Yeni bir binyılın arifesinde, Birinci Dünya Barışı Vakfı’nda çalışan Zamir’in görevi ne pahasına olursa olsun savaşları durdurmaktır. Baş döndüren barış senaryoları, komplolar ve mücadeleler içinde Zamir şu soruya yanıt arar: İnsan nasıl barışır?
“Demek ki bu evrende her şey bir şarapnel. Ve genişlemekte olan, aslında bir şarapnel bulutu. Demek ki Samanyolu ve içindeki güneş ve etrafındaki dünya ve üzerindeki insan ve aklındaki her şey bir şarapnel. Düşüncesi, inancı, duygusu, icadı, hepsi. Demek ki insan insana saplanmak için var… Zaten öyle olmasaydı bu kitap olmazdı.”
Hakan Günday was born in Rhodes in 1976. He finished his primary education in Brussels. After attending Ankara Tevfik Fikret High School, he studied at the Department of French Translator in the Faculty of Literature of Hacettepe University. He then transferred to Université Libre de Bruxelles. Günday continued his study in the Faculty of Political Sciences at Ankara University. He published his first novel, Kinyas ve Kayra, in 2000.
He is also a playwright and working in cooperation with DOT company- İstanbul (http://go-dot.org/).
Yani tamam anlıyorum sert yazayım, isimler mesajlı olsun, her şeyde A ve Z harfleri geçsin falan ama çok kör gözüne parmak be. Oslolu ayşe beytüllahimli fatma nedir, napıyorsun acaba?
Wikipedia'dan topladığı bilgileri içine yerleştirmek için bir hikaye yazmış ama ne politik ne duygusal ne sert ne akılcı. Bahsetmek istediği konuyla bizi "gerçeklerle yüzleştirmek" efendime söyleyeyim "yüzümüze tokat vurmak" falan istemiş ama baya cringe bir tarz ve anlatım. Ağlayamayan ve gülemeyen adamın dramı, vaov gerçekten mi?
Garip olaylar olsun klişeleri sarsayım çabası sadece karikatürleşmiş tipler oluşturmuş. Olaylar oluyor ve sonunda güya büyük bir finale bağlanıyor ama aslında baya saçmalıyor. Hele o en son parlak fikir diye sattığı şey nedir?
Zaman kaybı, ben yaptım siz yapmayın. Türk edebiyatında okunacak çok daha iyi kitaplar var hepimiz biliyoruz.
Hakan Günday’ın bütün külliyatını okumuş ve sevmiş biri olarak söyleyebilirim ki, diğer kitaplarından çok uzak, süprizi olmayan bir Hakan Günday kitabı.
O kadar politikanın içerisine girmeye ne gerek vardı? Suriyeli ve Afgan göçmenleri anlatırken birden Almancı Türklerle bağdaştırman hiç olmamış. Hele sonlara doğru Türk bakan hakkında uzun uzun düşüncelerini yazmak da çok gereksiz bir bölümdü.
Bir şey denedim diyorsa saygı duyuyorum ama bu kitabın olmadığını bilmesi için de geri bildirimler alması gerektiğini düşünüyorum. Her yerde Hakan Günday seviciliğinden ötürü kitaba kötü eleştiri yapmayan insanlar var ama yapılması gerekiyor. Diğer kitaplarında yazılan cümlelerin altını çizmekten kalem eskiyordu, bu kitabında bir tane beni vuran cümle okuyamadım.
Yine de bütün o karışık anlatıma rağmen bütün kitaplarındaki gibi sonunu hikayeye bağladın ya sırf o yüzden üç yıldız veriyorum.
Hakan Günday'ın tüm kitaplarını okuyan birisi olarak öncelikle şunu söylemem gerekiyor: Çok özlemişim. Senaryodaki muhteşemliğini Şahsiyet dizisinde de görmüş birisi olarak hevesle ve heyecanla yeni bir kitap bekliyordum, sonunda da geldi.
Kitap ismi ve kapağı bence Günday okuyanların aşina olabileceği tarzda, yani farklı. Elle tutamadığınız, gözle göremediğiniz bir farklılık ve karanlık. Bu karanlık sizi daha ilk sayfadan hapsediyor, ışığı bulmaya çalışıyorsunuz.
Ancak bu kitapta siyasi ve politik meselelerin üstüne daha çok düşülmüş, daha ayrıntılı yazılmış; önceki kitaplarda karakterlerin gelişimleri ve yaşadıkları daha travmatik iken, bu kitapta olaylara karşı daha agresif yaklaşılmış. 'Daha', 'Zargana' ve 'Ziyan' kitaplarında, hatta 'Kinyas ve Kayra'da bile bunu görmemiştim. 'Daha'nın filmi bile 20. dakikada sinemadan çıkmama sebep olmuştu, bu daha beklenmedik bir kitap olmuş, fakat ben aradığımı bulamadım, sanırım Günday'dan daha vurucu bir şeyler bekliyordum.
Rahatsız eden bir şey de kullanılan kelimeler. Kendi dili ve kültürü olan ırklar '-li' ekiyle anılmazlar, kitapta Türkiyeli diye bir kavram var. Bunu kurgu olarak mı yoksa gerçekten eleştiri olarak mı yazdı, okurken de birçok kez "Ayrımcılık mı yapıyoruz, senteze dikkat mi çekiyoruz?" diyerek düşünmeme sebep oldu. "Türklerin Ermenileri katletmesi, İngilizlerin Hintlileri..." gibi bir cümle olayların doğru temelde değerlendirilme kararını okuyucuya mı bırakıyor, yoksa "Ben biliyorum, beni dinleyin." ihtimaliyle bizi arafta mı bırakıyor, bilemiyorum. Çok politik bir kitap. Karakterin derinliği çok yüksek ama olay örgüsünde kayboluyorsunuz, hatta bazen böylesi detaylar arasında yolu şaşırıyorsunuz.
Yine de sevdim. Bu tarzda bir şey beklemememe rağmen sert bir sistem eleştirisi olmasını, gündemdeki konuları hatırlatmasını, gözümüz kapalı 'iyi' diyebileceğimiz kurum ve kuruluşları acımadan yerden yere vurmasını ve bunu yaparken karakter kurgusunu içine güzelce yedirmesini beğendim.
"Hissettiğim şey, neredeyse huzura benziyordu. Ama çok karanlık bir huzur. Hiçbir şeyin daha kötü olamayacağı anlaşıldığı zaman hissedilebilecek bir huzur."
"Çünkü insan, dünya üzerindeki her insana eşit derecede değer verebilirse, onu öldüremez ya da öldürülmesine seyirci kalamazdı. Ve barışın temeli buydu."
Hakan Günday'ın tüm içeriklerini tüketmiş birisi olarak büyük bir hayal kırıklığına uğradım. Henüz daha kitap başlamadan, ithafda bile bir popülizm insanın yüzüne vuruyor. Kitabın hiçbir amacı yok gibi gerçekten. Sorunlara çözüm bulmak amaçlı yazılmış desen, değil; yalnızca sorunların varlığını göstermek için yazılmış desen, o da değil. E neden var bu kitap? Her şeyden azar azar koyulup karman çorman bir 'eser' koyulmuş. Kitabın içinde covid-19 salgınına bir referansta bulunulması da bende bu kitabın çok yakın zamanda yazıldığı fikrini uyandırdı. Yani bu kadar uzun süre boyunca Şahsiyet dışında hiçbir şey üretmeyip sonunda bunu yayımlaması gerçekten hoş bir şey değil. Benim tanıdığım Hakan Günday kitapları bireyseldi, popülist değildi. Daha vurucu, daha orijinaldi. Yazılmış için yazılmamıştı hiçbiri, amaçları vardı. Ama bu bana pek Hakan Günday kitabı gibi gelmedi. Daha çok okunmazsa bir şey kaybedilmeyecek kitaplardan. Her neyse, belki kitabı ben anlayamamışımdır, yanlış yorumlamışımdır fakat koşa koşa alıp okumaya ilk başlayan insanlardan birisi olduğum bu kitabı 10 günün sonunda zorla bitirebildim. Başka bir yazardan okusam büyük ihtimalle 3 yıldız verirdim ama kendini diğer kitaplarıyla sevdirmiş olan Hakan Günday'a bunu yakıştıramadım.
Hakan Günday'a karşı eskiden hayranlık da diyebileceğimiz büyük bir sempatim var. Zamanında Kinyas ve Kayra'yı (okuduğum dönemin de etkisiyle olsa gerek) inanılmaz beğenmiş ve bir süre başucu kitabı yapmıştım. Hala da yeni bir romanı çıkar çıkmaz alıp okurum. Zamir de uzun süre sonra gelen bir roman oldu, özlemişim Hakan Günday okumayı.
Roman klasik bir Hakan Günday romanı. Yazarın takipçilerini ve tarzını sevenleri mutlu edecektir. Yine o bildiğimiz vurucu cümleler, üzerine emek harcanmış kelime oyunları mevcut. Kurguyu da başarılı buldum, roman iki koldan ilerliyor, ikisi de baş karakter Zamir'in yaşamındaki farklı zaman dilimlerine odaklanıyor. Yalnız bazı iç içe geçmiş bölümlerde konu bütünlüğü biraz zarar görmüş gibi. Roman, merkezine tek bir konuyu değil birden fazla konuyu sığdırmaya çalıştığı için yer yer dağınıklık var. Örneğin o açıdan bir önceki romanı Daha daha başarılıydı. Merkezinde mülteci sorunu ele alınıyordu ve daha derli topluydu. Bu romanda da mülteci sorunu yine var ama bunun yanı sıra vakıfların güvenilirliği de sorgulanmış. Azınlık sorunları, siyasi olarak Türkiye'nin ve dünyanın gidişatına da değinilmiş. Böyle olunca da roman birazcık dağınık olmuş sanki.
Zamir aveva solo sei giorni di vita quando una bomba esplose nel campo profughi dove si trovava, al confine tra Turchia e Siria. Dei genitori nessuna traccia. Cancellati come la sua faccia che viene scarnificata da mani ignote.
Una condanna ad essere mostruoso, a non poter né piangere né ridere e ad immolarsi come testimonial per l’ente benefico che lo salva e lo cresce chiedendogli in cambio di “vendere” la sua triste storia.
”La cosa più giusta per un neonato senza faccia era divenire il volto di una campagna di raccolta fondi”
Zamir si vergogna di esistere così come succede a tutti i sommersi e salvati. La vergogna dei sopravvissuti.
Il suo destino adulto lo porterà a scegliere altre strade diventando un conciliatore, un uomo che manovra dietro le quinte affinché nel mondo non scoppino conflitti, un coordinatore di pace, un conciliatore. ”Io vendevo pace”.
D’altro canto, il suo nome stesso se in arabo significa “coscienza, intenzione” in russo significa proprio “ per la pace”.
Un racconto in cui si alternano sia i piani temporali sia le voci narranti: un presente visto con gli occhi di Zamir, un passato che ritorna con una voce narrante esterna.
Campi profughi, organizzazioni umanitarie e filantropia varia, idealismo, condizione delle donne..tante domande etiche: al fine della pace è giusto chiudere gli occhi sui diritti umani?
Al fine di salvare vite umane, è giusto compiere discriminazioni razziste?
Questo è un romanzo sulla morte, o meglio, sull’arroganza dell’Uomo che si appropria del diritto di decidere quando deve terminare la vita dell’Altro. Le armi come prolungamento di poteri virili.
Questo è un romanzo sulla vita reclamata.
All’apparenza ucronico con quel suo distorcere una realtà contemporanea. A ben vedere, tuttavia, Günday dilata i confini del presente ma lasciando ben evidente la sostanza della realtà contemporanea.
Così un Inghilterra che procede alla schedatura di tutte le comunità immigrate o la creazioni di campi di concentramento in Germania dove vengono fatti sostare tutti i cittadini e le cittadine turche che saranno rispediti a casa loro, non si discostano molto dal ciò che potrebbe accadere già oggi.
Non so se vi dice qualcosa l’idea di “allerta per il pericolo di sostituzione etnica”, oppure “difesa dello spazio vitale”, “ognuno a casa sua”, tanto per fare qualche esempio..
In un Europa sempre più politicamente sovranista, in un mondo sempre più attanagliato da incertezze e paure fobiche, Zamir difende la pace ma non i diritti umani perché le ingiustizie sono inanellate tra loro in un intrico impossibile a sciogliersi se non scegliendo di slegarne un capo e chiudendo gli occhi sul resto.
”Evidentemente in questo universo tutto è uno shrapnel”
Günday non è certo un autore facile e non per una qualche sorta di forbita scrittura. Leggi ed hai la nausea.
Quello stesso disgusto che ti prende alla bocca dello stomaco ogni qual volta fai lo sbaglio di soffermarti sulla realtà che ti circonda (omicidi/ stupri/ rapine/ soprusi/ egoismo/perfidia……….) e allora chiudi gli occhi.
Guardare ma non vedere.. ”Quel che non si vuol vedere è invisibile”
Ecco la penna di Günday è una sorta di bacchetta che svela il mondo invisibile che lo si voglia o no?
…”che razza di posto è il mondo!”
Questo Mr Woolf (vedi Pulp fiction) in salsa mediorientale, nauseato dall’umanità, trabocca d’odio per tutto quello che è stato costretto a vedere e sentire.
Un cinismo che lo porta ad affermare che ”In natura la pace non esiste” e allora l’unica soluzione è aprire gli occhi a tutti e far scoprire che l’Altro non è un nemico ma un essere umano come te… ” Vedere è il segreto di ogni cosa”
Hakan Günday 8 yıl bekletti bu kitap için bizi. Ama değmiş. Yorum bu kadarla sınırlı kalabilirdi yine de açalım. Zamir, güçlü ve cesur bir kitap. Hakan Günday, Siyasal Bilgiler Fakültesi mezuniyetinin hakkını vermiş. Deseler ki uluslararası ilişkiler bölümünde bu kitabı ders diye okutalım, hiç şaşırmam, desteklerim. Dünya siyasetine tarafsız ve çarpıcı biçimde içeriden ve dışarıdan bakıyor. Ülke gündemine lafını esirgemiyor. Barışın savaşla olan düzeyli ilişkisini müthiş biçimde yansıtıyor. Doğu-batı kıyaslaması, çıkarımlar. Enfes. Savaşın vuruculuğu üzerine romantize de edilmemiş. Neyse o gösterilmiş. Sömürüden beslenmeyen bir kitap olmuş. Ayrıca çalışılmış bir kitap, üzerine kafa yorulmuş. Böyle kitapları görünce de sarılasımız geliyor. Bir 8 sene daha beklemeyiz umarım sonraki kitap için derdim ama böyle çıkacaksa bekleriz.
Eğer bu kitaba bir karakter biçecek olsam bu rastgele bi "nasılsın" sorusuna "nasıl mıyım, bunu mu soruyorsun ha? Ah.. siz insanlar, kapkara kalmışsınız, dünyadan habersiz zavallı yaratıklarsınız. Dünya bu hâldeyken, Filistin'de çocuklar ölürken, Türkmenistanda anaları gözü önünde tecavüze uğrayan kadınlar varken, savaş ve açlık devam ederken, utanmadan bi de nasıl olduğumu mu soruyorsun?! Nasıl olmam gerektiğini, kim olduğumu ve ne yaptığımı bilmiyorum. İnsanlardan nefret ediyorum ve insan olmanın anlamı kafamı sikiyor dostum. Sizler gibi değilim, zalim, karanlık değilim ama.. ama babam bana tokat attığı gün karanlığa gömüldüm ve oradan çıkamıyorum" cevabını veren Sıddık derdim.
Neden mi? Çünkü tamamen böyle bir kitap. Hakan Günday kendince bir şeyler yapmaya, gene suratlara tokat atmaya falan çalışmış ama o kadar becerememiş, o kadar kötü yazmış ki, resmen kafayı yedim. Savaşta yüzü parçalanan bir çocuğun yardım kuruluşlarındaki akıl almaz dramı bir yere kadar potansiyel vadeden bir konuyken, Hakan Günday hem bu potansiyeli yanlış değerlendirmiş hem de her şeye değineceğim derken ortaya sirkten hallice bir kitap çıkarmış.
En basitinden baş karakterin isminin Zamir Aman oluşu ve imzasının z.aman diye yazılmasını "bu olayı zamana değil z.aman'a bırakacağım" temalı dandik bir yere bağlamış olması, (bu tarz gönderme(?)lerin 13 yaşında aşılması gerektiğini düşünüyorum), kitabın tamamının kızgın ergen asabiyetiyle yazılıp, zerre olgunluk barındırmıyor oluşu tadımı çok kaçırdı.
Hakan Günday'ın bir çok kitabını okuduğumdan yazım stilinin bazen dandik, bazen ortalama, bazen iyi olmasına; konuların abartılığına, her şeyi saçma da olsa birbirine bağlama çabasına ve acı diye bağırarak bi noktada insana "ben ne okuyorum şuan" hissiyatını yaşatmasına alıştım ve kötü olduğunu kabullenerek sevmeyi öğrendim. Ama Zamir bana bu sevgimi sorgulatacak kadar kötüydü malesef :(
Ya gerçekten kitap yeterince kötü değilmiş gibi az soluklamak için kitabı kapattığımda arka kapaktaki korkunç Hakan Günday fotoğrafıyla bakışmak zorunda kalıyorum, böyle hayat olmaz olsun.
Alışık olduğumuz Hakan Günday kitaplarından değil gibiydi. Ancak kitabı bitirdiğimde yine aklına hayran kaldım. Bir söyleşisinde “ben bir kitabı bir cümle için yazıyorum” demişti. İşte o cümle Zamir Zaman’ın kendi hikayesinde gizli. Başlangıcında ve sonunda. Yine çok vurucu, yine kendine hayran bırakan bir tarzla yazmış. Okurken içiniz burkuluyor ama bırakamıyorsunuz. Sen daha çok yaz Hakan!
Hakan Günday'ın dilini seviyorum. Kitap parçalar olarak çok iyi fikirleri yine şahane bir dille aktarıyor. Ancak bu parçalar birleştiğinde iyi bir roman olmuyor. Çok fazla konuya değinen, bu konuların güncelliği dolayısıyla oldukça ilgi çekici bir roman. Çok fazla konuya değinilen her durumda olduğu gibi anlatım maalesef dağınık. Bütünde parçalardan alınan lezzet de kayboluyor.
Alışık olmadığım biraz tarzda, ilginç ve sürükleyici bir kitap.
Daha önce hiç Hakan Günday okumamıştım. Zamir ile yazarı tanımış oldum.
Öncelikle, Günday'ın üslubu harika. Akıcı ama basitlikten uzak, dile hakim fakat dil oyunlarına boğmayan keyifli bir dili var. Tarzına aşina değilim ama alışmak zor olmadı. Üslup bakımından okuru yormayan bir tarzı var.
Fakat hikaye akışı için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. Çifte hikaye akışını sevdim, sürükleyicilik katıyor fakat özellikle kitabın başları çok tekdüze seyrediyor. İlerledikçe de sanki kitap coğrafi bölgelere göre bölümlere ayrılmış ve "şimdi başka bir coğrafyadaki savaş ve barış hikayesini size anlatacağım," diyormuş gibi hissettim. Bu durum bende sanki doğal bir hikaye akışı yokmuş, sanki zorlamaymış gibi geldi.
Bakmayın böyle dediğime, hikaye yine de sürükleyici. :)
Puanları esas kırma sebebim, kitabın genel atmosferi. Bilmiyorum bir tek bana mı öyle geldi ama atmosfer beni çok boğdu. Tamam karanlık bir hikaye anlatabilirsin, tamam kadersiz bebekler ve ölen insanlardan bahsedebilirsin, ama yine de bunu boğucu bir şekilde yapınca ve sürekli "ah şu kadersiz mülteciler..." şeklinde özetlenecek betimlemeler geldikçe, daraldım diyebilirim.
Gelelim kitabı gerçekten çok ilginç ve kesinlikle okumaya değer yapan yere... Günday'ın zekası ve yaratıcılığı. Arkadaş, adamın o kadar harika analizleri, öyle süper çıkarımları var ki gerçekten okurken saygı duyuyor insan.
Tanrı var mı plebisiti nedir Allah aşkına ya? Başta "abi ne anlatıyorsun ya..." diye başladım bölüme, bittiğinde saygı duyarak kafa sallıyordum. Basit düşünmüş ve bu sayede tane tane izahı olan; ilginç, yaratıcı, korkutucu bir fikir bu.
Peki Afrikalı diktatörün garip egosu nedir?
Ya da kitabın kapağına konu olan Türk eylemciler tarafından Zamir'in kaçırıldığı kamp sahnesi?
Sıkı durun en sevdiğim geliyor... Peki ya Türk Başbakan?
Yukarıda yazdıklarım, yazarın yaratıcılığına saygı duyduğum kısımların yalnızca bir kısmı. Bunlar örnek mukabilinde yazıldı. Daha neler neler var... Arkadaş adam yaratıcı ve zeki. Atmosferi beni baysa da, olay akışı ve kurgu sıkıntılı olsa da, bu adam öyle şeyler yazmış ki "adam neler yapıyor ya..." diye diye okunuyor valla. Hakan Günday'ı sevdim, eminim Zamir'den daha başarılı kitapları da vardır, mutlaka göz atacağım.
Özetle, yer yer sıkıntılı olsa da, fevkalade yaratıcı ve zeka dolu bu kitabı; farklı bir şeyler okumak isteyen herkese öneriyorum. :)
Afrika, Suriye, Almanya, Amerika, İngiltere ve daha nice insanlar göç nedeniyle başka ülkelere gittiler. Mülteci olarak gidenler ırkı, dini, milliyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri nedeniyle zulüm göreceği konusunda bir korku taşıyarak ülkesinden ayrılmayı tercih ettiler. Kimisi dönmek istedi kimisiyle istemedi.
İşte okur, bu hikayede göçmenliğe sebep olup ayrımlar sonucu maddi güçlükler yaşanmasına olanak sağlayan üstü sıkı sıkıya kapalı savaşların açık bir yüzünü anlatıyor. Peki kimse mi bir şey yapmadı? Yardım derneklerini düşün, o yardımların hepsi gerçek sahiplerine ulaştı mı? Kimisinin evet, kimisi için ise...
Dünya geneline bir mercek altında bakıyor Hakan Günday, bazı ülkelerin yardım fonlarıyla elde edilen gelirlerin nerelere gittiği ve o yardım fonlarında kullanılan yüzlerin sahiplerini inceliyoruz. Zamir ise o yüzlerden biriydi. Savaştan dolayı yaşam hakları elinden alınan bebeklerden sadece biriydi Zamir. Ve o da bu derneklerin bir parçası olmayı tercih etti. Etti mi gerçekten?
Zamir'in geçmişi yüzüne aldığı yaralar kadar zor fakat geleceği de bir o kadar karanlık. Özellikle annesinin ölüme kafa tutması apayrı bir senaryo niteliği taşıyor. Sanıyorum bu kitapta katılmadığı tek bir noksan var, onu da okuyunca anlayacağınızı ve benim gibi sizi bir noktada benimle aynı duyguya sürükleyeceğini düşünüyorum.
Cesur, tok ve farklı cümlelerle göndermelerin bol olduğu bir metin bu. Bahsi geçen ülkelerin aldıkları kararlar ve zarar gören büyük küçük tüm insanlığın sürüklendiği durumu böyle bir üslupla okumak şaşırtıcıyken yazması kim bilir nasıl bir his oluşturur bilemiyorum. Her ne kadar bazı düşünce ayrımlarım olsa bile kitabı sevdim. Anlatım tarzını ve hikayeye yedirdiği ana meseleyi ustalıkla aktarmış. Özellikle Hakan Günday severlerin tıpkı diğerlerinde olduğu gibi aynı tadı alacaklarlarından şüphem yok.
Farkındalık için tarafsızca okunmasından yana olduğumu belirtmek isterim. Zira bu tür kalemlerin azlığı aşinayken bence bir şans verilmesi kaçınılmaz olur.
Öncelikle kurgu ile tarih yazımı, komplo teorisi ile realizm, karamsarlık ile iyimserlik, masalsılık ile non-fiction arasında örülmüş ilginç bir eserden bahsediyoruz. Okuduğum ilk Hakan Günday kitabı oldu Zamir, ilginç bir dokusu olduğunu söyleyebilirim. Bugünümüzün hikayeleştirilmesi zor bir iş ve yapıldığında sakil duruyorken; Zamir püf noktası kavranmış bir eser.
Ben en çok kavramsal olarak bana düşündürdükleri sebebiyle sevdim Zamir’i.
Barışı yani çatışmazlığı gayeleyen bir örgüt ile bazı yardım kuruluşlarının kurguladığı bir gerçekliğin hikayesi anlatılıyor/kurgulanıyor. Bir istihbarat servisi olarak çalışan barışı yayma cemiyeti bu saf-pak gayeyi diğer menfaatlerden ari olarak güdümleyemiyor ve bu insanlığın hem doğasından kaynaklanan bir durum hem de insanlığın salt-barış yani salt-çatışmasız bie toplum olmasının yeterli olamayacağına dair bir gerçekliğe işaret ediyor.
Barışı istihbari, derin devletçi bir anlayışla sağlayabildiğimizde refah ve insan yaşamının kutsallığı yine de sağlanamıyor. Kitabı okurken bu düşünceler aklımdan geçerken kitabın da buna değinmesi, insan kutsallığını önceleyen bir akım başlatma niyetiyle hareket eden baş kahramanın aksiyonuyla bitiyor olması kitabı sakince bitirmemi sağladı.
En sevdiğim Türk yazar olan Günday'ın son kitabını, okuma etkinliği kapsamında okudum. Son kitabından beri 8 yıl geçmiş olması sebebiyle birçok hayranı heyecanla bekliyordu bu kitabı. Ben geç tanışmış olmamdan ötürü henüz tüm kitaplarını okumadım ama kitabın haberini aldığımdan beri de heyecanla bekliyordum.
Zamir bir yardım kuruluşunda çalışan ve bedeli ne olursa olsun insanları barıştırmaya çalışan bir "sunucu". İlginç bir misyon, daha önce denk geldiğimi hatırlamıyorum. Bu sözde yardım kuruluşlarının yaptıklarını ve yapmadıklarını yüzümüze adeta bir tokat gibi çarpmaktan bir an olsun geri adım atmıyor Günday.
Kitap zamanda ileri geri gidip gelecek şekilde tasarlanmış. Bu alt yapıyı seviyorum ben, bu kitapta da etkileyici bir biçimde kullanılmış bu teknik. Ayrıca tarihten gerçek örnekler de vermiş Günday. Diğer kitaplarında bu tür bir yaklaşımı olmamıştı sanki (en azından ben hatırlayamadım). Böyle roman ama biraz da araştırma içeren bir tarzda gibi geldi bana. Farklı olmasına sevindim, kendi tarzının dışına çıkmak yani konfor alanını terk etmek herkes için risktir. Bence güzel bir risk almış Günday ve başarıyla da sonuçlandırmış.
Yazın olarak olmasa da konu olarak en etkileyici, en vurucu kitabı olmuş Günday'ın. Bazılarına ağır gelebilir mi diye düşündüm ama kitap bittikten sonra röportajlarını da izledim, Günday diyor ki "Eğer akşam haberlerini izleyebiliyorsanız, benim kitaplarımı da okuyabilirsiniz. Dolayısıyla karanlık olanın ben olduğumu düşünmüyorum". Ben de buna katılıyorum. Ha eğer böyle neşeli kitaplar arayışında iseniz bu kitap size bu tür hazlar vermeyecektir. Günday'ın belli ki tek bir hedefi var, toplumda gördüğü problemler için farkındalık oluşturabilmek. Bunu da inanılmaz etkileyici bir biçimde yapıyor.
Kitapta yine kendine has üslubu ile birkaç orijinal fikir de sunmuş Günday. Gadjo'nun dildosu, "Allah var mı" plebisiti ve Alman-Türk problemi gibi orijinal fikirleri okumak keyifliydi. Ayrıca en sevdiğim bölüm de tartışmasız Türk Başbakan idi. Ne de güzel özetlemiş her şeyi.
Kalemine sağlık Günday. Umarım sen hep yazarsın, mürekkebin asla tükenmez...
Yaşın ilerlemesine mi bağlı Hakan Günday’ın dilinin çok kemikleşmesine mi bağlı bilmiyorum ama daha önce tüm kitaplarını okumuş ve çoğunu çok beğenmiş bir okuru olarak kitabın fazla klişe (gözüm kapalı okusam o yazmış diyeceğim ifadelerle bezeli) dolu, dikkat dağıtıcı, akmayan bir metin olduğunu düşünüyorum. Ana fikir - yardım kuruluşlarının yardım etmemesi aksine savaşı kışkırtması vs - iyi bir hikaye yaratmaya çok müsait ama olmamış bence.
Okuduğum ilk Hakan Günday romanı. Çok beğendiğimi söylemek isterim. Sonunu hep çok farklı hayal etmiştim. Sonu tüm kitaba göre dönük kaldı içimde. Heyecanla okuyun derim!
Romanzo distopico, a mio avviso, molto particolare dove il tema delle ONG si fonde con quello del femminismo e della politica. Tutto sommato piacevole.
Çok politik bir kitap okuyacağınızı ve yardım kuruluşları hakkında görüşlerinizin etkileneceğini unutmadan okuyun. Hakan Günday ı çok sevdiğimden midir beklentim çok yüksek olduğundan mıdır doğru zamandan mıdır bilemiyorum akıcı dili ilginç konusu ile keyifle okudum. Hiçbir kusur bulamıyorum.
Zamir... Son kitaptan bu yana 8 yıl. Arada bir film ('Daha" - çok kötü) ve bir dizi ("Şahsiyet" - çok iyi) var. Kitaptan sonra bir dizi daha yaptı ("Uysallar" - ne kötü, ne iyi). Hakan Günday'ın okumadığım romanı yok, yerli edebiyatta bana göre en iyi beş yazardan biri. Ama bu kitap, beni diğerleri kadar etkilemedi. Yorumlardan gördüğüm kadarıyla diğer insanlarda da durum benzer. Acaba sebep, gercekten kitabin digerlerine gore kotu olmasi mi, yoksa ne yazarın ne de okurun sekiz yıl önceki ile ayni kisiler olmamasi mi? Bilemeyiz. Kitap, mültecileri merkezine alan bir elestiri bombardımanı. Çoğu devlet, millet ve yardım kuruluşu eleştirilerden nasibini alırken, benzer sorunlarla bir yün yumağı gibi birbirlerine dolanıyorlar. Kitapta "şarapnel" üzerine önemli bir vurgu var. Kitaptaki fikirler ve tespitler de, şarapneller gibi, bir merkezden etrafa saçılıyor fakat sonunda tekrar ayni merkezde toplanıyor. Merkez, Zamir. Zamir Aman. Z.Aman. Diğer kitaplara göre az aforizma içerdiğini söyleyen eleştirilerle de karşılaştım, belki de öyle ama her zaman bir fikri bir cümlede ifade etmek gerekmez. Kitaptaki bazı ayrıntılar ve tespitler çok guclu ve ilginc, o kadar ki başka bir yazar her biri için ayrı bir kitap yazmayı seçebilirdi. Günday hepsini bir metinde toplayip "şarapnel" olarak kullanmış. Sırf bunun için bile okunmayi hak ediyor. Sizi gerçek dünyadan koparıyor ama gerçekle bağını asla koparmıyor. Gerçeküstü şeyler anlatıyor, ama hiçbiri olmayacak şeyler değil. Günday'ın da sihri burada. Sanıyorum bunu başkası yapamaz. En azından bu şekilde yapamaz. Yarım bıraktım diyenler olmuş. Dediğim gibi, devletler ve milletler bolca elestirilmiş, buna bizimki de dahil. Bu yarım bırakmalarda büyük ihtimalle bu eleştirilerin etkisi var. Keşke bunlara takılmayıp bahsettiğim sihire kendilerini kaptırabilselerdi. Neyse, neticede ben de dört yıldız verdim, demek ki ben de yeterince kaptıramadım kendimi ya da sihir yeterince güçlü değil. Bırakınız yarım bıraksınlar. Zaten Günday'ın kitapta söylediği gibi, hayatın kendisi de yarım bırakılmış bir
Hakan Günday okumaya tam gaz devam. Olabildiğince yazım sırasıyla okumaya çalışıyordum ama sıradaki kitapları fazla ilgimi çekmediği için Zamir'e atladım.
Kitapla ilgili çok fazla olumlu yorum okuduğum için bu kitapta beklentimi yüksek tutmuştum ve beklentimin de üstünde bir kitapla karşılaştım. Kitabın sonundaki bir kısım beni rahatsız etmeseydi kolaylıkla yazarın en beğendiğim kitabı ilan edecektim.
"Allah var mı?" plebisiti mükemmeldi. Bu kısmı daha önce Günday okumayan 3 kişiye de okuttum, okuyanlar da beğendiler. Türk başbakan, General Dadjo ve onun hediyesi, good luck suikasti, özel yapım çuval, 12 aile ve çizgi roman da kitaptaki diğer muhteşem olaylardı.
Spoiler
Türklerin Almanya'dan gönderilmesi, İngiltere'deki azınlıkların fayda endeksi, silahlı örgütlerin partileşmesi, hücre hapsiyle terör örgütü kurma, good luck suikasti, yardım kuruluşları gibi unsurlar üzerinden yazar güzel tespit ve eleştiri yapmış.
Spoiler bitti
Günday'ın okuduğum her kitabında yazım dilinde farklılıklarla karşılaşıyorum, bu kitabında da yazım dilini değiştirmiş. Kitap olabildiğince sade bir dille yazılmış ve dil oyunları da minimumda tutulmuş. Yeni başlayanlar için bu kitabı okumadan önce Malafa'yı öneriyordum ama başlangıç için bu kitap daha iyi bir tercih olur. Artık bu kitabı önereceğim.
Hakan Günday tarzı biraz distopik ama çokça gerçek bir kurgu. Aslında dünyada halihazırda olanı sıradışı bir anlatımla dile getirmesi açısından etkileyici bir roman. Kurgunun gerçeklikle yakınlığı, dünyada işleyen, herkesin bildiği ama kimsenin dillendirmediği düzene sıradışı karakter Zamir'in hayat hikayesi üzerinden baktırıyor. Geçmiş ve günümüz arası kafa karıştıran geçişler okuma keyfinden biraz çalıyor.
"İnsanın başka bir insana değer verebilmek gibi doğal bir yeteneği vardı. Dolayısıyla bu konuda bir eksikliği yoktu. Ancak verdiği değer, diğer insanla arasındaki mesafeye göre değişiyordu. İnsana değer vermeye en yakınından başladığı için kendisine uzak olanlara karşı hiçbir şey hissedemiyordu. Hatta bu yüzden, mesafe belli bir kilometreyi aşınca, insanın gözünde diğer insanlar tektipleşiyor, hatta nesneleşiyordu. Örneğin bir Portekizli bir İspanyol'dan söz ederken Avrupalı demeyip milliyetini belirtiyor ama bir Ugandalı'yı ya da Burmalı'yı üzerinde yaşadıkları kıtayla anarak Afrikalı ya da Asyalı olarak tanımlıyordu."
hakan günday'ın söylemek istediği o kadar çok şey varmış ki... okumuş, izlemiş, dinlemiş, sinirlenmiş, üzülmüş, duygulanmış ve hepsini bir kitapta bir araya getirmiş.
okurken ben yoruldum ama "bu yorgunluk iyi mi kötü mü?" derseniz ben de bilemiyorum. en çok da zaman kavramı yordu beni. tarihin yükünün altında kaldım. dünyanın yükünün altında kaldım.
hakan günday kendi çizgisinde gidiyor. daha'nın devamı gibi zamir ama bana asıl hatırlattığı ziyan oldu. kapağıyla ve anlatımıyla... benzer bir son bile bekledim hatta ama iyi ki yapmamış.
yıldız veremedim, veremiyorum. belki bir zaman sonra tekrar okuğumda verebilirim ama şu an değil. yine de özlemişiz hakan günday'ı, bu kadar açmasın arayı.
Yıllar sonra tekrar kusursuz bir Hakan Günday romanı. Cesur, korkusuz, inceliklerle örülü bir hikaye. Ne diyebilirim ki ilk romanından bu yana hayranım kendisine ve hiç hayal kırıklığına uğratmadı. Bize bıraktığı son metnin üzerinden geçen 8 senede yaşanan dönüşümü öyle güzel analiz etmiş, öyle damla damla süzmüş ki, insan okurken hayranlık ve dehşet arasında gelip gidiyor. Yılın şüphesiz ki en iyi kitaplarından biri. Mutlaka okuyun!
Demek ki bu evrende her şey bir şarapnel. Ve genişlemekte olan, aslında bir şarapnel bulutu. Bu yüzden gökadalar ve her şey birbirinden uzaklaşıyor. Bu yüzden evren aynı anda her yere şiddetle ilerliyor. Er ya da geç bir şeylere bir yerlere çarpmak için. Er ya da geç yok etmek ya da yok olmak için. Demek ki samanyolu ve içindeki güneş ve etrafındaki dünya ve üzerindeki insan ve aklındaki her şey bir şarapnel. Düşüncesi, inancı, duygusu, icadı, hepsi. Demek ki insan insana saplanmak için var.
Hiçbir şey hissetmiyordu, sanki hayatı boyunca bir daha hiçbir şey hissetmeyecekti.
Ancak insan o kadar aptal bir hayvan ki hayata bağımlı olduğunu ancak ömrünün sonunda anlıyor..
Oysa herhangi bir devlet başkanı kadar umursamaz olmalı bir cerrah..
İnsanların bir damla su için göç yollarında birbirini boğazladığı bir evrenden insanların indirimde olan bir telefon için mağazalarda birbirini boğazladığı farklı bir evrene açılan, boyutlar arası bir kapıydı o kamp..
Parmaklarım fazlaydı, ayaklarıma bakıyordum onlar da fazlaydı, fazla yer kaplıyordum. Gözlerim fazlaydı. Görmemem gereken ne varsa, görmüştüm, görüyordum, görecektim. Gözlerimi kapadım, o yaşlı kadın kalp atışlarımı duyamamıştı belki ama şimdi göğüs kafesim bir çan kulesiydi. Kalp atışlarım beni sağır ediyordu. Ben fazlaydım, dünya fazlaydı.
Sırf var olduğu için şiddetle utanan birini iyileştirecek hiçbir şey yoktu bu dünyada.
Aslında hiçbir sorunum yok… Ama niye bilmiyorum, kendimi hiç iyi hissetmiyorum. Mutlu olmak için her şeye sahibim ama mutlu değilim..
Zaten kolay olsa karar alınmaz, verilirdi..
Acele etmeye bağımlı oldukları ve acele etmeden nasıl yaşanır bilmedikleri için. Çünkü bu çağda her şey acildi. Sokaklar, caddeler ve evlerdeki hayat daima aceleyle yaşanıyordu.
Gerçekten de bu insanlarla aynı çağda yaşamıyordum! Örneğin yeni ne ürün çıkarsa derhal satın alıyorlardı. Üstelik bu satın aldıklarını doğduklarından beri kullanıyormuş gibi büyük bir kolaylıkla da hayatlarına dahil edebiliyorlardı.
Ne de olsa uzun zamandır insan nesnenin önderliğinde ilerliyordu. Daha doğrusu, yeni olan hangi nesne varsa insanı o yönetiyordu. İnsan sadece yeni olana sahip olmak için çalışıyordu. Yeniliğin ve yeni olan her şeyin ne kadar sevildiğini düşündüm. Bebekler bile belki bu yüzden seviliyordu. Hiç kullanılmamış insanlar oldukları için. Son model gıcır gıcır, el değmemiş bir et parçası.. Her ne kadar onlar benimkinden bir şey anlamasa da ben insanların yüzünde şunu görebiliyordum: Hepsi de yeni bavuluyla daha mutluydu..
Yavaş araba kullananlara hala dayanamıyorum! Bir yere gidilecekse hemen gidelim istiyorum..
Ne de olsa devleti kuran insan, her yılbaşında hayatında değişiklikler yapmaya karar veren garip bir varlıktı. Belki de sürekli hata yaptığı için sürekli yeni başlangıçlara ihtiyaç duyuyordu. Ve insan için yeni bir yıldan daha iyi bir yeni başlangış olamazdı.
Jacinta, İstanbul’dan nefret ediyordu. Birbirini ezen bir hayvan sürüsüne benzettiği üst üste binalar ve trafikteki dip dibe arabalardan, dar kaldırımlardaki yayaların bir hayvan sürüsü gibi birbirini ezip sonra da yolara taşmasından nefret ediyordu.Şehre yerleştiği ilk aylarda gezdiği müze koridorları ya da Kapalıçarşı’da birbirini bir hayvan sürüsü gibi ezen turistlerden de nefret etmişti. Cihangir adındaki semtin 60 metrekarelik dairelerinde 60 kişilik partiler verip birbirinin ayağına basmak, birbirinin kulağının içine bağırmak, sonra da birbirini boşaltmaktan başka bir şey yapmayan, dolayısıyla Jacinta’ya göre birbirini ezen hayvan sürüsünden farksız olan, kendilerine expat diyen Avrupalı ya da Amerikalılardan nefret etmişti. Sırf bu expat kelimesini duymak bile öfkelenmesine yetiyordu. Çünkü bir Doğulu Batı’ya giderse, ona orada göçmen deniyordu ancak Doğu’da yaşayan bir Batılının sıfatı daima expat oluyordu.
İstanbul denilen, Boğaz’ın iki yakasına atılmış iki çöp yığını gibi duran bu şehirde ki Jacinta annesiyle telefonda konuşurken tam olarak bu kelimeleri kullanıyordu her an bir metan gazı patlaması olacakmış gibi huzursuzdu. Anadolu’da doğmuş ve memleketlerindeki sefaletten kaçıp geldikleri şehrin kenar mahallelerinde daha da derin bir sefaletin içine düşmüş milyonlarca insan bile Jacinta kadar nefret etmiyordu İstanbul’dan. Buna da şöyle bir açıklama getiriyordu. Çünkü bu şehir bir uyuşturucu! Buraya gelen öyle bir uyuşuyor ki nasıl bir cehennemde yaşadığının farkında bile değil! İstanbullu dediğin aslında bir bağımlı! Sırf İstanbul’ya yaşayabilmek için her gün kendini satan bir zavallı…
İnsanlar sürekli, İstanbul’da olabilecek büyük bir depremden söz ediyordu. Hatta çok şiddetli depremlerde Marmara Denizi’nde bir tsunami oluşabileceği anlatılıyordu. Ama ben o tsunamiyi başka yerden bekliyordum. Arkadaki o beton denizinden. Sanki o binalar her an dev bir dalga gibi yükselip üzerime yıkılacak, sonra da beni yutacakmış gibi geliyordu.Üstelik bir deprem bile olmadan! Sırf İstanbul’un canı beni yutmak istediği için. Ya da ondan ne kadar nefret ettiğimi bildiği için.. Bu nefretin temelinde son derece basit bir neden yatıyordu:Olmak istediği yerde değildi ve yapmak istediği bir işi yapmıyordu.
İnsanın bedeniyle aklının aynı koordinatlarda olmaması bir felaketti! Örneğin insanın aklı dünyada kaldıysa, cennet bile ona cehennem gibi gelirdi. Hatta o cennette etrafını sarmış ölü ve mutlu insanları, birbirini ezen bir hayvan sürüsü olarak görür ve bu düşüncesini sadece bir lobotomi ya da lobotomiyi yaratan insanı yaratmış Tanrı değiştirebilirdi.
Eğer işin insanlara yardım etmekse.. Eğer bunu profesyonel olarak yapıyorsan, durumu asla kişiselleştirmeyeceksin. Diyelim ki bir köyde çocuklara yiyecek dağıtıyorsun.. Eğer o çocukların gözlerine bakmaya başlarsan.. Ya da ne bileyim adlarını öğrenmeye başlarsan, yani o çocukları gerçekten görmeye, onların farkına varmaya başlarsan o köyden asla ayrılamazsın. Hatta son nefesine kadar kendini o çocuklara adarsın! Sonra da başka köylere gidemezsin! Başka çocuklara yiyecek dağıtamazsın. Onun için de yardım götürdüğün insanlarla aranda daima mesafe olacak.
Hani uçaktan paraşütle yardım paketleri atılır ya? İşte duygusal olarak aranda o kadar mesafe olmalı!
Çünkü empati denilen bağ milyonlarca insanla aynı anda kurulamıyordu.Tek kişi milyonlarca aç insan olduğu gerçeğini bir türlü algılayamıyor ama milyonlarca insan tek kişinin açlığını gayet iyi kavrıyordu.
Bu dünyadaki en büyük mutluluğun emek verip bir ürün ortaya çıkarmak olduğunu söylüyor..
Dünyanın en büyük servetiyle satın alınan şey bu: Cehalet.
O ayakta kalabilmek için iki koltuk değneği kullanmaya başladı: Kabullenmek ve alışmak. Bir süre sonra o değnekleri de attı ve kayıtsızlığın elinden tutup yeni bir hayata doğru yürümeye başladı.
Bu dünyadaki her insanın içinde acımasız bir canavar vardır. O canavarı gizlemek için de her şeyi yapar. Dolayısıyla bu dünyadaki her insan ikiyüzlü bir yalancıdır.
Eğer insan cehennemde doğmuşsa bir iblis olmayı reddedebilir miydi?
Çünkü doğada barış diye bir şey yok. Her canlı hayatta kalmak için savaşır. Hem de sürekli! Hayat bir savaştır. Onun için yaptığımız işin bu dünyada yeri yok. İnsanların birbirini öldürmesini engellemeye çalışmak, insanı inkar etmekten başka bir şey değil!
Ben de ne zaman çaresiz kalsam yaptığım şeyi yapıp gerçeklerden kaçtım. Yıllardır aynı yere kaçıyordum. Bir hayale..
Hayatında duyup duyabileceği en saçma fikrin karşısında böyle bir tepki vermesinin nedeni, aslında olan bitenin hiç umrunda olmamasıydı.
Bu dünya öyle bir yer ki.. sizi barıştıran her kimse savaştıran da odur.
Sırf takvimdeki yeri değişti diye dünyanın daha iyi bir yer olacağına ihtimal vermiyordum..
Çünkü barış dediğin en baştan başlamaktır. Yeniden.
Herkesin şarapnel olduğu bir dünyada bir şarapnel olmayı reddediyorum..
Çünkü insan, davranışlarının sonuçlarını hesaplayan mantıklı bir yaratık değildi. Kendini ne kada geliştirirse geliştirsin bir duygu yumağından ibaretti.
İnsanın başka bir insana değer verebilmek gibi doğal bir yeteneği vardı. Dolayısıyla bu konuda bir eksikliği yoktu. Ancak verdiği değer, diğer insanla arasındaki mesafeye göre değişiyordu.İnsana değer vermeye en yakınımdan başladığı için kendisine uzak olanlara karşı hiçbir şey hissedemiyordu. Hatta bu yüzden, mesafe belli bir kilometreyi aşınca, insanın gözünde diğer insanlar tektipleşiyor hatta nesnelleşiyordu.
Yani aradaki mesafe büyüdükçe ayrıntılar kayboluyor ve insanlar birbirini bir yığın olarak algılıyordu. İnsanın zamanla ilişkisinde de aynı eğilim vardı. İçinde bulunduğu zaman diliminden uzaklaştıkça günler,aylar ve yıllar önemini kaybediyor, hepsi birer yüzyıla dönüşüyordu. Sanki bir yüzyılın her günü benzermiş gibi.’’15.yüzyılda insanlar..’’ diye başlayan cümleler kuruluyordu..
Eğer bu dünya üzerinde hayatın neden var olduğunu bilmek istiyorsan, önce o hayatı yok etmekten vazgeçeceksin..