“Zaman unutturmaz dostlarım, sadece uyuşturur.” -Charles Bukowski
Entelektüel zümre tarafından yazdıkları ciddiye alınmasa da yaşadığı dönemin en orijinal ve üretken yazarlarından biriydi Bukowski.
Emektar daktilosunun başına oturduğunda engin hayal gücünden hep faydalandı ama esasında yazdığı her cümlenin sırtı kendi çileli yaşamına yaslıydı. Gençlik yıllarından kırklı yaşlarının başına kadar sayısız işte çalıştı. Tek amacı biraz daha içmek, biraz daha sevişmek ve sızana kadar yazmaktı.
Hayatında dinmeyen bir tutku ve azimle yaptığı tek şey daktilosunun başına oturmak ve yazdıklarını yayınevlerine göndermekti. Nihayetinde şöhret, para ve kadınlar elli yaşında onu buldu ama o hayatı anlamak ve anlamlandırmak için yazmaya devam etti. Ünü, yaşadığı kıtayı aşıp Avrupa’ya, ardından tüm dünyaya ulaştı.
Bukowski’nin yaşam terazisinin bir ucunda varlık, diğer ucundaysa ölümüne bir yokluk vardı. “Pis Moruk”, teraziyi dengede tutmayı asla beceremedi, buna rağmen kaleme aldıkları, okurlarını ilk günkü gibi etkilemeye devam ediyor.
Ne eksik ne fazla; dili, içeriği, akışkanlığı, yoğunluğu. Yapmak istediğini yapıyor, söylemek istediğini net söylüyor. Hep söylerim; sadeleşmek, yazmayı öyle bir hale getirmek ki kusursuz derecede yalın ama net bir ses çıkarmak klavyeden. Bahsettiğim şeyler bir noktada varmak istediğim keskinliğe, doğrudan kalbe vuracak saflığa işaret ediyor. Böyle bir anlatıyı, bildiğimiz zannettiğimiz Bukowski'yi tekrardan zihnimize sokan Burak çok iyi bir editör olduğu kadar yazarken neler yapabileceğini de bu edebi biyografi ile göstermiş. Öykülerini, uzun metinlerini daha çok merak ediyorum. Bir gün editör değil yazar kişiliğiyle daha yüz yüze gelmek, yan yana yürümek en çok istediğim şeylerden. Tebrik ediyorum, nicelerin.