Bugüne kadar yazdığım yorumları okuyanlar genel olarak kişisel duyguları eleştiriye katmadığımı fark etmiştir. Okuduğum o kadar kitaptan sonra öldüm, bittim, beni mahvetti tarzı metni anlama, anlatmaktan çok salt bıraktığı kişisel etkiyi öne çıkarmak bana yeterli ve tek başına anlamlı gelmiyor. Ama bu genel kuralın esnediği nadir anlar var ve artık o nadide eserlerin en başlarında Denizi Yitiren Denizci’de yer alıyor.
Bu kitap, Altın Köşk Tapınağı’ndan sonra okuduğum ikinci Mişima kitabıydı ve kitap bittiğinde istemsizce başka sayfalar aradım, acaba eksik mi basılmıştı, sayfayı çevirirken atlamış mıydım ve bir sürü abukluk. Marguerite Yourcenar ne güzel söylemiş; “ İnce, bıçak ağzı gibi dondurucu bir kusursuzlukta” diye. Ben o kadar edebi konuşamayacağım, dehşetli bir güzellikti her satırı ve çok az kitaba nasip olan o ritüelden o da payını aldı, masanın üzerine koydum ve alkışladım. Eserden hala kopabilmiş değilim ve o alkışın hakkını veremesem dahi birkaç kelam etmek istiyorum. Bu kişisel övgüden sonrası yoğun spoiler içerir ve bundan hoşlanmayanlarla yolumuz burada ayrılabilir.
"anlaşılan, tehlikenin ne demek olduğunu bile bilmiyorlar. tehlike deyince, gazetelerin abartarak yazdığı fiziksel anlamdaki yaralanma, biraz kan akması gibi şeyleri getiriyorlar akıllarına. bunun tehlikeyle hiç bir ilgisi yok. gerçek tehlike yaşama eyleminin ta kendisidir. hiç kuşkusuz, yaşamak, varoluşun farklılaştığı bir kargaşadır. fakat varoluşu her an aslında olduğu düzensiz haline çözümleyip ortaya çıkan endişeden hareketle, her an ilk kargaşayı yeniden yaratmaya çalışan kaçık bir eylemdir yaşamak. bu denli tehlikeli başka bir iş daha olamaz. varoluşun kendinde hiçbir korku ya da hiçbir örtülü yan yoktur, bu korku ve tedirginliği yaratan eylemdir. ve toplumda, kökende anlamsızdır; kadın erkek bir arada yıkanılan roma hamamları gibidir. okul da, toplumun minyatürüdür: bu yüzden bize boyuna buyruk veriyorlar. bir avuç kör adam, bize ne yapmamız gerektiğini söylüyor, sınırsız yeteneklerimizi paramparça ediyor."
Herhangi bir Mişima kitabını, yazarın yaşam ve düşüncesinden ayrı düşünmek ve oradan doğan dertleri eserde takip edememek eserin kavranmasında bir eksiğe yol açacağı muhakkak. Ancak bu kitap çok kişisel dertlerin, hesaplaşmaların ve politik problemlerin dışında da okura çok büyük bir haz yaşatacak bir eser. Dilinin şiirselliği, betimlemerin ve tasvirlerin mükemmelliği, psikolojik tahlillerin gücü, ve bunlarla beraber o duru anlatım akıl alır gibi değil. Bu sadelikten doğan derinlik her yazarın harcı değil. O nedenle eseri birkaç koldan okumak mümkün ve bu yanıyla genç ya da kitap kurdu her okura yaşatacağı büyük bir edebiyat hazzı var. Ben becerebildiğimce derine ineyim, bakalım nerelere kadar gideceğiz.
Denizi Yitiren Denizci iki bölümden oluşuyor,Yaz ve Kış. Yaz bölümünde üç temel kahramanımızın (anne ve sevgili Fusako, oğul ve çete üyesi Noburo ve şan şeref uğruna karaya sırt çeviren denizci-sevgili-baba Ryuji) hayatlarında her şeyin iyiye gittiğe bir döneme tanık oluyoruz. Bu iyiden ne anlaşılması gerektiğine gelince; Noburo, hayatına giren Ryuji ile bir “ kahramanla tanışmış oluyor, karanın o sinik, dejenere, baba ve öğretmenlerce iğdiş edilmiş dünyasında Ryuji denizi, yani “ bütün kötülükler içinde tek iyi olan şeyi” ,macerayı ve özgürlüğü temsil ediyor. Ama bu özgürlük hissi Ryuji’nin karada geçirdiği günler içinde azalıyor, karanın kokusu onun da üzerine siniyor ancak Ryuji yeniden sefere çıkmaya karar verince “altın boka dönüşmekten” son anda kurtuluyor. Ryuji-Noboru ilişkisindeki temel sahneyi şu kısım oluşturuyor, annesi ve Ryuji’yi odasındaki delikten izleyen Noburo, Ryuji’nin annesi ile tam sevişme öncesi bir gemiden gelen düdük sesiyle denize doğru döndüğü anı bir mucize olarak yorumluyor ve içinde taşan sıkıntı ile ��öyle diyor; “ bu kaybolup giderse dünyanın sonu demektir” diye mırıldandı. Ne denli korkunç olursa olsun, bunu yıkacak her şeyi durdurmak için elimden geleni yapacağım.” Elinden geleni ileride göreceğiz.
Fusako, kocasının 5 yıl önceki ölümünden beri yalnız yaşamaktadır ve Ryuji’nin ortaya çıkışı ile bu yalnızlığı son bulmuş, kendi sınıfsal pozisyonundan çok uzaktaki bu adamla yeniden aşkı tatmıştır. Ama malı-mülkü-giyimi ve Japon kültüründe kopuk yaşamıyla tam bir kara insanıdır Fusako, kişiliğiyle batıyı temsil etmekte ve bu vahşi denizciyi duyduğa aşk ile evcilleştirmek istemektedir.Bulduğu aşkı bir sefere daha çıkacak ama geri dönecektir. Fusako ne kadar batıysa Ryuji o kadar doğudur. Yenilmiş, iğdiş edilmiş, güneşin hakimiyeti elinden alınmış Japonya’sında “arkaik” düşler içinde geçirmiş gençliğini ve bu yenik coğrafydan, denizi sevdiği için değil karadan nefret ettiği için ayrılmıştır.
Lyotard 60’ların sonunda “ büyük anlatılar çağı sona erdi” demişti, lakin Japonya’nın büyük anlatısı 6 ağustos 1945’de zaten bitmişti. Ryuji’den dinliyoruz; “20 yaşındayken tutkusu kesindi. Benim kaderim bir tek şeydir o da şan ve şeref, evet şan ve şeref ! Ne tür şan ve şeref özlediğini ya da ne tür şan şerefe uygun olduğunu bilmiyordu. Sadece, dünyanın karanlıkları içinde bir yerlerde salt kendisi için var edilmiş bir ışıklı nokta olduğuna ve günün birinde bu ışığın salt kendisini aydınlatmak için yaklaşacağına inanıyordu.” Yine başka bir yerde “ benim sıradan insanlara bahşedilmeyecek özel bir kaderim olmalı” diyor ve ama binlerce mil deniz yolculukları, tropikal adalar, popüler şarkılar hiçbiri o şeref yolundan eser taşımıyordu. Fusako ile tanışmasıyla o hep arzuladığı, ölümüne kendini vereceği ve sadece ölümle anlam kazanacak aşkı sonunda bulmuştu, aradan çıkarılacak bir yolculuk kalmıştı.
Yaz bölümününde dikkat çeken diğer temel hususlar ise Noburo ve annesinin ve Noburo- çetenin şefi ilişkileri. Mişima’nın annesiyle derdi üzerine konuşacak yetkinlikten uzağım ancak Altın Köşk Tapınağı ve bu kitapta anne- oğul ilişkileri epey problemli. Tapınak’taki nefretin yerini burada aşk ve nefret ilişkisi alıyor. Her problemli anne-oğul sorununda ucuzundan oedipus kompleksi aramak gibi bir çabam yok ama yazarın Freudyen sularda ustaca gezdiği de bir gerçek.Noburo’nun özellikle annesinin ona kızdığı günlerde delikten annesini gözetlemeden uyuyamaması, Ryuji’nin suçları bölümüne “ annemle gezip beni yalnızlığa terk etmesi”ni eklemesi( sonradan bunun öznel bir problem olarak görüp listeden çıkarsada) okuru mecburen antik yunan referanslara götürüyor.
Babasız yani otoritesiz büyüyen Noburo’nun hayatının merkezinde çetesi ve onun şefi yer alıyor. Şef, edebiyat tarihinin gördüğü en nihilist karakterlerden biri olsa gerek, nihilist ama pasifist değil, şef ama güçlü değil, gruba liderlik yapışı zekasından geliyor. Yukarıda alıntıladığım cümlesinden görüleceği üzere tüm toplumsal yargılara cephe açan bu 13’lük veletin etkisinde kalan Noburo başta kahraman ilan ettiği Ryuji’ye şefin( babanın ) gözü ile bakmaya başlayacaktır.
“Bu dünyanın üzerinde boydan boya yapıştırılmış bir olanaksızlık etiketi vardır. Ve bu etiketi yırtıp atabileceklerin sadece biz olduğumuzu aklından çıkarma. Ötekiler korku kaynaklı saygıdan sustular.”
Şefin konuştuğu bir çok yerde aklım hep Mişima ve eylemine gitti, sanki yıllar öncesinden bize yapabileceklerinin sınırsızlığını göstermek, olanaksızlık etiketini parçalamak istediğini göstermek istiyor gibi. Hala kitap boyunca bahsi olunan dünyanın boşluğunu,Mişima’nın boşluk ile kasttetiği şeyi düşünüyorum. Neyse gelelim ikinci bölüme.
Bu bölümü ve esas olarak son 30 sayfasını adeta gerilim film izler gibi okudum ve ilk kitap okuduğum günlerden yadigar sorularla baş başa kaldım; “ne olacak şimdi.”
Ne olacağı biraz erteleyip olayların gelişimi ve doğurduğu düşüncelere geçelim. Kış aylarındayız, yazlık hayaller karlar altında ve hayallerin ardındaki gerçeklik gün yüzüne çıkmak üzere. “ Dünyanın hiçbir yerinde şan ve şeref yoktu” diyen Ryuji’nin dönüşü ile açıyoruz bölümü. Bir zamanlar kahramanlık, ün ve şeref düşkünü karakterimiz boyun eğmiş, karada karar kılmıştır. Ancak denizlerin hülyası varsa Japon karasının da gerçekliği var. Fusako ile birlikte alınan evlilik kararı sonrası karşımıza beyefendi (yani Avrupalı) gibi giyinen, yabancı dil (yani İngilizce) öğrenen ve müstakbel eşinin şirketine ( yani batı malları satan bir firmaya) uğramaya başlayan bir adamla karşılaşıyoruz. Bu değişim, Noburo’nun nefret ettiği sıradanlaşmış dünyaya teslim olma anlamına gelmektedir ve medeni bir babanın çektiği nasihat ile son raddesine ulaştığı yerde Noburo bağırmak ister; “ Bu adam böyle sözler edebilir mi? Bir zamanlar öylesine parlak bir kahraman olan adam bu mu” ve devam eder; “ bana bunu nasıl yapabildin?
“Fusako’nun evinde Japon stilinde bir tek oda bile yoktu. Yaşam biçimi, yılbaşı günleri dışında, tamamen batı tarzındaydı. Sadece yılbaşı günleri lake boyalı tepsilerde özel yılbaşı kahvaltısı hazırlamak ve yeni yıl onuruna saki kadehlerini kaldırmakla geleneğe uyardı”
Ryuji’nin şan ve şereften ricat ettiği yeri böyle anlatıyor yazar ve Noburo’nun suçlar listesinin en sonunda şöyle yazıyor;
“ 4- buraya geri gelmek.”
Yani Noburo’nun temel derdi, annesi ile arasına yabancı birinin girmesi değil, altının boka dönüşmesi, değerini yitirmesidir. Denizcinin bu seçimi yaparken yitirdiği esas şey denizden çok ötesidir ve Jameson’ın, Çok Uluslu Sermaye Çağında Üçüncü Dünya Edebiyat yazısında öne sürdüğü “ bütün üçüncü dünya metinleri, diyebilirim ki zorunlu olarak ve çok ozgül bir tarzda alegoriktir: biçimlerinin kaynağı roman gibi esasen batılı temsil araçlarına dayandığında bile, hatta bilhassa boyle durumlarda ulusal alegoriler olarak okunmalıdırlar” tezi oldukça yerindedir.
Hızlananlım biraz; Noburo’nun “ ne denli korkunç olursa olsun bunu durdurmak için elimden geleni yapacağım” dediğini görmüştük. Kahramanının son hali ve suçlarının listesini gruba açıkladığında şef şöyle der; “ onu yeniden kahraman yapmak ister misin?
Altın Köşk Tapınağı için mutlu sonla bitiyor yorumu yapmıştım, bu kitap için de aynı yorumu yapacağım. Anne- Sevgili- patron ve hepsinden çok batı değerlerinin ayaklı temsilcisi Fusako hariç bu kitap tüm karakterler için buruk bir mutlu sonla bitmiştir. Bu mutluluğu açalım biraz.
Onu yeniden kahraman yapmayı her şeyden çok isteyen Noburo, çetesi ile birlikte Ryuji’yi öldürmeye karar verir ve onu arkadaşları ile buluşmaya ikna eder. Bu buluşmaya Ryuji beyefendi kıyafetlerini çıkarıp o eski denizci kıyafetleri ile gelir. Çocuklara her şeyden habersiz denizcilik anılarını anlatırken vazgeçtiği yüceliğin farkına varır, şan ve şeref yolunda kahramanlık arzularıyla geçen bir ömürden geriye kalanın muhasebesi yapılır; “Ürkütücü ölüm artık istemiyordu kendisini. Hiç kuşkusuz yücelikte de sırt çevirmişti ona. Duygularının getirdiği şarhoşluk. O delici acılar, o sıcak ayrılışlar. Yüce Dava’nın çağrısı, tropik güneşinin bir başka adı ve kadınların gözyaşları, özlemler, onu erkekliğin doruğuna iten o tatlı güç, artık bunların hepsi bitmişti.” Bu anlamda, bu sonla denizcinin o hep aradığı ama nerede olduğunu bilemediği yücelik onu tam da ondan koptuğu yerde bulmuş ve düşlerini son anda gerçek kılmıştır. Ryuji’nin gizli isteği, Noburo’nun eylemiyle iç içe geçmiştir. Noburo’da mutludur zira o adamı düştüğü boktan alıp tekrar kahraman yapmış, dünyanın üzerindeki olanaksızlık etiketini yırtıp atmış, konuşmaktan başka bir işe yaradığını şefine ispat etmiştir.( ah ulan mişima Allah müstehakını versin, sanki olanaksızlığa gelecekteki müdahelesini anlatıyor). Şef mutlu mu onu bilmiyorum işte, muhtemelen umurunda da değildir, sonuçta dünyanın boşluğunu 13 yaşında kavramış bir çocuk ne kadar mutlu olabilir ki.
Bu yazıya tahammül eden okura son olarak şunu söylemek isterim; benim yaptığım okumaları boş verin, bu kitap bunların edebiyat olarak çok ötesinde. Hemen hiç vakit yitirmeden bu kitabı alın, okuyun ve Mişima’nın Japon edebiyatının en tanınmış yazarı değil,1950 sonrası dünya edebiyatının en önemli kalemlerinden biri olduğunu görün. “İyi uykular yavrum “”ile başlayıp,” daldığı düşten ayılmadan” la biten bu kitap uykularınızı mı kaçıracak düşlere mi daldıracak ona da siz karar verirsiniz artık.