Her gün çehresi değişen kadim kenti farklı bir gözle izliyor Bihter Sabanoğlu.
Tesadüf süsü verilmiş bir karşılaşmanın ardından eski mektuplar kutulardan çıkıyor ve geçmiş ile şimdi arasında bir yolculuk başlıyor. Bu, sadece karakterlerin yer aldığı bir yolculuk da değil üstelik. İstanbul’un tarihi mekânları da Ayla ile Edhem’e eşlik ediyor.
29 gün çeken bir Şubat ayı boyunca süren roman birbirini hiç görmeseler de beraber büyümüş iki insanın geçmiş ve olası intiharların gölgesinde bir araya gelmesine odaklanıyor.
Karagümrük Stadı’na yani Çukurbostan’a bakan pencerede bir ses. “Çıp çıp çıp, çı çıp, çı çıp, çı çıp.” Mektuplar annelik hakkında ne anlatabilir ki? “Çıp çıp çıp, çı çıp, çı çıp, çı çıp.” Bizans’ın peşindeyiz ama o da sanki bizim peşimizde. “Çıp çıp çıp, çı çıp, çı çıp, çı çıp.” Geçmişin sihirli kutusu açıldığında, Ayla ve Edhem bir araya gelip her şeyi anlatacak. “Çıp çıp çıp, çı çıp, çı çıp, çı çıp.”
Ayla çok uzun zaman sonra okuduğum en iyi kadın karakterdi, ruhundaki yaralara rağmen müthiş bir kadın. Kurduğu her bir cümleyi, düşündüğü tüm düşünceleri bayılarak okudum.Kitap ise Ayla'dan da mükemmel. İstanbul yine tüm sırları, bilinmeyen yerleri ve olağanüstü güzelliği ile başroldeydi. O kadar çok adını bırak yerini dahi bilmediğimiz kıymetli yerlerden bahsediyor ki kitapta yazar bu kitabın İstanbul turunu yapsa çok mükemmel olmaz mı ? Ayla ve Edhem ile İstanbul'u bazen aheste aheste bazen de koşarak gezdim durdum. Ruhlarındaki yaraları çok uzatmadan, karakterlerden kopmadan araya serpiştirmesi çok hoşuma gitti. Ben çok keyifle okudum İstanbul'u gezerek hikaye okumak isteyenlere tavsiyemdir
İstanbul sokaklarını bir de Bihter Sabanoğlu’nun sanat ve Bizans tarihi ile harmanlanmış kurgusunun rehberliğinde gezmek isteyenler için keyifli seçim.
Akıcı bir ilk roman, arka planda Bizans kalıntıları, hayata, yaşamaya, kentsel dönüşüme, göçmenliğe ve İstanbul’a dair bir anlatı. Daha berrak ve daha kuvvetli bir olay örgüsüyle gidebilirmiş ama zevkle okunuyor, hele benim gibi tarih meraklısıysanız
Kitabi gayet severek okudum ama objektif olmam imkansiz cunku sevdigim eski bir arkadasim yazdi ve bu durumun elbette benim kitabi buyuk keyifle okumamda payi oldu :) Okuyun ve bayagi detayli bir Istanbul yolculuguna cikin..
"İstanbulluların şehrin başına gelenler yüzünden uğradığı hüsranın sonucunda şehrin kendisine karşı saplantılı bir tutku geliştirdiğini adama açıklamakla uğraşmayacaktı." Nesillerdir o saplantılı tutkuyla İstanbul'a deli divane aşık bir ailenin ferdi olarak çocukluğunda, ilk gençliğinde, yetişkinliğinde şehrin sokaklarında kaybolarak şehrin geçmişine, şimdisine ve geleceğine tanıklık etmeyi alışkanlık haline getiren ben kitabı adeta soluksuz okudum. Ayla ve Edhem'le kiliseden camiye, çıkmaz sokaklardan Beyoğlu'nun dehlizlerine bazen aheste aheste bazen koşarak dolaştım. İstanbul'a -ve doğal olarak tarihe- meraklı herkes okusun. Bihter Sabanoğlu da yazmaya devam etsin.
Ayla otuzlu yaşlarında, kendi ayakları üzerine duran güçlü bir kadın. Dedesi ölürken Balat'ta yaşadığı evi Ayla'ya bırakıyor ve Ayla bu beklenmedik mirasla kendini sorular yumağında buluyor. Dedesi evi neden çocuklarına değil de torununa bıraktı?
Ayla, bu soruya cevap ararken karşısına Edhem çıkıyor. Edhem, Cenevre'de bir üniversitede öğretim görevlisi ve İstanbul'a bir araştırma için geldiğini söylüyor. Bunun üzerine İstanbul'un tarihine beraber dalıyorlar. Bir ay boyunca tarihi yerlerin keşfine katılıyoruz. Bu keşif sırasında Ayla ve Edhem geçmişlerini de keşfediyorlar ve Pandora'nın kutusu bu sefer ikisi için açılıyor.
İstanbul sokaklarında bir maceraya dahil olmak isterseniz bu romanı tavsiye edebilirim. Şimdiden keyifli okumalar dilerim.
Ömür İsfendiyaroğlu Balkanlı Tue 28 Oct, 11:58 (22 hours ago) to me
Şüpheli Şeylerin Keşfi, iki ana karakterin, (Ayla ve Edhem’in) bireysel tarihlerinin gölgesinde gerçekleştirdikleri, yirmi dokuz gün süren bir yolculuğun kitabı.
Bu yolcuğun mekanı: İstanbul ve İstanbul’un Bizans döneminden günümüze uzanan kentsel hafızası.
Ben bu romanda, yas, hafıza, melankoli, geçmiş, gibi ilgi duyduğum birçok özne ile karşılaştım. Okuduğum süre boyunca, heyecan, merak gibi duygularım hep üst seviyelerdeydi. Yazar, bunu gerçekten ustalıkla başarmış.
Metin boyunca, melankolik bir atmosfer ile çevrelendiğinizi hissetseniz de dinamizmi hiç kaybetmiyorsunuz. Yani bu melankoli sizi hiçbir şekilde aşağı çekmiyor. Tarihi öğeler, Bizans’a ait bilgiler, dozunda ve yerinde verilmiş kesinlikle sıkıcı değil. Aksine o an, İstanbul’un kitapta geçen, o semtindeki söylenen yere gidip bakmak istiyorsunuz.
Kitap boyunca, karakterler üzerinde devam eden iyileştirici ve dönüştürücü tavır, bir nevi okura da sirayet ediyor.
Şüpheli Şeylerin Keşfi ile İstanbul’un kutsalları arasında, kendimi verebildiğim ruhsal bir yolculuğa çıktığımı, yani okumanın hazzına tam olarak vardığımı söyleyebilirim. Tabi bunda, kitabı tatil dönemime denk getirmemin de ufak bir etkisi olmuştur. :)
Özetle, Bihter Sabanoğlu benim için gelecek kitaplarını heyecanla bekleyeceğim, iyi bir yazar keşfi oldu.
Başladığım gibi bitirdiğim, harika bir "ilk roman".
Az evvel bitirdim, düşüncelerimi tek seferde toparlayamayacağım ancak severek ve merakla okudum; daha da önemlisi uzun zaman sonra ilk defa bir kitabı "görerek" okudum. Karakterlerin iç içe geçmiş yaşamları asıl mekan İstanbul ile inanılmaz uyumlu; Bizans ile başlayan yolculuk zamanla katman kazanıyor, isimler ve tarihler birbirine geçiyor. Sonunu böyle beklemiyordum, böyle olmasına çok sevindim. Ayla ile Edhem de, İstanbul da yaşamaya devam edecek.
Bu arada Ayla'nın üniversitedeki hocası "Zeynep Hanım" detayı da gülümsetti, sanırım (İstanbul Üni.) İngiliz Edebiyatı hocalarından Zeynep Ergun.
Beklentimin üzerinde güzel bir romandı.Bihter hanıma ana hikayenin yaninda İstanbul hakkinda yazdıkları ve iki karakterin psikolojik yansımalarını bize hissettirebildigi için teşekkür ediyorum. Birisi iyi kitap yazabilir , iyi bir hikaye bulabilir ama arka planda kültürel olarak iyi bir temeli yoksa okuyucuyu bu kadar tatmin edemez. Edmondo de Amicis'ten bahsederken aynı anda oğlumun da Çocuk Kalbini okuyor oluşuda benim için güzel bir tesadüftü.
Sevdiğim kitap adlarını düşündüğümde, Şüpheli Şeylerin Keşfi’ni ilk ona koyabilirim. İlk görüşte “Nasıl yani?” dememek mümkün değil. Sabanoğlu’nun romanının bence en önemli yönü, hızla kaybolan eski İstanbul’un bugünkü durumunu adeta fotoğraflıyor oluşu. İstanbul’un parlak mahallelerinin gölgesinde kalan, hakkında bir şeyler okumaya alışık olamadığımız semtlerini sokak sokak, bina bina anlatıyor.
Kitapta birkaç yerde gerçekten şaşırdığım ve tüylerimin ürperdiği oldu. Bence kurgu iyi yapılmış, oldukça da sürükleyici gidiyor. Konu itibariyle iç karartıcı olduğunu da düşünüyorum ama bunu yaparken de insanda bir aydınlanma oluşturuyor. Bunların yanında beni kitabın başından beri en çok rahatsız eden şey iki karakterin de kendinden farklı insanları küçümseyen tavırları, Tatar milliyetçiliği, ırkları bozulmasın diye eşlerini dış görünüşe göre seçme baskısı oldu. Bu konuda sonlara doğru yazarın bir mesaj vermesini, bir yorumda bulunmasını bekledim aslında ama olmadı. Bizans tasvirleri çok yüzeysel olsa da bilmediğim bir çok yapıyı öğrenmeme vesile olduğu için de kitabı genel olarak beğendiğimi söyleyebilirim.
Sadece ana karakterin İstanbul'u gözlerken düşündüklerini okumanın verdiği yanlız değilmişim hissi için bile okumuş olmaktan mutluyum. İnanıyorum ki yazarın ikinci kitabında da kendimden çok şey bulacağım. Kalemine sağlık Bihter Sabanoğlu.
Yazarın ilk romanı olmasına rağmen son derece akıcı ve başarılı , İstanbul aşıkları sevecektir .Dili okurken yormuyor ve sıkmıyor , bence yazarın adını önümüzdeki yıllarda çok duyacağız, tavsiye ederim.
İstanbul ile ilgilenen herkesin okuması gerektiğini düşündüğüm bir çalışma. Yaşadıkları mekanın geçmişiyle bağlantısı olmadan sağa sola sürüklenen 20 milyon ruha yazardan ufuk açacak bir hediye.
Bu gece yarısı da kör kuyuların, kan lekeli parşömenlerin ve mutlak kudretin dili Latince, İstiklal Caddesi’ne çıkan bu sokağa hükmediyordu.Glavani Apartmanı’nın narin ve süslü İtalyanca harfleri, CAPELLA et HOSPITIUM TERRÆ SANCTÆ karşısında ezilip büzülüyor, bitkin insanların sabahın kör saatlerinden itibaren ümitsiz gözlerle önünde vize kuyruğunda beklediği Hollanda Konsolosluğu’nun je maintiendrai yazılı arması dahi tüm mağrurluğuna rağmen savaş alanından çekiliyor, sokağı rahiplerin o müphem diline teslim ediyordu: TERRÆ SANCTÆ. Gözüne hiç mi hiç aşina olmayan, tekinsizce birbirine dolanmış iki harfti belki ona tüm bunları düşündüren: Æ...A, E...Ayla, Edhem. Donarak ölmelerine saatler kala birbirine sokulup titreyen iki vahşi hayvandan, A ve E’nin birleşiminden bu hilkat garibesi ortaya çıkmıştı.
-------------------------------
Clarisse için tek gerçeklik yazıydı; Edhem’in kampus çimlerinde gözlerinin içine bakarak hevesle anlattığı tarihi olayları, eğer kurguya çevrilemeyecek türdenlerse, değerli bulmazdı. En sevdiği hikâye Osmanlı elçisi Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin Paris gezisiydi. Edhem’e sık sık o ünlü seyahatle alakalı sorular sorar, Edhem sebepleri sonuçları analize başlayınca onu susturur, karşılığında kendi uydurduğu anıları anlatırdı. “Hayal et” derdi, “Çelebi ve heyetini karşılamaya gelmiş güruh içinde, ilk kez bir Osmanlı görmenin heyecanıyla el ele tutuşmuş iki çocuk"...
--------------------
"Ama önemli olan hikâyenin sonu değil. Önemli olan insanın ilk kez kâğıda içini döktüğü an, bahsedecek onca şey varken konunun intihara gelmesi. Sanki yazı hesap kitap yaparken değil, intihar olasılığına kafa yorarken icat edilmiş."
-------------------------------
"Yan duvarına buram buram bayağılık kokan bir tabelanın asılmış olduğunu görünce içi sızladı. Gerçi neden üzülecekti ki? Biliyordu; İstanbul’un bu denli mahvedilmesinin tek bir sebebi vardı. Kimse onun güzelliğine dayanamıyordu. Başka ne açıklaması olabilirdi? Şehir kendi haline bırakılsa ışığıyla gözleri kör ederdi. Böylesi büyülü bir şehrin ne yanından ilgisizce geçip gidilebilir ne de denizinin kenarında elde simit aylak aylak gezinilebilirdi. İnsan işine gücüne bakamaz hale gelir, hayatını onu seyre dalarak geçirirdi. Elbette birileri onun saf güzelliğine tahammül edemiyor, el değmemişliğinden hınçlanıyor ve sonunda köküne kibrit suyu döküyordu. Tabela on iki yüzyıllık Bizans eserine bitişik duvarda oto ve halı yıkama yapıldığını gururla ilan ediyordu, hem de uygun bir fiyata! İyi yapıyordu aslında; bu minyatür mabet de özen gösterilse kim bilir ne parlak bir hale ile etrafını aydınlatırdı. İstanbullular tasvirine kelimelerin kifayetsiz kalacağı bir zarafetin yanında yaşamanın ıstırabından esirgeniyorlardı, haberleri yoktu."
Uzun zamandır okuduklarım arasında en tatmin edici ve keyif verici kitaplardan biri bu oldu. Hem kahramanlar hem mekanlar hem de yazarın çok yönlü yaşam birikimi romanı zengin kılmış.
Düşündürdüğü kadar insanı duygu yolculuğuna çıkarması da cabası.
Yazarın bir sonraki kitabını sabırsızlıkla bekliyorum.