“Annem bizi severken her birimize ayrı laflar eder. Ablama, "Anası yapılı guzum," der. Bana, "Ortanca gülüm," der. En küçüğümüze, "Kazan dibi," der. Bunlar hep kolay laflar. Esas yutulması zor lafları kızınca ederdi annem. Ablama, "Deynek gibi uzadın. Seni kimse almaz. Başımıza kaldın kurudun. Kız kurusu oldun," derdi. Bana gelince, "Okuduğun kitaplar hep boş. Azıcık işe yarasalar sen böyle hoydana gibi mi olurdun?!" derdi. "Hoydana' neymiş anne?" derdim. "Dana işte, bildiğin dana ama ipe sapa gelmez bir dana," derdi. Küçük bacımıza ise kıyamaz, yalandan kızardı annem.
Biz kâh barışır kâh küserdik. Günümüz hep böyle geçerdi. Babam dükkânda olurdu, bir tek pazarları evdeydi. Babam evdeyken ben pek rahat ederdim. Çünkü o evdeyken ev işi yapılmasını istemezdi. O gün annem, babamın gül hatırı için ev işi yapmazdı. O zaman da bir kenara çekilir "el işi” yapmaya başlardı. Ha bire bir şeyler örerdi. "Ev işi” bitmez de "el işi” biter mi sanki?
İşte ben o boş pazar günleri yanıma mevsim meyvelerinden bir tabak dolusu alır, evin bir kuytu köşesine çekilirdim. Roman okurdum. Meyveler biter yenisini alırdım. Benim yanıma roman ve meyve verilse başka şey aramam, yaşar giderim zannederim. Roman yazanlara bir hayran olurum ki sormayın. Bu kadar kuyruklu lafı nereden bulur, nasıl birbirlerine bağlarlar hep hayret ederim. Bana, roman yazabilen kişi her işi yapar gibi gelir. Romanlar birer dipsiz kuyu olur, ben içine düşerim...
Roman okurken yediğim meyveleri önce elimde tutardım, top gibi oynardım, sonra da epeyce koklardım. Bu sırada gözümü ayırmadan romanıma devam ederdim. Ablam beni görünce, "Roman okuyan maymun," diye dalgasını geçerdi. "Seni sirke verelim, hem meyve ye hem roman oku kızım," derdi. Ablama cevap bile vermezdim. Zannederdi ki onu önemsemediğimden cevap vermiyorum. Oysa romana ara verirsem tekrar havasına girmem zor oluyor. O sebepten kimseye laf vermem. "Keşke her gün pazar olsa," derdim. Keşke hep saklanıp roman okusam. Ama annem evin istediğim yerinde roman okumama izin vermezdi. Hele misafir odasında koltukların tepesinde bir sepet meyve eşliğinde roman okuyacağım he mi? Lafının edilmesine bile razı gelmezdi annem.
Pazar günleri babam geç kalkardı. Kahvaltısını ettikten sonra uzun uzun tıraş olurdu. Tıraşını törene dönüştürürdü. Bir yandan dudağını uzatarak çay höpürdetir bir yandan tıraş olurdu. O kadar çok köpüklerdi ki, "Kardan adam oldun," der gülüşürdük. "Neden bu kadar uzun sürüyor tıraşın?" diye sorardım. "Erkek adama bu bir oyalanmadır kızım. Her erkek kendini oyalayacak işi bilir," derdi. Ben de kendime oyalanacak işi bulmuşum, roman okuyorum diye sevinirdim. Fakat anneme anlatamazdım bir türlü. Ona göre roman okuyup durmak boş bir türküdür. Çalıp çığıran benim. Türkümü hiç dinleyen yok ama ben ha bire okurum...
Yıllarca bu böyle oldu. Ev işi, el işi arasında zaman buldukça ve pazar günleri kuytulara saklanarak kütük gibi romanları bir bir devirdim.
Sonra bizi istemeye gelmeye başladılar. Ablam üç ay içinde bir polis ile düğün nişan edip gelin gitti. Sıra bana geldi. Epeyce isteyen vardı, bizimkiler karar veremiyordu. Benim bir tane şartım vardı. "Şartımı annem duysa beni öldürür," diyordum. "Benim varacağım adam benim romanıma karışmayacak." Bu da şart mı Allah'ını seversen diyenler olabilir. Her insanın şartı şurtu kendini bağlar mesela değil mi? Benim şartım da buydu.
İstemeye gelenlerden kırtasiyesi olan bir gence içim ılıdı. “(s.88)