Alain Robbe-Grillet’de betimleme tutkusu, eşyayı, içinde yaşadığı mekanı, bütün boyutlarıyla yansıtmaya çalışır. Onun betimlemelerinde geometrik bir düzen vardır. İlk romanı, Les Gommes(Silgiler) de sayfalar boyu, sokaklar, dükkanlar, alanlar anlatılır. Onun nesnelere verdiği önem çok açık belirir.
‘Wallas, önünde duran dağıtıcı makinenin camekanında, şöyle bir düzenlemenin altı örneğini görür: margarin sürülü bir ekmek içinin üstüne, mavi derisi gümüş parıltılar saçan geniş bir ringa filetosu yatırılmış; sağ tarafa beş tane domates çeyreği, sol tarafaysa üç halka katı yumurta; bunların üstüne de, gayet iyi hesaplanmış notalara, üç tane siyah zeytin yerleştirilmiş. Bundan başka, her tepside bir çatal, bir de bıçak bulunmakta. Daire biçimindeki ekmekler kesinlikle özel sipariş edilmiş olmalı.
Wallas jetonunu yarıktan içeri atar ve bir düğmeye basar. Tabakların oluşturduğu sütün, elektrik motorundan yükselen hoş bir harıltıyla aşağı inmeye başlar; Wallas’ın satın aldığı yemek, alt bölümdeki boş kutucukta belirir ve hareketsizleşir. Wallas tabağını ve yemeğine eşlik eden çatal-bıçağı alır, hepsini boş bir masaya bırakır. Sonra gene aynı ekmek diliminden bir tane daha, ama bu defa peynirlisini, ardından da bir bira almak için aynı şeyleri yapar, sonra da yemeğini küp küp kesmeye koyulur:’*
Alain Robbe-Grillet yalnızca gördüklerini tasvir etmekle kalmaz, aynı zamanda yöresinde yeni şeyler bulan ve bulduklarını bize anlatan anlatıcıya dönüşür. Küçük ayrıntılar dünyasında gezinir, bir imgelemeden başka bir imgelemeye geçer. Anlamsız gibi görünen, (sözgelişi, ‘ Rıhtımın kenarındaki granit bloklar; topuzun altında, şurada burada siyah, beyaz ve pembemsi kristaller parlıyor, gri renkli lav taşından yapılan küp, irtibatı kesilmiş zil, lahana çorbası kokan sokak , paslı tenekelerde yok olup giden çamurlu yollar, gibi) betimlemeler metinde belirli bir amaç ya da işlev taşımasa bile anlatıda yerini alır. Bütünden koparılmış, ayrık parçacıklar gibi görünen bu görüntüler görenin dünyasını kapsadığına göre, onları nasıl görmezden gelelim, demeye getirir.
İşte ‘yeni roman’cının görüntü dünyasına gelen ve onu bütüne ulaştıran bu küçük parçacıklardır. Çünkü bu nesneler birdenbire ve nedensiz çıkışlarıyla bize kendilerini kabul ettirirler. Romanın görevi okuyucuya tümüyle boş ve anlamsız olan şeyleri tasvir ederek, onların arkasında gizlenmiş olan dünyayı yansıtmaktır. Nesneler artık kendileri için de konuşurlar ve hikayenin önemli bir yerinde yerlerini alırlar. Onlardan kurtulmak artık söz konusu değildir. Böylece anlatının parçalanmasına sebep olsalar da onlar artık bir bütünün parçalarıdır. Metin onlarla bir bütünlüğe ulaşır.
Alain Robbe-Grillet, dünyayı ‘saçma’ bir gerçek olarak tanımlayan J:P:Sartre’tan bir adım ileriye gider ve dünyayı şöyle açıklar: ‘Dünya ne anlamlıdır, ne de Sartre’ın değişiyle ‘absurde’dür; sadece vardır ve gözümüzün önünde durmaktadır.’
Yeni romancı var olanı, insanın ona verdiği herhangi bir anlamdan sıyırarak kendi anlamıyla anlatmaya, okuyucuya kavratmaya çalışır. Böylece yeni roman gözümüzün önünde durmakta olan bu dünyanın dopdolu, karmaşık ve yoğun varoluşunu dile getirir. Dış dünyada var olanla, bunun bilincimizdeki yankıları, başka bir deyişle, gerçek öğelerle düşsel öğelerin kaynaşmasını vurgulamak ister. Gözle görünen dünyanın yanı sıra onların iç dünyamızdaki yankıları, bizde uyandırdıkları gerçekdışı, elle tutulamaz, düşlem dünyamızın öğeleri olarak önem kazanırlar. Yeni romancılara göre ‘gerçekle-gerçekdışı öğelerin kaynaşması kaçınılmazdır.’Robbe-Grıllet, nesneleri yargılamadan yakalar, onları okuma dünyamıza taşıyarak, bize bir kez daha bu ‘nesne’ lerle ne kadar çevrelenmiş olduğumuzun altını çizer.
‘Şöminenin üstündeki aynada yüzünün farkına varır, tam altında da, mermerin üstüne iki sıra halinde dizilmiş neneleri görür: heykelcik ile yansısı, bakır şamdan ile yansısı, tütün kaşesi, küllük, öteki heykelcik – yakışıklı bir güreşçi bir kertenkeleyi ezmek üzere.
Kertenkeleli güreşçi, küllük, tütün kasesi, şamdan...elini cebinden çıkartır ve ilk heykelciğe doğru uzatır; bir çocuğun yol gösterdiği yaşlı kör. Elin yansısı aynada elle buluşmak üzere ilerler. Her ikisi de bakır şamdanın üstünde bir an için asılı kalır, kararsızca. Sonra, yansı ile el, ayan yüzeyine eşit uzaklıkta mermerin kenarıyla mermerin görüntüsünün kenarına, karşı karşıya, usulca gelip yerleşir.
El, yeniden bronzdan yapılma kör adama doğru ilerler, elin görüntüsü de kör adamın görüntüsüne doğru ilerler... iki el, iki kör, iki çocuk, mumsu iki şamdan, pişmiş toprak iki kase, iki küllük, ikil erkek güzeli, iki kertenkele...
Bir süre daha beklemede kalır. Sonra kesin kararını verir, sol taraftaki heykelciği alıp yerine pişmiş toprak kaseyi koyar; şamdan kasenin yerini alır, kör de şamdanın yerine geçer.
Tütün kasesi, çocuklu kör adam, şamdan, küllük, yakışıklı güreşçi.
Eserini seyre dalar.....’ *
Geleneksel romanda olduğu gibi, belli bir olayın etrafında dondurulmuş bir dünya değildir bu. Romancı anlık görüntülerin, anlık değişimlerin peşine düşmüştür. Değişen, yeniden oluşan, silinen, parçalanan ve tekrar oluşan küçük anı birikintilerini, bilinç kımıldanışlarını da yakalar. Böylece ‘nesne’ ler dünyası kuru ve ölü bir dekor olmaktan çıkar, insanla kaynaşan canlı bir öğe halini alır.
‘ .....Wallas bir kez daha girişir ne aradığını anlatmaya: yumuşak, hafif, gevrek ama ezildiğinde biçimi bozulmayıp toz halinde ufalanacak bir silgi; kolayca bölünebilecek, kırıldığında da deniz kabuğununun içindeki sedef gibi kaygan ve parlak olacak bir silgi.
( ...) Ayrıtları iki üç santimetre uzunluğunda, köşeleri –belki de kullanıldığı için- hafifçe yuvarlanmış, sarımsı bir küp biçimindeydi. Küpün yüzlerinden birinde üreticinin markası yazılıydı ama okunamayacak kadar silinmişti; ortadaki iki harf (‘di’ harfleri) çözülebiliyordu bir tek; önce de sonra da en azından ikişer harf daha olmalıydı.’*
Her imge, her görüntü, her ses, baş döndürücü anlık bir hızla önümüzden geçer. Her an yanımızdan ‘nesne’ler akarlar. Ama ne ilginçtir ki, bizimle bu kadar yakın bir ilişkide olan bu ‘nesne’ler günlük yaşamın dur durak bilmez temposunda gerçekliklerini öyle yitirirler ki, biz onları görmez oluruz. Hatta giderek görme duyumuz da zayıflar. Yaşamın hayhuyunda sıkışıp kalışımız, bu akıp giden ‘nesne’leri ilgisizce süzmemize, onlara sadece bir bakış atmaktan öteye gitmez. En küçük bir görme kaygısından yoksun, bir an önce hızlı yaşam temposuna ayak uydurmaya çalışırız. Çünkü günümüz insanının sorunu zamansızlıktır. Bu zamansızlık bize sığlaştırıcı bir bakış getirir. Bu bakış altında yaşamın özünü, onun canlı bir süreç olduğunu unuturuz. Yaşam anlamlı olmaktan çıkıp, tüketilen anlar toplamına indirgenir. Böylece sürekli yaşanan anları da öldürmüş oluruz. İşte bu anda Robbe-Grillet , bize ‘nesne’lere odaklı bir okuma önermekle bize görmenin derinliklerini anlatmaya çalışır.
‘Her sanat alanında ve her çağda biçimler yaşarlar ve ölürler. Onlar durmadan yenilenir’. Bu sanatçının sanata karşı ‘açgözlü bakış açısından’ kaynaklanır. Bu yüzden ‘sanatçı’ için hiçbir şey önceden bilinemez. Eserden önce hiçbir şey yoktur. Sanatçı bir ‘yokluk’ alanına adım atar . Bu alanda kesinlik diye bir şey söz konusu değildir. ‘Bu bilinmeyen gerçek önünde yazar, içinde, onu ilk kendisi görüyormuş, kendisi seziyormuş gibi bir duygu taşır. Kuşku yer bitirir yazarı, ona , hiç kimse yol gösteremez, hiç kimse yardımına koşamaz. Bu kendi gerçeğini ortaya koymak için gereken biçimleri yaratmakta bir karara varacak olan, yalnızca kendisidir’, der Tibor Derby , 21 Eylül 1963 deki Le Monde’daki makalesinde. Yazarın tasarısını nasıl söyleyeceği, ve söyleyiş biçimi yazarı ortaya koyar. Eser başlangıçta ‘karanlık’ bir alan gibi belirse de, usta yazar bu karanlığı kendi üslubunu yaratarak, karanlığını aydınlığa dönüştürür. İşte ‘yeni roman’ cıların dünyası bizleri böyle bir aydınlığa davettir.