“Ve Bir Pars, Hüzünle Kaybolur” masalların ve geleneksel anlatıların izini süren ve doğadaki senfoniyi aktararak özgün bir anlatı dili geliştiren Faruk Duman romancılığında önemli bir aşama. Okurunu büyülü bir ormanda gezdiren, aşk ve keder dolu, düşsel ve düşünsel bir roman.
Yüksekokulu yarıda bırakıp askerliğini yaptıktan sonra, annesinin ölümü üzerine çocukluğunu geçirdiği kasabaya dönmek zorunda kalmış bir genç… Günlerini ormanda gezintiler yaparak, tüm dikkatiyle doğanın sesini dinleyerek geçirmekteyken bir görünüp bir kaybolan parsın peşine düşer ve çocukluk aşkı Ceren’e rastlar…
Faruk Duman, ormandan hiç eksilmeyen sisin içinde, kendine has diliyle düşle gerçeği iç içe geçiriyor. İnsana, doğaya, aşka ve yaşama bir başka yerden bakıyor.
Çağdaş bir masal “Ve Bir Pars, Hüzünle Kaybolur”.
“Kuş sesleri yükseliyordu topraktan. Belki taşların içinde toprak rengi kanatlar beliriyordu. Bir yürek gürültüsü, bir korku işareti. Oysa insan yeryüzünün bunca korkuyu nasıl olup da taşıyabildiğini asla anlayamaz. Elbette, bu korkunun yükselişini, böylece vücudunun bir yerinde, bir uzuv gibi aklınca yaşamaya başladığını…”
Faruk Duman, 1974 yılında Ardahan'da doğdu. Ankara'da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Kütüphanecilik Bölümü'nden mezun oldu. Öyküleri, 1991 yılından beri Yazıt, Damar, Papirüs ve Adam Öykü gibi dergilerde yayınlanmaktadır. 1996 yılında Çankaya Belediyesi'nin Öykü-Şiir Yarışması'nda Çocuk Öyküleri dalında ikincilik almıştır. Bu öyküleri daha sonra Mızıkçı Mızıka adıyla yayınlanmıştır. 1997 yılında Can Yayınları'ndan çıkan ilk öykü kitabı Seslerde Başka Sesler, 1998'de Orhan Kemal Ödülleri öykü dalında ikincilik almıştır. Yazarın ikinci öykü kitabı olan Av Dönüşleri, 2000 Sait Faik Hikâye Armağanı'nı kazanmıştır.
'Çocukluğumda, kokunun görünmez bir nesne olduğunu düşünemezdim. Meyvenin, ağacın, hayvanların ruhu. Bu ruhun havada taşındığını, böylece kimde burun varsa ona armağan edildiğini zannederdim. Yine bugün bunu pek yanlış satamam. '
Faruk Duman ona armağan edileni ne güzel anlatıyor, çoğaltıyor. Parsın ardından ormanın yolunu tutan kahramanını hatırlamak o patikalarda dolanmış, uzanmış, 'iki karın yan yana' olmuş gibi iyi gelecek..
anlatmaya çalıştıkları daha derin ve sezdikleri, yansıtmaya çalıştıkları görkemli ama tarzı oturmamış, yeteneği yetersiz kalıyor, belki daha olgun bir dönemde yazılsaydı başyapıt sayılacaktı... yine de çok güzel şeyler sezdim ve gördüm, diğer kitaplarına da bakayım...
kelimelerin harflerin cumlelerin icinden zihne belirerek akmasini saglayan gidisati inanilmaz guzelken olay orgusunun hareket kazanmasiyla bu bahsettigim buyuleyici ve keza pastoral dili hafiflesince bi icim kirildi son bolumlere dogru. sunuma metne verilen onem ve ozenden karakter yeterince faydalanamamis gibi hissettim biraz da, kitap kimi hisleri aktarmakta basariliyken aniden kopuveriyorsunuz karakterden.. 3.5tan 4. yine de faruk duman'in diline bayildim kendisi de ayrica cok guler yuzlu ve ilgiliydi katildigimiz seminerde, okumaya kesinlikle devam edecegim!
Kasvetli bir doğa anlatısının ardında derinliğine inilemeyen karakterlerden oluşan bir kitaptı. Okurken maalesef hiç zevk alamadım ve içim karardı. Doğa üzerinden etrafımızdaki şeylerin bir de öteki yüzünün olduğuna değinilmek istenmiş olabilir ancak kitap sadece bu yöne odaklandığı için yine tek taraflı bir yaklaşım olmuş. Hiç bir yönüyle bana hitap etmedi.
öyle bir kitap ki; seven çok sever, sevmeyen hiç sevmez. ben de karmaşık duygular içindeyim. şehirde yaşayan insanlar olarak doğayı dinlemeyi görmeyi unutmuşuz gibi geliyor. kitabın pastoral havası bu yüzden büyülü gibi, etkileyici. ormana kaçma isteği uyandırıyor. ağaçlar, yapraklar ve hayvanlar. ormanı yüceltiyor; ancak aynı şeyi karakterler için yapmıyor yazar. boşlukta birçok soru kalıyor cevaplanmamış. belki daha uzun olsa daha derine ulaşabileceğiz, ama yok. türkçe edebiyatta farklı bir dil arayanlara tavsiye ederim. faruk duman'ın okuduğum ilk romanıydı, incir tarihi'ni de çok merak ediyorum. mutlaka okuyacağım.
Gerçeküstü hikaye, bir çırpıda okunuyor yalnız bir mantıksızlık vardı. Baş karakterimiz gizlice kızın evine giriyor, kızın abisi ve babası avdayken. Hiçbir şey olmamış gibi yeleğini duvara asıyor, oturup kızla dertleşiyor. Köyde geçen böyle olası muhtemel olmayan mantiksizliga bakmazsak güzel bir hikayeydi.
This entire review has been hidden because of spoilers.
16 yasindaki sarisin kiz dag basinda odun keserken cilek kokuyor ve seker terliyor. memeleri de hikayenin her kosesinle cesitli memelikler ediyor. aralara da uydurmasyon bi varolussal kriz serpistirilmis iste. sonuc: bok corbasi
Kitabın kahramanı sağlık problemleri nedeni ile (ki bu sağlık problemleri ne bilemiyoruz?) üniversiteyi yarım bırakmış, askerden sonra kasabasına dönen genç bir adam. Bir Anadolu kasabasında geçiyor, kitabın başında Faruk Duman kitabı Ankara Beypazarı’nda 1974’te vurulan son Anadolu Parsı’na adadığını yazıyor. Kitabın ilk bölümünde annesi derin öğlen uykusundan uyanıp ocağı yakıyor, dışarısı sisli, soğuk. Dışarıya çıkıyor ormana gidiyor. Ormanda esrarengiz bir canlı adamı takip ediyor. Ondan kaçarken dereye girerse canlının onu takip edemeyeceğini düşünüyor. Derken tökezleyip bir ceylan gibi evet bir ceylan gibi düşüyor. Avcının avı bir ceylan gibi… Dipnot. Ormanı anlatış biçimi, Yaşar Kemal’in özellikle Anavarza Ovasındaki betimlemelerini hatırlatıyor. Yaşar Kemal’de de Faruk Duman’da da müthiş bir doğa sevgisi hakim. Fakat Yaşar Kemal’in doğası canlı, içindeki tüm canlıları birbirleri ile sürekli iletişim halinde, sürekli bir konuşma ve çoğalma hali içindeler. Hatta iki yılanı çiftleşmesine şahit olduğu için cezalandırılan yaşlı bilge Teiresias’a benzetiyorum. Yaşar Kemal’in “Kimsecik” romanında felaketler zinciri, kahramanın yılanın çiftleşmesine ki kendi deyişiyle çokuşmasına şahit olması ile başlıyor. (Teiresias miti de bu motif üzerinden şekilleniyor. Romantik dönem karşılığı Wordsworth ve Keats olduğu düşünülebilir, ve Rousseau. Buraları bir kurcala) Neyse, Yaşar Kemal’in doğası sıcak, canlı, türler şekilleri itibari ile birbirinden ayrışmış ama bir bütünlük içinde. Faruk Duman’ın doğası bütün içinde milyonlarca parçaya ayrışarak çoğalan bir yapı. Aynı hayvan veya tek bir insan bile (kahramanın babası Avcı kemal’de olduğu gibi milyonlarca parçaya ayrışarak bütünlüğünü koruyor) İletişimi olmayan, kopuk, kendi içinde bütün parçalardan oluşuyor. Soğuk, mavi lacivert. 2.bölüm: Gözlerini açıyor. Genç yaşta ölen babasının acı üzerine söylediklerini düşünüyor. Güzel bir kız görüyor. Biri yaşlı iki adam ve bir kadın kurtarıyor onu dereden, komşuları olduğunu görünce alıp evine bırakıyorlar. 3.bölüm: Tekrar gözünü açtığında annesi üç gündür uykuda olduğunu; Doktoru çağırdığını, kırığı çıkığı iç kanaması olmadığını, yalnızca başının biraz kanadığını (iç kanama olmadığını doktor nasıl anladı acaba), dinlenmesi gerektiğini söylüyor. Ocağın yandığını görüyor, evin zor ısındığını, ama bacanın iyi çektiğini, babasının bir evliya gibi başlarında durduğu günlerde, ocakta yanan alevin onun parmaklarından çıkan bir tılsım olduğunu. Ormanda dolanan göze meydan okuyarak, sarı çizmeleri ile izler bırakarak ocağı doyurmaya giden bir baba. Avcı Kemal. Kendiliğinden büyüyen bütün doğa olaylarına karşı koyabilecek güçlü, tılsımlı bir baba. O arada adam ocaktaki bulgur pilavının kokusunu alıyor, annesi pilavın yanına henüz tam kızarmamış domatesten kesiyor. Bu arada mevsim kış. Köyle evleri arasında Hasan Efendi’nin bir ev yaptığını söylüyor annesi, onu kurtaran komşuları yani. Hasan Efendi’nin karısı ölünce oğlu ve kızı ile bu sıvasız, çimento topakları görünen kırmızı kiremitli sevimsiz evde kalıyor. Oğlu 30 yaşlarında belki evlendiyse çocukları olduysa evi büyütmüşlerdir. Ama ev sevimsiz. Dışarı çıkıyor komşularına teşekkür etmek için. Baba, oğul dışarda o gün karşılaştığı genç kız açıyor kapıyı. Babam, abim seni burada görürse öldürürler diyor adama. Adam kızı ormana davet ediyor, gelsene diyor korkacak bir şey yok orada; kız da o yüzden mi..az kalsın ölüyordun; öyle değil diyor adam çok acayip bir şey buldum, çok harika bir şey,anlaştık mı? 4.bölüm: sabah saatlerinde çizmeleriyle yeri döverek yürüyor. Babasının kim olduğunu anlatıyor bir tanıdık üstünden. Adı Avcı Kemal’e çıkmış bir eşkıya. Zamanında büyük zulme uğramış biri. Annesiyle, babasının öldürülmesinden sonra düşmanlarının elinden güçlükle kurtulmuş ,elinde tüfeği ile ormana saklanmış. …”böylece Avcı Kemal’in ruhu bölünmeye başladı. Zaten olduğu yerde olmak, öyle ki, yalnızca bir yerde bulunmak yetmedi ona. Parçalanma. İnsan bazen parçalanmak istiyor. Ama elbette bu söylediğim ölümle ilgili de değildir. Orman nasıl ki parçalanma sayesinde çoğalmışsa, avcı da, yine bu sayede birden çok olmak istedi. Sanırsın ormandı, haksızlığa uğramış bu avcı için dile gelmiş, yardıma koşmuştu. Ve adeta babası ile bütünleşen ormanda parsla karşılaşıyor kahraman, bu esnada çizmelerini çıkardığı için hayıflanıyor, çizmeler ayağında olsa…Pars yaklaşıyor, çizmeleri ağzıyla alıp yakınına bırakıyor. 5.bölüm: Ormana gidiyor, müthiş. Dönüşte komşu evden iniltiye uğultuya benzer sesler geliyor. Yaklaşıp evin içini gözlüyor. Abi kızın odasında üstünü sıyırmış kızın ellerini yatağa bağladığına, alnından ve yanağından öptüğüne şahit oluyor. Eve yaklaşırken yağmurlu havada şeftali ağacının kokusunu alıyor. Dipnot. Gabriel Garcia Marquez’in Kırmızı Pazartesi (Chronicle of a Death Foretold) kitabında Santiago Nassar’ın gördüğü iki rüyada da ağaçların onun değişen şans ve kaderine işaret etmesi gibi. Bu büyü, gizem, zaman mekan tutarsızlıkları belki de bilerek büyülü gerçekçilik için verildi. 6.bölüm: Sabahın erken saatleri annesini uyurken görüyor, senelerdir uyuduğu gibi yalnız. Evden çıkıyor komşusuna geçiyor. Baba oğul evden çıkıyorlar. Kız bu sefer içeri alıyor. Baba oğul taktılar işte geç dönerler diyor kız. Adam çağırmasına rağmen neden ormana gelmediğini soruyor kız da evden çıkmadığını söylüyor. Hepsinin bildiği ve peşinde olduğu şey pars. Sonra kıza şahit olduğu olayı soruyor, tesadüfen ağlamasını duyduğunu ve eve yaklaştığını söylüyor. Kız tepki veriyor ağlamam ben. 7.bölüm: eve dönüyor, annesi uyanmamış, ocağa odun atıyor. Annesi kalkınca kahvaltı yapıyorlar, gidip iş için ustayla konuşmasını istiyor. İşi alsam ne olacak ilkokul mezunu çocuklara hiçbir işe yaramayan zımbırtılar alınması için ödenen ufak paralar. Usta da görüştüklerinde bu minvalde şeyler söylüyor. Adamın aklı zaten ormanda, parsta. Ondan bir parça görebilecek mi acaba? 8. bölüm: Ormana gidiyor, bir tüfek sesi duyuyor. Baba oğulla karşılaşınca sen buralarda fazla dolanma diyerek tehdit ediyorlar adamı. Sonra pars ile karşılaşıyor, beni bekle yaranı saracak bir şeyler bulup geleceğim diyor. 9.bölüm: Eve dönüyor. Babasının duvara asılı tüfeğini görüyor. Almayı düşünürken uyumakta olan annesi uyanıyor, tüfeği almaması kötü bir olaya bulaşmamasına yoruyor bu uyanışı. Birlikte balık yiyorlar. Ormana dönüyor, parsı görüyor. Bir geyiği parçalamış, onu yemiş. Kızın evine gidiyor Ceren’in. 10.bölüm: Eve geçiyorlar. Abisinden babasından bahsediyorlar. Parsın peşinde olduğunu biliyor. Ormanın gizli gözü gibi nerede olduklarını, parsı görüp görmediklerini biliyor Ceren. Bir kez ateş edilirse kaçtığını anlıyor Parsın, iki kez olursa vurulduğunu. Şimdiye kadar hiç iki kez ateş sesi duymadığını söylüyor. Adama bakıyor. Çok acı çekiyorsun diyor acılarını hafifleteceğim sen de benimkileri. 11.bölüm: Abi-baba ikilisinin eve yaklaştığını hissediyor Ceren hemen dışarı çıkıyor adam. Abi baba içeri giriyor. Adam yeleğini içeride unuttuğunu fark ediyor, abi yeleği askıda fark ediyor. Ceren’i soyup göğüslerini kamçılamaya başlıyorlar. Durdurmak istiyor, bir taş atıyor kırıyor camı. 12.bölüm: Bu durumu nasıl engelleyebilir. Babasının karşısına geçse kızını istese ustanın yanında işe başladığını söylese, annesi de elden ayaktan düşmüş değil her şeyi yapıyor birlikte yaşasalar. Derken adamı Ceren’in babası bitiyor dibinde. 13.bölüm: baba oğul ne yapacaklarını konuşuyorlar. Annem sedirinde uyuyordur diyor, uyumuyorsa endişeye kapılmıştır. Kafasında kurar sonra kafasındakilere inanır her zaman endişelenir kaygılanır. Kırılan camı naylonla kaplıyor abi. Üşüyen ellerini kardeşinin karnında ısıtıyor. Belki annem merak eder gelir diyor adam içinden. 14.bölüm: kız uyumaya başlıyor. İlk kez öyle yatağa yatınca onu güçsüz görüyor. İçinde başka zayıflıklar taşıyabileceğini görüyor herkes gibi. Babasına dair anlatılana geliyor. Ormana kurda kuşa karışıp hemhal olmuş bu adam bir gün ormanda bir şey görüyor. Peşine düşüyor esrarengiz yaratığın. Yoksa bir canavar mı bu? Bir gün görünüyor babasına bu gizemli orman hayvanı. Tüfeğini alıyor ateş ediyor, isabet etmeyince hayvan dönüp babasını öldürüyor. Bu şekilde anlatılıyor sonu. Kız üstüne elbisesini giyip yanına geliyor. Abi ağzına namluyla vurunca dudağı yarılıyor Ceren’in. Müdahale etmek isterken abi ensesine indiriyor. Bayılıyor adam. 15.bölüm: Günlerce karanlık rüyalar görerek yatıyor. Rüyalarında biriyle konuşuyor sürekli. “Ama ceylan zaten ölmüştü” dediğini hatırlıyor bir seferinde, “ ceylan meselesinden sonra ışık öteki tarafa geçti” diyor bir başka sefer. Avukat, hakim her kimdiyse karşısındaki bir başkası olarak görüyor kendisini. Annesi sedirinde dışarıyı seyrediyor. Annesinin yattığı odadan biri geliyor, Ceren. Evden kaçtığını söylüyor. Annem acaba sesime uyandı mı diye bakıyor, kız yanına gelince dur annem görecek şimdi diyor Ceren’e. Annen mi annen öleli altı ay oldu diyor adama. Ama bilmiş bu haliyle sever seni korur zalimlerden oğlum demiş Ceren’e. 16.bölüm: Kaçmaya karar veriyorlar. Dipnot. İnce Mehmet’i hatırladım. Çizmelerini giyiyor adam. Ceren lastik ayakkabıyla çıkmış, yürüyemez onlarla. Üç kat çorap giy sonra bu çizmeleri geçir diyor ayağına. Sisli puslu bir hava. Rapunzel masalını anlatıyor Ceren’e, masaldaki prensin işi gücü yok o yüzden sevmiyor babası oysa ki herkesin bir işi olması gerekli. Uzakta iki karaltı var puslu havada bunları seçip ardından seslenen Ceren’in. 17.bölüm: Ceren çizmelerle yürüyemiyor. Çıkartıyor. Sonra yoruluyor hızlı yürüyemiyor, karaltı ile aralarındaki mesafe azalıyor. Pars çıkıyor sisin arasında. Düşmanına meydan okuyor. Ardından ilk kurşun sesini duyuyor, sonra ikincisini.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Kitabı, bir tavsiye ile duydum. Aslında, ve ile başlayan bir kitap ismi tuhaf gelmişti ilk duyduğumda, neden bilmiyorum. Kitabı elime alıp ilk sayfalarına baktığımda ise konuyu, kitabın isminin taşıdığı ince anlamı anlamış, verdiği duyguyu içimde hissetmiştim:
"1974'te Beypazarı'nda vurulan son Anadolu Parsı'na adanmıştır."
Sonrasında, Yolları Çatallanan Bahçe kitabından da bir alıntıya yer verilmiş. Bu alıntı da ithaf cümlesinin verdiği hissin üstüne vurucu bir etki bırakıyor üzerinizde.
Bu hislerle çevirmeye başladığım sayfaları nasıl çevirdim, kitap nasıl bitti hiç anlamadım. Sürükleyici, masalsı, merak uyandırıcı bir hikayesi var. Aslında hikayenin sonunu hem tahmin ediyor hem merak ediyorsunuz. Hem her şey baştan belli gibi hem de değil gibi.
Benim için ilk kısımlar, kendimi kitabın baş kahramanının yerine koyduğumda, anestezi etkisindeki bir insanın uyanmaya çalışırken zihninden geçenleri yaşıyormuşum hissi ile geçti. Ki bu his çok güzeldi, devam etsin istedim.
Sonrasında, masalsı ama bir yandan da gerçekçi bir hikayenin ortasındaydım sanki. Ve tabi ara sıra bazı öğütler alıyordum hayata dair, özellikle yalnızlığa, bir toplulukta tek kalmış hissetmeye, yok edilenlere, var olma çabasına, iyilere, kötülere yönelik.
Son kısımlarda ise bir anda ummadığım şekilde, kafamdakiler karıştı ama karıştığı gibi hızlı bir şekilde toparlanıp beklediğim gibi ilerledi olaylar.
Çok fazla detay verip tadını kaçırmak istemiyorum. Masalsı anlatımları seviyorsanız, okuduğunuzda, bu, sayfaca küçük ama içi büyük romandan keyif alacağınızı düşünüyorum. Faruk Duman'ın başka kitaplarını da okumayı planlıyorum. Zira bu kitap, pek sevdiğim kitaplar arasında yerini aldı.
Tek olumsuz eleştirim var, yer yer yarım kalmış hissi uyandıran cümleler görüyoruz, sanki arka arkaya gelen üç cümle aslında tek cümle olmalıymış gibi. Bu beni bazen rahatsız etti ama belki bu benim gereksiz bir takıntımdır.
Faruk Duman'la tanışma kitabım bu incecik ama yoğun roman oldu. Az oyunculu, yağmurlu-sisli ve kasvetli bir atmosferi olan, kırsalda geçen gerilim filmlerini hatırlattı bana. . İsmi belirsiz bir köye, belirsiz bir zamanda; yüksekokulu yarım bırakmış, adı belirsiz bir genç gelir cenaze için. Ormanda görüp peşine düştüğü Pars'ı ararken düşer, bilincini kaybeder.Kendine geldiğinde başında Ceren , babası ve abisi vardır.Siddetin ,tacizin,ensestin iç içe geçti bu ilişkide Ceren'in , Pars'ın avladığı ceylandan çok da farkı yoktur. . Kitaba, hikayeye girmekte zorlandım başlangıçta . Ormana girip çıkamayacağım korkusu sardı. Çünkü orman tekinsizdi en az Ceren'in sezgileri, Pars'ın güzel ama vahşi doğası, abinin dengesizliği, babanın ürkütücülüğü, yağmurun durmazlığı gibi. . Okuyucu yolunu kaybeder gibi oluyor bu sisli ortamda. Kural dışı cümle yapıları, araya giren Avcı hikayeleri gerçek dünyadan koparıp masalların dünyasına götürüyor. Ama kahramanların yolculuğunun başladığı yerde kitap bitiyor. . Doğa inanılmaz canlı. Çevremi yapay, sıkıcı, boğucu, cansız hissetmeme neden oldu. O canlı doğaya, el değmemiş ormana ve vahşi olana özlem duydum. . Kitabın ithaf edildiği , 1974'te ( yazarın da doğduğu yıl) , Beypazarı'nda öldürülen son Anadolu parsının acısını içimde hissettim... . Yeni Faruk Duman romanlarıyla buluşuruz umarım yakında, 🌿
okuduğum ikinci faruk duman romanı. 1974 senesinde anadolu'da son kez görülen (ki daha sonra ve kitabı okuyup bitirdiğim bugün de görülmüş birisi, güzel tesadüfler) bir pars ve onun peşinde olan iki avcıyla ana karakterin hikayesi. pars da ana karakter de içlerinde bulundukları korkunç yalnızlığa bir çare arıyorlar. kitabın dili yine çok akıcı. sus barbatus'un yazarından kısa ama vurucu bir roman.
Kendine has bir üslup ile (kısa ve devrik cümleler) eserini kaleme alan Faruk Duman, kitap 82 sayfa olmasına rağmen okurun kitabı hızlıca bitirmesini istememiş sanki. Yazar kitabın kurgusunu da kendi içinde genişleyen halkalar halinde tasarlamış ve sonuç olarak postmodern bir masal ortaya koymuş.
Çarpıcı bir konu, kuvvetli bir anlatım ama oldubittiye getirilmiş bir roman. Bir defada okunacak kadar sürükleyiciydi ama bittikten sonra kafamda bir sürü soru işareti bıraktı. Yazar, bir rüyadan uyanmışız gibi hissetmemizi istiyorsa bunu başarmış.
Yazarın anlatım gücü ve merak uyandırmasıyla hızlıca okunan kısa bir roman. Ancak toplumsal cinsiyet temelli eleştirel bir gözle okunmasını tavsiye ederim. Zira yer yer metnin kendisi de sizi bu eleştireye itecektir.
Uzun süredir okuduğum en değişik en sürükleyici kitaplardandı. Varoluşsal sancılar male gaze'e takılıp sendelemeseydi kesinlikle daha etkileyici olurdu.
1974'te vurulan son Anadolu Pars'ına adamış bu kitabı Faruk Duman. Buradaki öz ve üslup gelişe gelişe Sus Barbatus!'a kadar ulaşıyor. Güzel bir novella. Ancak çözümde / sonuçta aceleci bir taraf var.
rahatsız edici bir romandı. 21. yüzyılda kadın bedeni üzerinden şok ve hüzün yaratılması sıkıcı, kocaman adamın on altı yaşında bir kızın peşine düşmesi, kahraman edalarıyla yaklaşmaya çalışması daha da sıkıcı. hadi köy hayatı gerçekleri diye savunmaya çalışsan, roman gerçekçi bir roman değil
meme kokusundan genzinin yanmasina da ayrı patladım. sonunu zor getiriyordum zaten, o cümle beni tamamen kopardı
Faruk Duman okumaya devam ediyorum.Geçen hafta Kırk adlı eserini büyük keyifle okumuştum, bugünse Ve Bir Pars Hüzünle Kaybolur, hem keyif verdi hem de beni üzdü açıkçası. Keyif verdi; çünkü yazarın en sade eseri olarak, en anlaşılır, en net eseri olduğu için okuması en kolay kitabı bir yandan da, bu da beni çok zorlamadığı için diğer eserlerine göre daha keyif vericiydi. Peki, neden üzücü? Çünkü Faruk Duman bir kez daha bizi kitaplarının ana mekânlarından, sembollerinden biri olarak ormana götürürken bu sefer 1974'te Adapazarı'nda öldürülen son Anadolu parsının masalsı hikâyesine tanık ediyor. Orman yine aynı: baş döndürücü, sisle belirsiz, ya da her yanı ağaç ve yeşille kaplanmış bir masal diyarı gibi, ama burada herkes olduğu şeyin aynısı bu sefer: tilkiler tilki, parslar pars, kuşlar kuş ve insanlar da insan. Anlatıcımız ormanda dolaşan ve kendisine dostluk gösteren parsı takip edip kendi masalını ya da hikâyesini yaşıyor, aynı anda elinde tüfekleriyle avlanan baba oğulun ormandaki tek kötü varlık olduğunu da görüyoruz; oraya ait değiller, önceki avcılar gibi.
Faruk Duman'ın bütün kitaplarında karşımıza çıkan orman; bütün hayvanlar, ağaçlar, doğa bu eserin veya yazarın diğer eserlerinin atmosferini oluşturan birincil öge gibi. Orman hem anlamların, yaşamın, kişilerin bir başka anlama geldiği hem de bu eserde olduğu gibi kendisi olduğu bir mekân, bir sembol, bir varoluş yeri ya da biçimi. Ancak, bu eserde eserin son Anadolu parsına adanmış olmasını da düşünürsek, avcılar ve avla ilgili her ne kadar masalsı bir havaya büründürülmüş olsa da avcılığın ne olduğu konusunda çok net bir görüntü oluşturması çok iyi olmuş; zira avcılar hakkında söylenebilecek iyi bir şey bulmak zor: çünkü onlar her ne kadar kendileri bunun tersini iddia etse de ormanı, doğayı öldüren ve bunda haklılık payı gören silahlı tüfekli katillerden başka bir şey değiller. Faruk Duman'ın doğayı insanın nasıl yok ettiğini, bu doğal ve yaban güzelliğin insan icadı aletlerle nasıl katledildiğini ve insanın belki de ormana ve yabana ait olmadığını söylemek istiyor ve Anadolu parsı belki tekil bir örnek olarak çok güzel oturuyor bu söylenmek istenen şeye; ancak edebiyatı bir kenara bırakıp en azından ben hayvan hakları açısından bu konuya baktığımda, bu katillerin gerçekten de yaşamı yok etme hakkını kendinde gören ve bunu bir takım bahanelerle açıklama cüreti gösterebilen insanlar olduğunu biliyorum. Faruk Duman sağlıksız bir baba oğul portresi çizerek avcılıkla bu karakterler arasında sağlıksız düşünen, eyleyen insanlar olmaları açısından doğru bir mesaj da vermiş oluyor.
Yazar ormanı kesinlikle bu eserinde en etkileyici, en güzel şekliyle anlatıyor. İncir Tarihi adlı kitabını henüz okumadığım için, bu fikrim sonra değişebilir belki. Parsın güzelliği, eşsizliği; ağaçların sessizliği; bir görünüp bir kaybolan güzel kürklü tilkiler ve parsın avı olan mazlum ceylanlar bütün kitap boyunca anlatıcımız sisli ormanda yürürken ya da parsın yuvasına çöküp otururken yanımızda beliriyor, ya da geçip gidiveriyor; çıtırtılar, sesler ya da gözünü anlatıcımıza dikip onu gözleriyle çağıran yaralı pars kitabın sonundaki nihayetine doğru yürürken her yanımızı kaplayan karanlık ya da heryeri ve herşeyi örten sis bu ormanı olabilecek bütün güzelliğiyle, derinliğiyle hissetmeye davet ediyor bizi...hainlerin kurşunları ormanı yırtana dek bu büyünün içerisinde kalıyoruz.
Elbette, Faruk Duman'ın bu güzel eserini, diğer kitaplarından önce özellikle bu eserini, herkese öneriyorum.