Yeni bir yüzyılın başında Boğaziçi’nde hayata gözlerini açma ve çocukluğun gamsız yıllarını payitahtın orta yerinde geçirme ayrıcalığı, yazmaya meyilli her insan için bulunmaz bir nimet olmalı. Bulgar gazeteci ve hatırat yazarı Hristo Brızitsov, bir dini kurumun yayın organı olan gazetede çalışan bir babanın oğlu olarak Ortaköy’de dünyaya geldi (1901), daha sonra da Cadde-i Kebir (İstiklal Caddesi) üzerindeki Rumeli Han’da Balkanlı, batılı, modern ve milli olduğu kadar Levanten, doğulu, geleneksel ve kozmopolit olan bir ortamda buldu kendini. Hristo’nun çocukluğu ve ilkokul öğrenciliği İkinci Meşrutiyet, Birinci ve İkinci Balkan Savaşları gibi sarsıcı olayların yaşandığı bir döneme denk geldi. İkinci Balkan Savaşından sonra doğduğu şehirden ayrılarak ailesiyle yerleştiği Sofya’da baba mesleğini sürdürmeye karar kıldı. 1930’lara gelindiğinde ülkesinin seçkin gazetelerinde genel yayın yönetmenliğine yükselmişti, basın alanında birçok yeniliğe imza attı. Eylül 1944’te iktidarı ele geçiren yeni rejimin hışmına uğradı ve idam edilmekten bir tesadüf sonucunda kurtuldu; çarptırıldığı ömür boyu hapis cezasının dokuz yılını çekti, uzunca bir zaman yazması yasaklandı. Yazmaya izin verildiğinde de, 1980’deki vefatına kadar büyük bir üretkenlik sergileyerek hatırat ağırlıklı eserler kaleme aldı. En sevdiği ve tekrar tekrar dönerek yeniden ve farklı açılardan ele aldığı konu, doğduğu ve çocukluğun altın çağını geçirdiği İstanbul ve özelde Ortaköy ve Pera oldu. Yaza yaza bitiremediği İstanbul’u odağına alan eserleri büyük ilgi gördü ve yüksek tirajlı yeni baskılara ulaştı. Belleğin, yıllar geçtikçe daha da derinleşen dipsiz kuyusundan kazdığı yeni hatıra katmanlarından oluşan bu eserler arasında Bir Çocuğun İstanbul Hatıraları ilk sırayı aldı. Eser, çocuk algısının narin ve yapmacıksız anlatımıyla payitahtın 20. yüzyıl başlarındaki halini canlandırmamıza, havasını teneffüs etmemize ve yeniden yaşamamıza keyifli bir vesile sunuyor. Eseri dilimize kazandıran Prof. Dr. Hüseyin Mevsim, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Bulgar Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalında öğretim üyesi.
Eseri, youtube'de severek takip ettiğim Tarih Obası kanalında Ceren Hoca'nın çektiği videoyu görüp de okuma listeme eklemiştim ve okuduktan sonra iyi ki dediğim kitaplar arasında yerini aldı.
Eski istanbul severler için bir nefeste okunacak kıymetli bir eser. Akıcı ve bazı kısımlar çok eğlenceli.
"Niye demir? Gerektiğinde başka yere taşınsın diye. Göz yaşartan saflık!" Demir Kilise'den bahsediyor. "Kemal Atatürk'ün, sultanların ihtişamıyla uyumsuzluk içinde olan mütevazı yatak odası da burada" Dolmabahçe'den bahsederken yaptığı bu tespit çok yerinde...
Bıraktığım iki tadımlık alıntıdan da anlaşılacağı gibi dönem eserlerini özellikle hatıraları okumak isterseniz bu kitap doğru seçim olur.
Özenli çalışmasıyla çevirmene ve Kitap Yayınevi'ne teşekkürler.
Bulgar asıllı bir çocuğun gözünden 20. yüzyıl başında İstanbul. Bazı bölümleri muhtemelen sonradan edinilen bilgilerle zenginleştirilmiş, biraz ideolojik duygularla harmanlanmış, kısa ama doyurucu anılar. Kitap Yayınevi’nin özenli baskısı ile çeviriyi yapan, sunuş yazan ve bilgilendirici dipnotlarla boşlukları dolduran Hüseyin Mevsim’e özel teşekkürler.
“Ahbap, görüldü ki muharebe artık kaçınılmaz, yeni kan ve gözyaşı gölleri. Niye? Bizim devletimiz büyük, daha fazla toprağa ihtiyacı yok. Küçükler büyümek için sabırsızlanıyor. Sen artık ebediyen gidiyorsun ve o yüzden sana şunu söyleyeceğim: Türk kötü insan değildir. Yabancı milletlere hükmettiğimiz bize kızıyorlar. Biz Anadoluluyuz, doğamızda biraz sertlik olması doğaldır. İyi ama Avrupalı, yabancı milletleri daha çok ezmiyor mu? Bir de tembel olduğumuz için alaya alınırız. Yahu mademki bu kadar tembeldik, uzun ve upuzun asırlar boyu nasıl bu kadar akıllı milletlere hükmettik? Daha söyleyecek çok şeyim var, ama vakit yok, toparlan. Diyarbakır’a veya bu memleketin başka karanlık bir köşesine gönderildiğini duymak istemem. Şimdi beraber çıkacağız ve dediğin yere kadar sana refakat edeceğim. Karışmıyorum işine, ne haltlar karıştırdığını da bilmem. Sonrası Allah kerim.”
Mademki “Napoli’yi gör ve öl,” deniyor, şöyle demek daha uygun: “İstanbul’u gör, ama ölme! Ölme, hatta olabildiğince çok fazla yaşa ki güzelliklerinin tadını çıkarabilesin.”