Kusurlu bir sikke elden ele, keseden keseye geçerek bütün Roma’yı nasıl dolaşır?
Hikâyeyi hikâyeye, yolu yolcuya, rüyayı rüyete, yedi kişiyi erdemli bir köpeğe nasıl bağlar?
Gölgelerin mağarasına dönen haberci her defasında niye taşlanır?
Kehribar Geçidi, MS 300’lü yıllarda İmparator Diocletianus Roma’sında bu sorulara cevap arıyor.
Okuyucularını Forum’un, Colosseum’un, Senato’nun, Tiber ırmağının, Şifa Tapınağı’nın, sonradan kaybedilmiş veya hiç edinilmemiş özgürlüklerin, hitabetin, yazmaların, lâhitlerin, şifalı otların, kurtların kuşların, dağların, en dehşetli dövüşlerin, toga picta’nın ve dikenli deniz salyangozlarının arasında uzun bir yolculuğa davet ediyor.
Berrak fakat derin dili, karakterlerinin canlılığı, olaylarının sürükleyiciliği, dönemsel detaylarının zenginliği, can yakıcı meselelerinin her daim geçerliliği ile tarihin özel bir noktasından çekip çıkarılmış olsa da evrensel insanlık hallerine dair söyleyecek sözü olan destansı bir başyapıt. Sekiz yıllık bir emeğin sonucu.
“Sanki ölmüşüz de bu dünyadaki günlerimizi anarak konuşuyoruz seninle. Sanki bu dünyadaki yaşamımız bitmiş de biri, bütün dertlerimize dönüp şöyle bir bakalım diye omuzumuzu okşar gibi. Bitti artık, geçti, der gibi.''
3 Mayıs 1957 tarihinde Trabzon’da doğdu. İlk ve orta tahsilini aynı kentte yaptıktan sonra Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi (1979). Dört yıl lise öğretmenliği yaptı. KTÜ Fatih Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümü’ne öğretim görevlisi olarak girdi. (1985). Orhan Okay yönetiminde sürdürdüğü Halide Edib Adıvar’ın Romanlarının Teknik Açıdan Tahlili konulu doktorasını tamamladı (1987). Aynı bölümde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. Şair Nigâr Hanım konulu çalışmasıyla doçent oldu (1995). 1998′den itibaren aynı fakültede açılan Türkçe eğitimi bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapmakta olan Nazan BEKİROĞLU 4 mayıs 2001′de profesör olmuştur
Maziye bir bakıver, neler neler bıraktık? Ve neleri alıp getirdik yanımızda, nelerden ders çıkardık? Dünkü mazlum bugünün zalimi mi oldu? Bugünün mazlumunun eline güç geçince o da zalim mi olacak? Tarihin tekerrürünün sebebi hiç ders almayan insan mı yoksa ruhunda, vicdanında gedikle doğanlar mı? Uzun, kalabalık, derin ve kat kat… Roma da böyle bu roman da. Okurken bir yandan yukarıdaki gibi onlarca soru başınıza üşüşürken öte yandan da “ne kadar güzel oluşturulmuş bir metin” diye düşünmekten kendinizi alamıyorsunuz. Önce tek tek sonrasında bir arada kaderlerine tanıklık ediyoruz yedi kişinin, onların civarındaki insanların ve köpeklerin. Roma’nın sokaklarını adımlıyor, Colosseum’un dehlizlerine yolumuzu kaybediyor, içimizden gelenleri papirüslere kaydediyor, sonra o yazmaları ya kaybediyor ya yangınlarda yitiriyor ya da yüzyıllar sonra tekrardan buluyoruz. İnsan olmayı ve gücü elinde tutmanın ne demek olduğunu sorgulatan bu “yedi uyurlar” türevi romandan hepimizin alacağı çok şey var. Yazarın dehasına hayran olacak, ustaca ve zekice harmanlanmış kurgudan hem tarihte gezinme hazzını hem de bugüne dair dersler çıkarma şansını bir arada yaşayacaksınız. İlk etapta okunması zor gelen uzun tasvirli ve devrik cümleli dile ve kitabın atmosferine bir kere alışınca yüzlerce yıl akıp gidecek ve bir bakacaksınız ki kitap bitecek. Tabi insanlık var oldukça kitaptakine paralel yaşantıların sonu gelmeyecek. Keyifli okumalar dilerim eyy Romalılar…
600 küsür sayfalık bir kitaba başlamak için uzun bir konsantre süresi gerekti bana..
Zira Nazan Hanım kalitesinde yazılmış bir esere kendimi vermek için gerekli motivasyonu anca yeni yılda yakaladım diyebilirim..
Roma dönemi ve Roma çevresindeki gelişmeleri, yaşanılanları işlemiş Nazan Hanım..
Kitaba ve karakterlere alışmak zaman ve sabır istiyor.. Konu yavaş yavaş, katman katman ilerliyor.. Kendinizi zaman içinde gezerken bulduğunuz çok anlar yaşıyorsunuz..
Roma'nın asaletinden başlayıp zulüm yıllarına kadar her ayrıntı var.. 7 uyuyanlar diye bildiğimiz efsaneye de şahitlik ediyorsunuz..
Kitap bitince, zaman da toplum da değişse işlenen ve yaşanan kötülüklerin hep aynı kaldığı, devam ettiği kalıyor akılda..
İnce ince işlenmiş bu esere Nazan Hanım severler bayılacaktır..
Nazan Bekiroğlu okumak o kadar güzel ki...Çok özlenen birine kavuşmak gibi. Uzun bir aradan sonra biz onun kitaplarını tekrar tekrar ziyaret ederken muhteşem bir hikayeyle geri döndü. Hoş geldi sefalar getirdi. Bizi alıp ta eski Roma'ya yedi uyuyanlara götürdü. Aslında anlattıkları sadece fantastik mistik bir hikaye değildi. Çiğ süt emmiş insanoğlunun serencamesinden bir örnekti. O kadar güzel geldi ki yine onun şiir gibi anlatımına dalmak, tüm ayrıntıları içsellestirmeye çalışmak. Bazen şaşırmak bazen de ağlamak. Çok güzeldi.
Yâre kavuşmak gibiydi. Bitirmemek için çırpınsam da sona geldim. Kusurlu sikkenin bütün yolculuğuna şahit oldum. Yedi uyurlar ile mağarada uyuyup uyandım. Sevdiği, sevmediği herkesi 309 yıl geride bırakanların hikayesine ortak oldum. Tekrar tekrar okunacak bir eser bıraktı bize yine Nazan Bekiroğlu.
Kitabı iki bölüm gibi düşünüp değerlendirmesini yapmak daha doğru olabilir. İlk bölümde bazı karakter hikayelerini gereksiz uzun ve sıkıcı buldum. İkinci bölüm ise daha akıcı ve merak uyandırıcıydı, Roma ve Hıristiyanlık tarihiyle ilgili çok güzel tespitler vardı.
Zamanda yolculuk, zaman-mekan kavramları üzerine tekrar düşünmenizi sağlayacak bir kitap aynı zamanda. Farklı zamanlarda yaratılan eş ruhların ortak zamanda tanışması fikri güzeldi.
“Düşün ki binlerle yıldır var olan, bizden sonra da binlerle yıldır var olacak olan dünyadan gelip geçen sayısız ruhtan biriyiz. Hiç karşılaşmamış, birbirimizi tanımamış, hatırlamamış olabilirdik. Veya birimiz hatırlarken diğeri bu tanışıklığı inkar edebilirdi. Veya hiç hatırlaşmadan birbirimizin yanından geçip gidebilirdik. Diğer yarısını bulamayan bölünmüş bir ruh gibi kıyamete değin hasret çekebilirdik. Dahası, farklı zamanlarda yaratılmış olabilirdik. Ama bak, binlerle yıl içinde aynı zamanda doğmuş, bunca kalabalık arasında tanışmış olmamız kader değilse nedir? Bu bir mucize. Rabb yazdı, ‘Rabbin adına şükürler olsun.’ “
%10'unu anca okumuşumdur ama sevmedim, devam etmeyeceğim. Romandan çok hikaye derlemesi gibi. Bir karakteri bir gün filan takip ettikten sonra karakterin o gün konuştuğu başka birinin hikayesine atlıyor. Hiçbir karaktere bağlanamadan kitap ilerlediği için bu kadar uzun bir kitaba devam etmeye motivasyon bulamadım.
Ayrıca hikayeler Roma döneminde geçiyor ve anlatıcı bazen fazla açıklama yapıyor. Yazar, kitabı yazabilmek için dönemi iyi araştırmış olmalı ama bu bilgiyi biraz fazla göze sokuyor gibi hissettim. "Binlerce yıl sonra, başka bir dilde adı İzmit olacak olan kent Nikomedia" gibi açıklamalar ve dönemin felsefe ve bilimine yönelik söylemler hikayeden kopuk bir şekilde eklenmişti. Ya açıklamayı okuru araştırma yapmaya itmeli ya da bu açıklamaların hikaye içinde yapılması için bir bahane sunmalıydı bence.
Hayatın karmaşası içinde, bir haftada bitecek kitap dört ay süründü. Çok uzun yorucu. Çok bölümlü öykülerin arka arkaya eklenmesiyle oluşmuş gibi. Yedi uyurlar olduğu karakterler toplanınca apaçık anlaşılıyor. Tragedya sinema ile devam ediyor çağlar boyu ihtiyaç değişmemiş. Orada insanlar bizzat kendileri olaya şahitlik ederken, şimdi başka bir zihin üzerinden (senarist-yönetmen-kamera vs) kendilerine anlatılanı bitmeyen bir azimle seyir halindeler. Kitap okumayı ayrı tutuyorum, seyretmekten. Roma, panteizm, hristiyanlık, taş ustalığı, yazma/retorik, kölelik, yargılama hüküm hepsi zamana dair, temelde Platon’a dair, gölge-rüya, erdemsizlik vb temalarla ilerledi. Felsefeye yakın olmayanlar ne anladı bilmiyorum elbette. Bir şekilde bitirdim okumayı, bıraksam daha iyi olabilirmiş :)
This entire review has been hidden because of spoilers.
Gerçek bir kıssa kurgulanıyor. Buna belki yarım bir kurgu denebilse de temelde varolmuş bir hikayenin üstüne roman bina ediliyor. Bu sebeple, ‘kitap beni içine almadı, sıkıcıydı, kitap akmıyordu’ diyenleri haklı bulamayacağım. Çok hoş, düşündürücü ve çok başarılı. Roma/Bizans değinmeleri kusursuzdu ve bir Bizanslı dahi okusa hayran kalır sanırım
This entire review has been hidden because of spoilers.
Kitap, sayfa 340’a kadar engebeli, yokuşlu bir yol, 340’tan sonrası ise su gibi akıp giden bir yoldu benim için. Ahir zaman diyebileceğimiz, batsın bu dünya, şimdi değilse ne zaman denilen tarihinin her döneminde zaman-mekan-topluluklardan bağımsız aslında birbirinin benzerlerini yaşadığımız, insan eliyle yapılan zulümler, dinin her baş yöneticinin kendi yararınca yorumlandığı ve uygulandığı, toplamda tüm bunların uç uca birleştiği bir sarmalın içinde hissettim kendimi. Bu dünyadan geldik geçiyoruz. Ve sanırım insan eliyle dünyayı insanlığa dar ediyoruz, ne hazindir ki her dönemde bu böyle. Bu dünyada insanca yaşamak için iyi bir zaman aralığı yok sanırım. Nitekim, sınav gibi günlerden geçtiğimiz canım ülkemde böylesi değerli bir kitabı yazan yazarımızın varlığı içime az da olsa ferahlık veriyor. Kalbimde hep özel bir yeri olacak bu kitaptan bir alıntıyla cümlemi bitireceğim. “Yaşayıp geçmişti işte dünya üzerinden. Bir kandil alevi gibi yanıp sönmüştü. Bir çiçek gibi açıp solmuş, bir kuş gibi doğup ölmüştü. Bir çimenin kökü kadar kalmıştı ancak yeryüzü kayıtlarında. Taşa oyulmuş suretler gibi kalmamıştı yarına. Kalmasın.”
-“Seviyorsun ya,” dedi yazıcı köle. “Daha ne istiyorsun? O sevmese de olur.” -İnsan, kaderinin ne olduğunu o önünde bir gül yaprağı gibi açıldığında ya da bir tabut kapağı gibi üzerine kapandığında anlar. Ondan sana bir aşk gelirse geri çevirme. -Kanadı kırık olduğu için yolları yürüyen bir kuş, denizde boğulan bir balık kadar yalnızım. -İçimde yüz hayatı yüzer yıldan yaşayacak kadar heves var, benimse şu ırmağı seyretmekle geçiyor ömrüm. -Çıkardığı sesten değil çıkarmadığı sesten mesuldür insan en fazla. Gün gelir hissetmediğin acının da hesabı senden sorulur, kalbimden sorumsuzum sanma. -Şu dünyanın yüzünde tek kişi bile seni gerçekten anlayarak dinlese yeter.
*Özlemişim Nazan Bekiroğlu’nu. Uzun yıllar konuşmadığın, görmediğin bir arkadaşını, sabaha kadar dinliyormuşcasına bitti kitap. 7 kişi ve Kehribar 309 yıl uyudu, benimse uykularım kaçtı sonunda. Kandilci Feliks’in geri çeviremediği bir aşkı bekler gibi gözlerim açık, bekliyordum; neyi ve kimi beklediğimi bilmeden, rüyamda dahi görmediğim halde.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Hayatımızda bugün ‘çok önemli’ görülen şeylerin aslında ne kadar da önemsiz olduğunu derinlemesine hissettiren, Her türlü inancı menfaati ekseninde yozlaştıran insan tabiatını bütün çıplaklığıyla gözler önüne seren, Yarı nesir, yarı şiir, Ashab-ı Kehf’in Nazan Bekiroğlu versiyonu. Uyarı: Bu tür tarihi karakterlerin hayali roman konusu olarak kullanılmasını oldum olası tehlikeli bulmuşumdur. Onları kendi zihnimizden konuşturmak, seçilen karaktere göre bir nevi mesuliyet oluşturabilir. En basitinden yeterli donanıma sahip olmayan okuyucular tarafından yazarın hayal gücü tarihi gerçekler olarak kabul edilebilir. Son olarak Ashab-ı Kehf kitapta anlatıldığı gibi Roma şehrinde yaşamamıştır.
Nazan Bekiroğlu‘nu çok severim, son kitabının çıktığını duyunca da heyecanla aldım.. Çok güzel bir kurgu, yine çok şeyler öğrendim. Ama dili beni uzun zamandır hiçbir kitapta olmadığı kadar zorladı. 400. sayfada hikaye örgüsünde beklenen heyecan ancak oluşmaya başladı. Başka birinin kitabı için bu kadar sabreder miydim ?, hayır kenara bırakırdım.. zorlandım azmettim bitirdim. Bir mücella gibi kolay okunan kitap değil. dönemin dilini yansıtmak için inanılmaz zorlayıcı devrik cümleleri mevcut. gerçi bir süre sonra bu dilden de zevk almaya başlıyorsunuz.. nazan bekiroğlu sevenlere ve sabrı olanlara ve vakti çok olanlara tavsiye edebilirim
Bir romandan daha fazlası.. Yer yer kullanılan akademik dil, yazarın kalemine alışık olmayanları zorlarken, söz konusu kalemi bilenler için ise sindirmesi zor bir eser statüsünde.
Konu ne olursa olsun, tarihin tekerrür ettiğini bir kez daha tanıklık ediyorsunuz. Uğruna savaşılan, göklere çıkarılan değerlerin zamanla nasıl ayaklar altına alındığına; doğruların yanlış, yanlışların doğru olarak kabul edilmesi karşısında şaşkınlık yaşarken, doğruyu korumanın nasıl ve neden bu kadar zor olduğunu anlayamıyorsunuz..
Nazan Bekiroğlu nun okuduğum ilk romanıydı ve beklediğimden iyiydi. Daha önce Roma yı gezme fırsatım olmuştu o yüzden hikayenin geçtiği yerler çok net gözümde canlandı. Yazar Vatikan ı gezerken hissettiklerime adeta tercüman olmuş. Ben de bir dinin temsil merkezinin nasıl bir ihtişam ve gösteriş içine girdiğine evrilmesi gerekenin tam tersine döndüğüne şahit olmuştum. Hikayeye gelecek olursak yedi uyurları hep bugün Efes antik kenti yakınında biliyordum. Ama aslında 32-33 yerde varmış. Kehribar geçidi ise Roma yakınında geçiyor bu versiyonu da bana biraz değişik fakat keyifli geldi.
Allah için sürükleyici bir kitap. Sıfatları birden fazla kullanıp yinelemesini de seviyorum. 61. sayfada gecen bir detayın 500. sayfada unutulmamasini da...
Fakat Nazan Bekiroğlu'nun Nar Ağacı'ni okuduğumda da bu hissiyat vardı içimde. Şimdi de... Tarif edemiyorum ama neden 600 sayfa okudum ki ben derken de kendimi alamıyorum.
Gerçekten aşırı uzun ve aşırı edebi anlatılmış bir öykü. Ama öykü o kadar iyi ki bu kusur bile gölge düşüremiyor. Severek okudum, sabrı yetene de öneririm.
İnsanları birleştiren mutluluklar değil acılarsa o da çocuğunu daha sağken yitirmiş miydi kendisi gibi?
Dünya kelimeleriyle bir kalemin ucuyla ve bir mürekkebin boyasıyla bir kağıdın üzerine yazılmış her kitap onun kütüphanesine girmeden rahat edemeyecekti.
Lakin hayat tuhaflıkla doludur ve kader muammalıysa da bir o kadar şakacıdır.
Seneca bile, Okullar çocukları ancak aptallaştırıyor dememiş miydi?
Sözdü kadim geleneklerin yelkeni. Dilin bekçileri söz söyleyebilenlerdi. Söz evveldi yazı sonradan gelmişti. Söz tanrıların armağanıydı, yazı insan aklının icadı. Söz insanın doğasına uygundu, yazı o doğayı bozmuştu. Yazının olmadığı o eski ve kutlu zamanlarda bütün bilgi ve edebiyat söz halinde dururdu hafızalarda. Onca destan yazıyla mı yazılmıştı? Oysa yazı zihinleri tembelliğe itmiş, insanın gerçek hâzinesi onun bir kopyasına tercih edilmişti. Ama kederli kelimeler vardır ve benimkiler onlardandır.
Hangi yanından yara alıyorsun ki böyle kanıyorsun?
İçimde yüz hayatı yüzer yıldan yaşayacak kadar heves var, benimse şu ırmağı seyretmekle geçiyor ömrüm.
Ruhu yansıtmasa yüze kim bakardı?
Bu kadar işlenmiş bir vahşet için en eğitimli zekalar kim bilir kaç asır bilenmiş,eğitilmişti? Bir anadan doğmuş insan, öldürmenin acı çektirmenin ayrıntıları üzerine nasıl bu kadar dahice düşünebilmiş nasıl bu kadar yaratıcı olabilmisti? Basit bir şeydi ölmek. Nasıl böyle karmaşık ve uzun bir şeye dönüşebilmişti? Kim kurmuştu işkence sehpasının düzeneğini ? Bu ızgaralı demir yatağının ölçülerini hangi zihin oranlamıştı? Kim hesaplanmıştı ipi geren bu çarkın çapını? Çarmıh halatını kaydırmak için oluklar açmayı, onları yağlamayı kim akıl etmişti?
Halk gönüllü aldanmaya dünden razıdır. Bir sihir içinde yaşadığını bilir ve kendisini uyandırmaya kalkanın karşısına dikilir.
Çıkardığı sesten değil, çıkarmadığı sesten mesuldür insan en fazla. Gün gelir hissetmediğin acının da hesabı senden sorulur, kalbimden sorunsuzum sanma
Beni ölümle korkutma çünkü ölümden sonrasına inanırım
Kehanet sanılan şey çoğu kez tecrübedir.
İnsan kendi hayatının hükümdarı ya da mazlumudur.
Çünkü bir şeyi kendisi olarak görmeden önce hayallerinizde şekillendirmişseniz gördüğünüzde iş işten geçmiş demektir.
Bir gölgenin düşüdür insan.
Bir dil nasıl unutulur? Dilin evi fiillerdir, fiilerinden mi yıkılır? Bağlaçlarından mı kopar, edatlarından mı kırılır, sıfatlarından mı bozulur, isimlerinden mi ayrılır?
Nazan Bekiroğlu zor olanı seçmiş; ondan beklenen bir kitap değil bu. Onun ustalığı anlamında değil elbette bu söylediğim. Türk edebiyatının en latif, en mâhir ve hassas kalemi benim için. Mücellâ'dan sonra hatta Yedi Uyurlar ile ilgili bir kitap geldiği haberini duyduktan sonra bile böyle bir eser hayal etmemiştim. Yazarlık hayatının ve dahi kişisel vicdan ve ruh/kul yolculuğunun olgunluk eseri bence, Kehribar Geçidi. Yalın hakîkat az kelimeliktir; Budist koanları ve canım Yunus ve Hak âşıkları, gönül sultanları bunu bize gösterirler. Bu hakîkatı göstermek için ördüğünüz dantel ise çok kelimelik olabilir, kesret ve tevhid üzre. Dünya gurbetinin çağlar boyunca değişmeyen hikâyesini anlatıyor Bekiroğlu, nefsin ve ona ait herşeyin: ihtiras, güç sarhoşluğu, ilahi/iktidar hırsı, halk için denilen ama ondan çok uzak olan kurumların içten çürümelerini, adalet adına zülmedenleri, kötülüğün sıradanlığı ve İlahi Söz'ün çarpıtılıp, çıkar için alet edilmesini... Derin meseleleri olan bir iç döküş Kehribar Geçidi ve zamansız olan o en zor soruyu soruyor, Hz. Muhammed'in saçlarını beyazlatan o nidanın: "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol," (Hûd, 112) yankısını: Nasıl temiz kalınır bu dünyada, nasıl değdirmezsin çamuru temiz ruh gömleğine? Timaş Yayınlarını da tüm yayınevlerinin artan kağıt fiyatları nedeniyle yazarlarından "kısa romanlar" bekledikleri bu günlerde, böyle bir kitabı basmayı göze aldıkları için de tebrik ediyorum. Yazar Nazan Bekiroğlu'nun ustalığına her zaman hürmetim var, hassas kalbine ise muhabbetim. Daha çok olamaz dediğim bir anda, bu kitapla bu hisleri daha da derinleştirdi. Uzun bir okumaydı, zaman aldı, okuyucudan da emek isteyen bir metin bu... Ama Hz. Pir'in dediği gibi hazineyi öyle kolay bulunacak yer koymazlar; cevherleri bulmak, çıkarmak emek ister. Kehribar Geçidi adı gibi bu emeğe değiyor. Aşk olsun...
Kehribar Geçidi insafsızca çok uzun (iyi bir editörle kitap gerçekten yarı uzunlukta olabilirmiş) ama bir o kadar da sürükleyici bir kitap.
Roma tarihi üzerinden politika, felsefe, güç dinamikleri, inanç, din suistimali, aktörlerin değişip çarkın aynı kalması, gerçeklerin çarpıtılması, bilginin ve tarihin işe gelindiği gibi kaydolması, post-truth, zaman, hatıra, sosyal bellek konularına yedi uyurlar, Plato’nun mağara metaforu gibi referanslar üzerinden değinen roman.
Başta biraz sabır ve azim gerekiyor, ama gitgide sarıyor. Kimi okurun ilk başta birbiri ile nasıl örtüştüğü belli olmayan farklı farklı hikayelerden ve kitabın uzunluğundan gözü korkabilir. Ama başta o hiç bitmeyecek gibi gelen uzun kitap sonuna doğru öyle bir akıyor ki hem sonu ne olacak diye merak ettiriyor, hem de bitecek diye üzüyor.
İtiraf etmeliyim ki bu okuduğum ilk Nazan Bekiroğlu kitabı, ama sanırım gerçeküstü öğeler ve tarihsel örgünün zenginliği yazarın titizlikle geliştirdiği, diğer kitaplarında da olan kendine has bir özellik. Yazar bazı tarihi detayları o kadar güzel betimliyor ki olayın kurgu olduğunu unutup hepsini sahici sanabiliyorsunuz. Beri yandan da bazen o şiirsel dil ve çok uzayan betimlemeler o kadar rokokoya kaçıyor ki arada hikayeden kopabiliyorsunuz. Ama zamanlar arası yolculuklar ve tarihi detaylar bana Octavia Butler’in Kindred’ini, zaman ve mekan sıçramaları belki biraz Jalal Toufic’in Vampires’ini anımsattı.
Acaba bu kitabı İngilizceye çevirecekler mi? Umarım zamanla bir çok dile çevirilir.
Kendisi zaten cok sevdigim yazarlar arasinda yer alsa da kendini aşmış diyebilecegim bir eser yazmis...
7 kisi farkli sebeplerle ve ilginc bir canli tarafindan bir araya getirilebilir mi? 7 kisi aynı rüyayı parca parca ve devamli halde gorup hissedebilir mi? 7 kisi zaman degistiren bir uykuya ayni anda dalabilir mi?
Hristiyanligin ilk ortaya ciktigi çağlarda Roma imparatorluğu uzerinden kaleme alinmis, gercek degerinin bence kestirilemeyecegi bir eser. Fantastik ogelerde bir miktar eklenince tadından yenmez olmus.
Spoiler olmasinin sebebine gelirsek; Hristiyanlık ve putperestligi farkli açılardan ele almak, olusum aşamasını kafamızda canlandirmak, yapilan isin kalitesi cok iyi gibiydi. Sadece iskenceler degil, rüyalarından sonra ki kul kokusunu bile aldim diyebilirim bir an.
Burada bir seye de ayrica bayildim; hristiyanlik zaten değiştirilmiş ve tahrip edilmistir. Size birsey verene degil her zaman ve herkese düsturu geçerlidir vs. Islamiyetin ozunun aslinda her dinin ozu oldugunu, gorunene bile iyi bakmak gerketigini gosteriyor
This entire review has been hidden because of spoilers.
Yazarın seçtiği konular her kitabı için çok güzel. Ama okuması biraz yorucu olabiliyor. Uzun cümleler, devrik cümleler, cümle içinde betimlemeler, günlük konuşmalarda kullanılmayan yada az sıklıkla kullanılan kelimeler, detayları detaylandırması bazen ağır gelebiliyor... Açıkçası biraz konudan, akıştan kopmama sebep olabiliyor, okunması zor. Okuyucunun kafasında canlanmasını, akışta kalmasını etkileyebiliyor. Edebi olarak eminim ki çok değerli. İçerisinde çok güzel öğretiler var. Üzerinde saatlerce düşünülecek felsefik, sosyolojik durumlar var. ‘Her kader kendi mürekkebi ile yazılır’ cümlesi çok etkileyici mesela. Çok emek verilmiş olduğunu düşünmem bir yana elbetteki ne yazarı, ne eserini eleştirmek gibi bir hadsizlik yapmak niyetim yok. Sadece okurken beni etkileyen menfi durumları paylaşmak istedim.
"Ne yatıştırır bu ruhun sızısını, bu bedenin acısını ne dindirir? Bu öfkeyi ne sakinleştirir?"
"Ama yine de aklın kabul ettiğini ruhun sindirmesi için biraz zaman gerekir."
"Bedeninden ayrılırken yanında hiçbir şey götürmeyecek olan ruhum, senin hatıranı götürebilir; ruhum var oldukça ölümsüzlükle bir bağ var aramda. Ölümden sonra da doğmadan önce de sevmek mümkün."
''Hatırlarım''dedi kandilci, "unutmam" demesi gerekirken. Hatırlamak, unutmamaktan daha vefalı bir kelimedir.
"Yükümü içime atsam da içimden atamıyordum."
"Kişinin günahı kendisinden sorulur."
"Aşk en olmadık yerde gibi duruyordu ama yine de olabileceği en uygun yer buydu.”
Şahsen, sabır isteyen bir kitap olduğunu düşünüyorum. Bunu da olumsuz bir yorum olarak yazmıyorum aslında. Kitap çok güzel fakat okumak için gayret, sindirmek için emek gerekiyor. Karakterlerin ayrı ayrı anlatıldığı bölüm her ne kadar ağır ilerlese de hikayelerin kesişmesinin ardından gürül gürül akan bir anlatı var. Okura farklı pencereler açan, kendi üzerine düşündüren, cümlelerin altını çizdiren kitapları seviyorum. Bu da onlardan biri. Herkese önerir miyim, hayır. Fakat doğru okuyucuyu bulduğunda tatmin edecek bir kitap diyebilirim.
350 sayfada anlatılabilecek hikayeyi yazar 600 sayfa uzata uzata yazmış. Bazen kitapta yirmi sayfayı atlamış olsanız bile olay örgüsünü kaçırmazsınız, o seviyede uzatılmış cümleler vardı. Genel olarak güzel bir kitaptı ama uzunluğundan ruhum sıkıldı okurken. Vermeye çalıştığı mesaj anlaşılırdı ancak bu kadar uzun uzadıya anlatmışken daha güzel ve derinlikli bir şekilde iletebilirdi diye düşünüyorum, bu kısımda da sınıfta kaldı maalesef. Yazarın Yusuf ile Züleyha ve Mücellâ kitaplarını da merak ediyordum ama bunu okumak bana yetti sanırım, başka kitabını okumayı düşünmüyorum.
Oh be.. 600 küsür sayfa kitap.. Bitirmek hiç kolay olmadı :) Yazarın diline ve karakterlere alışınca masalsı bir şölen çıkıyor ortaya. 7 karakterin yaşamı kafanızda oturduğunda metin akıp gidiyor. Roma sokaklarında dolaşıyorsunuz, tapınaklarda sanki zaman yolculuğu yapıyorsunuz. Yedi uyur hikayesini romana çok güzel entegre etmiş yazar, verilen mesaj da çok hoşuma gitti. Tek minik eleştirim yer yer uzamış roman, azıcık daha kısa olabilirdi. Antik kentlere ilgi duyduğumdan mıdır bilmem benim çok hoşuma gitti.
Çok çok güzeldi... 🥳Yazarın kalemini okumayı çok özlemişim. Ve neden seviyormusum onu anladım. Kitabın yarisindan sonrasinda bazı bölümleri sesli kitap olarak dinledim vakit buldugumda. Böyle de çok keyifliydi. ☺️ Kitabı okurken sık sık ara verip yapay zeka ile konuştum. Merak ettiklerini sordum dönemle ilgili.🤭 Ayrıca karakterlerin imanlarina hayran kaldım. Gözlerim sıkça doldu ve hissiyatlarini ruhuma dokundu. Anlatılanlar gözlerinizin önüne geliyor. Yazar anlatim dili çok güzel. Bilenler bilir. Ama sadece belki biraz daha kısa olabilirdi. 🙈 Çok karakter ve olay var biraz kafa karisikligi olabilir ama sonra her şey oturuyor. Okuyun efendim 🥰
Hikaye fantastik ama bize göre gerçek. Nazan Bekiroğlu da ince ince nakış nakış işlemiş, ortaya harika ve bakış açısını değiştiren bir eser çıkmış. Bana göre tek kusuru gereğinden fazla edebî dil kullanılmasıydı.