diline bayıldığım yazar. ama ben burada inceleme yapmak yerine, sözü orhan kemal beyefendiye bırakacağım. sait faik hakkında yazmış olduğu enfes bir yazı var ve bunu herkes okumalı. 51 önce orhan kemal'in varlık dergisi'ne yazdığı enfes yazı:
51 yıl önce orhan kemal şunları söylemiştir;
sait faik öleli on iki yıl oluyor. on iki koca yıl.. vay anasını... yıllar ne de çabuk geçiyor!
hiç unutmam, bir mayıs sabahıydı, kızım elinde hürriyet gazetesi, sapsarı, odama girdi:
— baba, dedi titreyen sesiyle, sait faik ölmüş!
dışarda bulanık, yağmurlu, pis bir hava vardı. yerimden sıçrayıp gazeteyi kızımın elinden heyecanla aldığımı hatırlıyorum. sonra bir ağ-lamak gelmişti içimden, gözyaşlarımı kızıma göstermemek için onu gazetesiyle yollamıştım aşağıya.
hastaydı, yatıyordu, dostlarını bile yanma kabul etmiyordu. biz bunu numara saymıştık. ‘büyük sanatçı numarası”. gülmüştük. öylesine inanmamıştık ki gerçekten hasta oluşuna, üzerinde durmamıştık, ölüm haberi işte bunun için ağlatmıştı beni.
ilk kitabı sarnıç'ı çok önceleri görmüştüm. daha sait'i tanımadan. sarnıç’ın ikinci baskısını tanıştıktan sonra, burgaz’daki evinde imzalayıp vermişti. (eylül 1950). şunlar yazılı:
(kardeşim, orhan kemal’e
nihayet bir güzel günde görüştük. bu hayra alâmet! biz görmesek bile bir gün herkesin iyi günler göreceğine işarettir.
sait faik)
"herkesin iyi günler” görmesini isterdi, bu isteğinde samimiydi. o kadar samimiydi ki, istese her bakımdan en yüksek hayatı yaşıyabileceği halde, yaşamaz, “herkes gibi" giyinir, “herkes gibi” gezer, “ herkes”in eğlenip zevklendiği yerlerde gezer dolaşırdı.
bana sarnıç ın ikinci baskısını imzaladığı gün, ona davetliydim. henüz istanbul’a göç-memiş, henüz istanbul lu olmamıştım. adana’da veremle savaş demeği cinsinden birkaç derneğin çeşitli işlerinde çalışan küçük bir kâtiptim, ama varlık, hikâyelerimi basıyor, kitaplarımı basıyordu. ben onu onun beni duymasından çok önce duymuştum. galiba 1938 lerde. adana cezaevi'nde beş yıla hükümlüydüm.
aklımda yanlış kalmadıysa yeni mecmua adlı dergide onun medar-ı maişet adlı romanı-nın tefrika edileceği üzerine bir ilân vardı. sonraları o dergide o roman yayınlandı mı? hatırlamıyorum. ama 1940 larda asıl tanıdım, sevdimdi ben sait faiki. bursa cezaevine yollanmıştım. adana'dan başlıyan “şairliğim”, bursa cezaevi nde sürüp gidiyordu. bu arada nâzım hikmet de gelmişti aynı cezaevine. benim şiirden çok hikâye, hattâ romana yönelmemin daha verimli olacağına değinmişti. bu arada sabahaddin ali, sait faik ve ötekileri tanıdım. hattâ ne yalan söyliyeyim, etkisi altında bile kalmadım dersem ’gerçekten uzaklaş-mış olurum.
evet, 1950’nin o pırıl pırıl eylül sabahı burgaz'a, sait faik’in dâvetine gitmiştim. çevre
baştanbaşa sait faik kokuyordu. sait faik’in hikâyelerindeki maviler, yeşiller, sarılar, turuncuların hepsi güne karışmıştı. beni iskelede karşıladı, yanında kocaman köpeği, yanyana, burgaz'ın o, insana meselâ italya’yı, yunanistan'ı, belki de ne bileyim başka herhangi bir avrupa kıyı şehrini hatırlatan sokaklarından geçerek, bu şimdi müze haline getirildiğini işittiğim evine geldik. beni annesine tanıttı, annesini bana. hattâ akrabası güzel, cici, şirin bir genç kızı da.
— senin hikâyeleri benimkinden çok sever..falan da dediğini hatırlıyorum
sonra annesiyle akraba küçük bayanın hazırladıkları kahvaltı sofrasına geçip oturduk. masada tereyağından, sütten, bala kadar neler yoktu. sait'i sonraları tanıdığım için ileri sürebilirim ki, o gün sait, bana verdiği önem yüzünden o itinalı sofrayı hatırlatmıştı. şüphesiz o sofra her zaman, her sabah hemen hemen aynı biçimde hazırlanıyordu ihtimal, ama sait faik in o benimle karşılıklı oturduğu anki iştahla oturmuş olacağını sanmıyorum.
onunla dargın olduğumuz sıralarda bile, ge-çim sıkıntısının verdiği umutsuz karamsar anlarımda bile onun rastgele bir cildini kitaplı-ğımdan çekip, rastgele açmış, okuduktan sonrakaramsarlığımdan kurtulmuşumdur.
dün elime, “îndiana university publications’un turkish literary reader” kitabı geçti. sait faik’in (yani usta) hikâyesini okumağa baş-ladım. inanın, onu ilk okuduğum günlerdeki tad gene aynı güçteydi. hikâyeyi bitirdiğim zaman içimde sait’si bir burukluk kaldı. sait’si diyorum, çünkü sait asıl hikâyelerinde his yanını duyurmuştur. yaşarken çokluk bulamadığı dostluğun tadını hikâyelerinde bulmak için yazar, bu arada okuyanlara da duyururdu.
açın yani usta hikâyesini, baştan başlayın okumağa. §u son paragrafı da birlikte okuyalım:
"heye gidi yani usta hey! bunda no var ki yani usta, ha? gelmedin gelmedin. ne çıkar
bundan? sen yine o aynalı sinemada yanıma oturan küçük çocuksun sokakta gördüğüm zaman. ama yüreğimi bir şey, bir demirden avuç da sıkmıyor değil hani. ama boşver! inanma! hadi canım sen de! üzülme be yani usta. beni gördüğün zaman gülümseyiver. aldırma! tiyatro da n’oluyormuş? dünya’da dostluk vardır, be! o da ölmedi ya!”
gerçeklen böyle bir yani usta var mıydı?
sanmıyor, gerçeğini düşünmüyorum bile. ben burada, bu yani usta vesilesiyle sait faik in aradığı mutluluğu elle tutar gibiyim. hepimizden, herkesten bu içtenliği, onu yani usta’nın götürdüğü içtenliğin huzuruna götürmemizi bekler, bulamazdı. kuşkusu, içtenliklerimizin bir hergeleliğe, matrağa dayanıp dayanmaması-nı ayırt etmekten gelirdi sanırım. alay edilmek, ti’ye alınmak, işletilmek en büyük korkusuydu. onun için sağa sola çatar, onun için daha önce davranıp ti ye alır, dalga geçer, kar-şısındakini işletirdi
ne zaman, adalar’a gitmek .şöyle dursun, beyoğlu’na çıksam, sait faik karşıma çıkıverecekmiş gibi gelir. bizde pek az yazar kendini konularına böylesine sindirmiştir.
ölümünden az önce, daha doğrusu kliniğe yatmadan az önce demek daha doğru, gülhane parkı’nı boylamıştık. çisentili bir havaydı. so-ğuk. büyük ağaçlar hışıl hışıl. dert edindiği bir konu üzerinde konuşuyorduk. memleket edebiyatı, memleket sanatı, çalışan insanlara dair uzun uzun anlattıktan sonra, aynen şöyle dedi:
— evet, işçi, köylü, çalışan anadolu., anlı-yorum, konularımı buralardan almıyorum, bu meselelere dokunmuyorum diye bana çatıyorlar ama, ne yapayım birader? onları, onların meselelerini yakından bilmiyorum ki. iftira mı edeyim? yalan mı söyliyeyim?
hayir sait faik, hayır; yalan söylemedin; galiba en doğru şeyi yaptın. en iyi bildiğini
işledin. zaten şunu, bunu, şurayı burayı işlemek yok, “insan”ı, mutluluk ardında koşan insanı, insanı mutluluğa ulaştıramıyan kara çalı-larıyla birlikte “çalışan insan”ı işlemek var.
peki çalışmıyan? çalıştıran?
o da var elbette. onlar da insan, onları da işlemek var, ama bütün bunları, senin de bana armağan ettiğin sarnıç kitabının ön sözünde belirttiğin gibi: " ... bir gün herkesin iyi günler görebilmesi ’ için, sırf bunun için işlemek! en iyi bildiğini işlemek!