiğinde yaklaşık 200.000'i ölmüştü bile. Hastalık nedeniyle Batı Hint Adaları, Dominik Cumhuriyeti ve Küba'daki maden ve büyük çiftliklerde ağır işlerde çalışan Amerikan Yerlilerinin yerine yeni bir işgücü konulması ihtiyacı doğdu. Yük taşıyacak insanlara duyulan gereksinim, Batı Afrika'dan Amerika kıtasına yapılan köle ticaretini hızlandıran etkenlerden biriydi. Çiçek, ilk biyolojik silah sayılır. Kuzey Amerika'yı zapt etmek amacıyla 1763'te İngiltere ile Fransa arasında yaşanan savaşta, Sir Geoffrey Amherst'in (Kuzey Amerika'daki başkomutan) emriyle İngiliz birliklerine şöyle sorulmuştu: "Hastalıktan etkilenmemiş Kızılderili kabilelerine çiçek hastalığını göndermenin bir yolu bulunamaz mı? Sayılarını azaltmak için gücümüzün yettiği her savaş hilesine başvurulmalıdır." Pennsylvania cephesindeki en yüksek rütbeli İngiliz subayı Albay Henry Bouquet şöyle yanıt vermişti: "Ellerine geçebilecek battaniyelerle hastalığı Kızılderililere bulaştırmayı deneyeceğim ve kendim hastalanmamaya dikkat edeceğim." Çiçek püstülünden alınmış kabuklu materyalin bulaştırıldığı battaniyeler Kızılderililere verilip pek çok hastalığa karşı hiç direnci olmayan bu insanlar arasında çiçeğin yayılması sağlandı. Sonuçta çok sayıda Kızılderili hayatını kaybetti ve yenilgi kaçınılmazdı. 17. yüzyıla kadar Avrupa'da yaygın olan varyete bu olsa da, muhtemelen Amerika kıtasında ki İspanyol kolonilerinden tekrar Avrupa'ya getirilmesi sonucu, mutasyonla daha ölümcül bir yapıya büründü. 17. yüzyılda çiçek Avrupa'daki en yaygın ve yıkıcı hastalıktı ve yılda yaklaşık 400.000 insanın ölümüne neden oluyordu. Tüm körlük vakalarının üçte birinde etkendi. 18. yüzyılın başına gelindiğinde, çiçek hastalığı dünya nüfusunun yakla şık yüzde 10'unda ölüme, sakatlığa veya şekil bozukluğuna neden olmuştu. Avrupa'da 18. yüzyıl, çiçekbozuğunun sık görülmesi nedeniyle "pudra ve ben devri" olarak anılır. Birçok portrede görülen "güzellik benleri" (küçük bir parça renkli malzeme) nedbeleri kapatmak için kullanılıyordu. Böylelikle çiçekbozuğu yeni bir moda yaratmış oldu. Kan, plazma adı verilen ve içinde alyuvarlar ve akyuvarların yüzdüğü proteinli, tuzlu bir sıvıdan oluşur. (Kan plazması pıhtılaştığında, geride kalan ve pıhtılaşma molekülleri içermeyen sıvıya serum adı verilir.) Bağışıklıkta alyuvarların rolü yoktıır; buna karşılık, akyuvarlar -lenfosit, monosit ve makrofajlar- bağışıklık sisteminin önemli öğeleridir.
AŞININ BAŞARISI
Aşılamanın sağlığımıza olan katkılarını görmezden gelmek zordur. Çocukluk çağında difteri, boğmaca, kızamık, kabakulak, çiçek ve kızamıkçığa karşı olanların yanı sıra tetanos, kolera, sarıhumma, çocuk felci, grip, hepatit B, bakteri pnömonisi ve kuduz aşıları olmasa çocuk çağında ölüm oranı muhtemelen yüzde 20-50 arasında seyrederdi. Gerçekten de, aşılamanın yapılmadığı ülkelerde bebekler ve küçük çocuklar arasındaki ölüm oranı günümüzde bu düzeydedir.
HIYARCIKLI VEBA
Giovanni Boccaccio (1313-1375), Decameron (1350 dolayları) adlı eserinin giriş bölümünde İtalya'nın Floransa kentinde veba dönemlerini çok açık betimlemiştir. Boccaccio bu "kırandan" kurtulmuştu, ancak onun kadar şanslı olma yanlar vardı. Salgın sona erdiğinde Avrupa ve Ortadoğu'daki toplam nüfus 100 milyondan 80 milyona inmişti. Avrupa, Yakındoğu ve Afrika'yı 1346'dan 1352'ye kadar kasıp kavuran ve Boccaccio'nun kaleme aldığı bu salgın hastalık muhtemelen, kayıtlı tarihteki en büyük halk sağlığı felaketlerinden biriydi. MÖ 5000'den itibaren sürekli artan insan nüfusuna bir nokta koydu. Kara Ölüm Malthusçu ikilemi ortadan kaldırmaktan çok daha fazlasını yapmıştır: Avrupalıları, toplumlarını çok farklı yollardan yeniden yapılandırmaya ve bu hastalığın yayılmasını kontrol altına almak için halk sağlığı önlemlerini kurumsallaştırmaya yöneltmiştir. Ölü sayısı arttıkça okumuş insan sayısı azaldı. Bu durum özellikle hukukçuların, hekimlerin ve rahiplerin yetiştirildiği üniversiteleri etkiledi. Seyahatin kısıtlanması öğrencilerin uzak şehirlerdeki üniversitelere kaydolmasına engel olunca yeni üniversiteler kuruldu. Eğitim için artık Bologna veya Paris'e gitmeye gerek yoktu. Bazı eğitim merkezlerinin öne mini azaltan bu durum eğitim reformuna yol açtı; eğitim yerel dillerde gerçekleştirilmeye başladı. El emeğiyle yapılan hizmetler için parayla ödeme yerleşmeye başladığından serfler ve toprak sahiplerine dayalı feodal sistem geriledi. Şehirlerdeki işgücünün azalması, işçilerin elini güçlendirdi ve böylece daha yüksek ücret isteyebilmelerini sağladı. Sonuç olarak, yaşam standardı yükseldi. Kara Ölüm'ün bir başka sonucu, açık denizlerde yapılan taşımacılıkta ölçek ekonomisinin benimsenmesiydi. Daha az mürettebatı olan daha büyük gemiler uzun süre denizlerde kalabiliyor, bir limandan diğerine doğrudan gidiyordu. Fakat bu, gemilerin daha iyi yapılmasını, seyir aletlerinde iyileştirmeyi ve yük ve gemiye yapılan yatırımın teminat altına alınabilmesi için deniz sigortacılığı gibi yeni ticari girişimleri gerektiriyordu. Sonuç olarak, bankerler ve zanaatkarlar gibi tüccarlar da daha çok güç sahibi oldular. Yeni ekonomi giderek çeşitlendi, sermaye daha yoğun kullanılır oldu, teknolojik yenilikler önem kazandı ve servetin yeniden dağıtımı daha büyük bir ölçekte gerçekleşti.
Sarıhumma Virüsünün Sömürgeciliğin gelişimine katkısı
Suçiçeği ve kızamık Karayip kıyılarında ve adalarında yaşayan yerli halkı vurdukça artan sayıda Afrikalı kölenin tarım işçisi olarak onların yerini alması acı bir ironidir. Sarıhummaya dirençli olmaları nedeniyle yerlilere göre siyahi Afrikalılar daha değerli hale geldikçe Afrikalı Siyahların ithalatının giderek artması, 18. ve 19. yüzyıllar da Amerika'daki sömürgeci yerleşimlerde yaşanan büyük felaketlere yol açmıştır.
Grip ve I. Dünya Savaşına etkisi
1957 (Asya gribi) ve 1968 (Hong Kong gribi) yıllarında grip pandemilerinin gerçeklemesine ve 1976'da (domuz gribi) ve 1977'deki (Rus gribi) gibi korku dolu dönemlerin yaşanmasına karşın tüm pandemilerin anası 1918'dekidir. 1918 grip salgını halen dünyanın en büyük toplum sağlığı felaketlerinden biri olarak kabul edilir. Kimilerine göre bu, 20. yüzyıldaki kitle imha silahıdır. Nazilerden ve hatta Japonya'ya atılan iki atom bombasından çok daha fazla insanı öldürmüştür.
Virüsler 2'ye ayrılır: DNA'sı olanlar ve RNA'sı olanlar
1950'lerde pek çok çeşit hücreyi laboratuvarda Petri kutularında (in vitro) üretmek ve böylece fare veya tavuklar yerine bu doku kültürleriyle virüslerin izole edilmiş canlı hücrelerdeki etkilerini araştırmak olanaklı hale geldi. Bu dönemde iki tip virüs olduğu da bulundu: DNA'sı olanlar ve RNA'sı olanlar. Doku kültürü hücrelerinde DNA virüslerini araştırmaya başlayan Renato Dulbecco, birtakım virüslerin tümör oluşturabilseler bile bazı durumlarda virüsün genetik materyali (DNA) hücrenin kromozomuyla birleşmiş olduğu için virüsün hücrede saptanamadığını keşfetti. Bir başka deyişle, virüs konak hücrenin genlerine dahil oluyor ve hücrenin genetik aygıtının bir parçasıymış gibi davranıyordu. Virüs DNA'sı artık hücre kalıtımının bir parçasıydı.
Virüslerin çalışma prensibi
Virüsler, canlı bir hücrenin mekanizmaları olmadan çoğalamazlar; bu anlamda zorunlu parazittirler. Virüsün çoğalma (replikasyon) için gerekli bilgiyi içeren materyali, yani genleri, iki tip nükleik asidin birinden oluşmaktadır: DNA ya da RNA. Virüs nükleik asidi kor adı verilen protein bir kılıfın içinde paketlenmiş olarak bulunur; bu da kapsit adı verilen bir dış kılıfla örtülüdür ve en dıştaki tabakada zarf olarak adlandırılır. HIV'de genetik materyal DNA değil RNA'dır. Bu nedenle virüsün, konak hücrenin aygıtlarını (bunlar sadece DNA'dan kopyalanabilir) kullanabilmesi için hücrenin mekanizmasını bozarak kendi RNA'sını DNA'ya kopyalaması gerekir. Sonuç olarak HIV'de bilgi akışı RNA-DNA-RNA protein sırasını izler ve bu, normal de hücrelerde bulunan akışın (DNA-RNA-protein) tersi gibi olduğundan bu virüsler (RSV dahil) retrovirüs olarak adlandırılır.
T4 HÜCRELERİ
Sağlıklı bir bireyde 1 mm3 kanda yaklaşık 1000 T4 hücresi vardır ve HIV ile enfekte bir bireyde bu sayı yılda 40 ila 80 hücre kadar azalır. Hücre sayısı 400-800'e ulaştığında ilk fırsatçı enfeksiyonlar onaya çıkar. Fırsatçı enfeksiyonlar, normal koşullarda hastalığa yol açmayan, fakat bağışıklık sistemi zayıflamış kişilerde, vücudun eksik savunmasının sunduğu bu fırsatı değerlendirerek hastalık tablosu oluşturan enfeksiyonlardır. Deri ve mukozadaki sinir bozucu enfeksiyonlar ilk fırsatçı hastalıklardır. Ağızda (ve kimi zaman vulva ve penis ucunda) ağrılı yaralarla seyreden ve bir mantar olan Candida albicans'ın etken olduğu pamukçuk ile Herpes zoster virüsünün (suçiçeği virüsü) etken olduğu, genellikle enfeksiyondan 1-3 ay sonra onaya çıkan ve çevresel sinirleri tutan viral hastalık zona bu hastalıklardandır. Ayrıca, ayaklarda ileri düzeyde mantar ve dilde Epstein-Barr virüsünün etken olduğu beyaz lekeler oluşa bilir. Bu beliniler onaya çıktığında, hastada AIDS-ilişkili kompleks (AIDS-related complex, ARC) olduğu söylenir. Bu kişilerde lenfadenopati, aşırı kilo kaybı (vücut ağırlığının yüzde 10-15'i), aşın gece terlemesi, ateş, inatçı öksürük ve ishal de görülebilir. Bazı kişiler enfekte oldukları halde yıllarca ARC belirtileri göstermezler, ancak yine de enfek siyözdürler. T4 sayısı 200'ün altına düşerse, kişide AIDS vardır denilir. Bu T hücresi düzeyinde, "AIDS belirleyici" fırsatçı enfeksiyonlar şunlardır: Pneumocystis pnömonisi, kriptokok menenjiti ve toksoplazmoz (ve bu hastalıklar, ölümlerin yüzde 50 ila 75'inden sorumludur). T4 hücreleri sayısı mm3'te 100'ün altına düşerse, başka pek çok fırsatçı enfeksiyon onaya çıkar: Histoplazmoz; sitomegalovirüs enfeksiyonu, körlüğe yol açan Herpes enfeksiyonu, akciğer hasarı ve sindirim sistemi patolojisi; Mycobacterium avium (kuş tüberkülozu) enfeksiyonu ve Herpes simplex virüsünün etken olduğu kronik uçuklar. Fırsatçı hastalıklar, vücudun güçten düşmesinin ötesinde etkilere sahiptir; AIDS ile ilişkili ölümlerin yüzde 90'ının nedenidirler. Ayrıca, başka durumlar da ortaya çıkabilir: Halüsinasyonlara ve demansa neden olan ensefalopati, motor kayıplar ve lenfoma. HIV'in AIDS'e neden olduğundan kuşku duyan az sayıda kişi vardır; yine de hastalığın kimi insanlarda hızla kötüye giderken kimilerinde böyle olmaması, bu virüs enfeksiyonunun kafaları karıştıran bir özelliğidir. Örneğin, bazı insanlar on yıla kadar asemptomatik kalabilirken bazılarında enfeksiyondan sonraki bir yıl içinde AIDS belirtileri ortaya çıkmaktadır. Batı Avrupa kökenli Beyazların yaklaşık yüzde 10'unda CCR5-A32 adı verilen ve Afrikalılarda, Ortadoğulularda ve Amerika'daki Kızılderililerde neredeyse hiç görülmeyen bir kemokin reseptörü mutasyonu bulunmaktadır. Bu mutasyon HIV virüsüne karşı geçici bir koruma sağlar.
HIV KAPMAK
HIV, çok bulaşıcı olmayan bir enfeksiyon hastalığına neden olur. Virüs yüksek sıcaklık, deterjan ve yüzde 10'luk çamaşır suyu ile öldürülebildiğinden eşyalarla (cansız objeler, fomit) çok kolay bulaşmaz. Kan emici böceklerle yayılan vektör kaynaklı bir virüs de değildir. HUV, esas olarak enfekte insanların salgılarında ve vücut sıvılarında bulunur. Yine de, en önemli enfeksiyon kaynakları, virüsün enfeksiyon oluşturmaya yetecek miktarda bulunduğu kan, anne sütü, vajina salgıları ve semendir. Virüs, hem serbest olarak hem de T hücrelerinin içinde bulunur. Virüs içeren sıvının bir enfeksiyonu başlatması için, deride veya mukozalarda bir yırtık ya da lezyon bulunması gereklidir. Aynca, enfekte kanın vücuda verilmesi, organ nakli veya enfekte anne sütünün emilmesi de enfeksiyonla sonuçlanabilir; virüs plasenta yoluyla da bulaşabilir. 1950'ler ve 1960'lar boyunca Afrika'da sömürgeci egemenlik son buldu, iç savaşlar yaşandı, aşılama programları kapsamında iğne ve şırıngalar tekrar tekrar kullanıldı, büyük kentler oluştu, cinsel devrim yaşandı ve Afrika içinde ve Afrika ile dünyanın kalanı arasındaki seyahatlerin sayısı arttı.