“Gırç, gırç, gırç. Uykuma karışan dikenli gıcırtılarla kaskatı bir halde uyanıyorum. Salıncaktaki arkası dönük çocuk. Sesler salondan geliyor. Gırç, gırç, gırç. Yatakta büzüşüp kalıyorum. Kalkıp bakarsam, onu salonun ortasında sallanırken bulacağımı düşünüyorum. İçeride olmasına rağmen saçları uçuşarak.”
“Gırç, gırç, gırç. Bu düşünce beni dehşete düşürüyor. Tuhaflıklara evde rastlamak yeni bir aşama olur çünkü. Eve kaçmak işe yaramaz o zaman. İlk şoku atlattıktan sonra, en azından aynı odada değiliz diye rahatlıyorum.
Gidip bakmazsam endişelenecek bir şey yok. Başka odada olması, başka evde, başka şehirde, başka ülkede olmasından farksız. Sonuçta görüş alanımda değil. Ritmi düzenli gıcırtıları ninni gibi dinleyerek yeniden uykuya dalabilirim.”
Sinemacı olma hayaliyle yola çıkıp, kendini sansürcü olarak bulan bir kurgu operatörü. Çalıştığı kanaldaki görevi “sakıncalı” görüntüleri kesmek, mozaiklemek, silmek. Monitörde akan sahnelere müdahale ederken, hayatının kontrolünü kaybetmeye başlar. Kurgu karışır. Beklenmedik anlarda, dehşet verici manzaralar çıkar karşısına. Olmaması gereken sahneler. Mesleğinin yan etkisi olduğundan şüphelendiği bu görüntülere “tuhaflıklar” adını verir. Sinir uzmanına görünüp ilaçlı kafayla başı önünde gezinmek veya yakınlarına anlatıp onları endişelendirmek istemez. Niyeti kendi kendine çözmektir. Donup kalır. Görmezden gelir. Üstüne gider.
Hakan Bıçakcı’dan Silinmiş Sahneler. Bugün burada yaşamanın, sürekli haberdar olmanın, her şeyi görmenin, hiçbir şey yapmamanın yorgunluğu.
Hakan Bıçakcı was born in Istanbul in 1978. After completing his primary and secondary education in Istanbul, he went to university in Ankara in 1996. In 2001 he graduated in economics from Bilkent University and returned to Istanbul.
His first novel, Romantic Fear, 2002, his second novel, Dream Diary, 2003, his third novel, Spare Time, 2004, his first book of short stories, A Midsummer's Nightmare, 2005, and his fourth novel, The Apartment Shaft, 2008 were published by Oğlak Publishing House.
His fifth novel, Dark Room, was published in 2010 by İletişim Publishers. In 2011, the Apartment Shaft, Spare Time and Dream Diary were republished by İletişim Publishers. His book of new and old short stories, Me Against All of You, was published by İletişim in 2011.
The Apartment Shaft was translated into Albanian in 2009, into Arabic in 2010, and into Bulgarian and English in 2011.
His articles on literature, the cinema and popular culture have been published in various magazines and newspapers.
Books Published:
Me Against All of You / story / 2011 Dark Room / novel / 2010 The Apartment Shaft / novel / 2008 A Midsummer's Nightmare / story / 2005 Spare Time / novel / 2004 Dream Diary / novel / 2003 Romantic Fear / novel / 2002
Hakan Bıçakçı benim için her daim bir beklenti, merakla beklediğim kitapların sahibi. Önceki eserlerine göz kırpan kurgusunda özellikle son 20-25 sayfasına bayıldım. Dili, anlatım şekli, yarattığı atmosfer leziz, alışıldık tatta. Ama beklentim her daim yüksek. Bu arada Onat Bahadır'ın "Okuma Odası" ile beraber okuduğum için sanki aynı evrende iki farklı karaktere şahitlik ettim. Her iki kitabı da hem türü hem de yazarları sevenlere öneriyorum.
Hakan Bıçakçı okumak bana hep büyük keyif vermiştir. Okuyanı hemen içine çekebiliyor. Müthiş de bir mizah gücü var, İngilizce tabiriyle “deadpan” tarzın (bu terimin bizde tam karşılığı yok sanırım; ifadesiz, duygusuz şekilde yapılan mizah) yazıya aktarılmış hali. Birkaç yerde kahkahayı patlattım resmen. Ama bilmeyenler için yanlış izlenim vermeyeyim, bir mizah eseri değil bu roman. Tersine, topluma, sisteme ayak uydurmakta, beklentilere yanıt vermekte zorlananan, ama sakin yaratılışta olan ana karakterin varoluşunu sorgulama hikayesi. Ailesiyle, iş ortamındaki kişilerle, arkadaşlarıyla, sevgilisiyle ilişkileri, duyguları, endişeleri bu arka planda tatlı tatlı anlatılıyor. Elbette Hakan Bıçakçı’nın alameti farikası tekinsiz ortamlar, sanrılar da ihmal edilmiyor. Sosyal medya konusunda harika tespitlere/eleştirilere yer verilen bölümlere de bayıldım.
Kendi iç çıkmazları ve çelişkileri ile mücadele eden birey sonunda delirir mi yoksa o da diğerlerine mi benzer? Bazı “tuhaflıklar” sadece belirli insanlara mı görünür? Hakan Bıçakcı’nın yarattığı esrarengiz, tekinsiz evrenin içinde bu sorularla mücadele eden bir “kahraman”; bazen donup kalan, bazen görmezden gelen, bazen de üstüne giden “diğer insanlar” gibi…
Kitabın konusu ve konunun kitabın adı ile bağlantısı güzel. Ama anlatım, maalesef beklediğimin oldukça altında idi. Bu konudan daha güzel bir roman olabilirdi demekten alıkoyamıyorum kendimi.
isiklarla, seslerle, zihnimize ususen anilarla durmaksizin uyarildigimiz, hangi uyaranin gercek, hayal veya kurgu oldugunu secemedigimiz bir hikayesi var silinmis sahneler’in. tekinsiz bir atmosfer, tekinsiz anlatici. iste belki de bu yuzden bir kurgu degil de bir cok yerde sanki kendi ic sesimi okuyormusum gibi icime isledi o “tuhafliklar”. tum tezatliklarin nasil da birbiriyle butunlesmis oldugunun farkina vardigimdaysa tuhafliklar daha da artti:) kitaptaki anti-kahramanimizin tuhafliklarla nasil basettigini ve belki de hepimizin nasil da antikahraman olma yolunda emin adimlarla (!) ilerledigimizi ise kitabin sonunda goruyoruz diye dusunuyorum. cok severek okudum. hakan bicakci’dan daha once uyku sersemi’ni de yine benzer hislerle okuyup cok sevdigimi hatirliyorum.
hangi karakteri nerede gordum, burada bahsettigini hangi bolumde ve ne sekilde okumustum, burada boyle diyor ama o olayin asli nasildi ya, dur birkac bolum geriye bakayim, asli oyle mi acaba boyle mi, e dogru soyluyor, eyvah bir seyler olacak, sil o tuhafliklari sil, hayir degistir kurguyu hadi bastan… diye diye bitti kitap :)
Silinmiş Sahneler & Hakan Bıçakcı Yazarı tanımak için son çıkan kitabından mı başlamak lazımdı emin olamamakla birlikte,okurken yaşadığım ruh hali ,sürekli bir kendi kendime konuşuyormuşum hissi,evet ya benim de dikkat ettiğim ,sinir olduğum şeyleri,bir tek bana acayip gelmiyormuş dediğim pek çok detayı görüp gizliden gülümsediğim ,üzüldüğüm ,hak verdiğim öyle çok an oldu ki…
Hayalindeki mesleği yapmak yerine, kendini sansürcü mesleği yaparken bulan ,görevinin sahnelerin “kimilerine göre“ olmayacak yerlerini kesmek,mozaiklemek olduğu , yasak sahneleri silinmeli mi acaba diye incelerken, kendi hayatındaki sahneleri birbirine karışan,silmeye çalıştıkça sahneleri kafasından ,başka bir pencereden olur olmadık yerde canlanan sahnelerle doldu taştı zihinler:)Dikkatli okumak gerekiyor çünkü anlatıcının kafasından geçen düşünceler ,tuhaflaştıkça ,başka sayfalarda başka bir sahne ile karşımıza çıkabilir.Tuhaflıklar birbiri ardına yaşanırken ,görmezden gelmek ile kaçmak arasında yaşayan,kendi kendini tedavi etmeye çalışan bir insan ancak bu kadar iyi tespit edebilirdi; insanların nasıl da sahte hayatlarının silinmişliklerle dolu olduğunu.1 kilo 360 gram beynimin ,70000 düşüncesinden sadece birkaçı😌 ben sevdim ,benim için devamı gelecek olan yazarlardan olacak☺️
Oh yeah, this is what I’m talking about, my favorite kind of Turkish novel, just a cool dude listening to Joy Division and making observations about the things he sees Around him as he goes on aimless walks, and making references to global pop culture, things like the terminator, and casually making quotable aphorisms, and detailing the promising open months of dating an intelligent Turkish woman, and not really anything else happens.
Hayattaki tuhaflıkları görmezden mi gelirsiniz yoksa tuhaflık diye adlandırdığınız heyulanın üstüne mi gidersiniz?
Karakterimiz bir kurgu operatörü. Ona sorarsak tam bir "sansürcü". Birtakım kimselerin rahatsızlık duyduğu şeyleri bol keseden sansürlüyor. Sansür işi kontrolden çıkıp hayattaki takıntılarını rahatsız edici noktaya getiriyor. Rahatsızlık paylaşılamadıkça haliyle yalnızlık dozunu artırıyor. Yalnızlık dalgınlığa, dalgınlık karmaşaya, karmaşa ise tutunamayan modern insana götürüyor bizi.
Karakterin bir ismi yok roman boyunca. Nedeni; bireyin manasını yitirmesi olsa gerek. Modern hayatın tekinsizliğinde sürüklenen bireyin serzenişlerini zaman karmaşası içinde kurgusu henüz yapılmamış bir film gibi izliyoruz aslında.
Hakan Bıçakcı'nın roman karakterleri genelde birbirine benzer hatta anlatıcıları bile neredeyse aynıdır fakat üslubuyla kendini okutmayı başarır.
Bazı yazarların üslubu nedeniyle, yazarını bilmesek bile tahmin edebiliyoruz. Hakan Bıçakçı'dan 2 paragraf okuduğumda bu yazarın işi diyebiliyorum artık. Kendine özgü dili ve sürekli olarak hafıza-zihin oyunları ile yazdığı hikayeler hep benzer gelecek şekilde hissettiriyor ancak hiç birbirine benzemiyor. Bu romanda da mesleği kurgu yapmak olan karakterin, sansürlediği görüntülerin etkisinde kalarak hayatının bazı sahnelerini zihninin tamamlaması ile nasıl allak bullak olduğu anlatılıyor. Hikaye anlatımı ve kurgu güzeldi, yer yer gerdi, kimi zaman da gülümsetti. Yine diğer kitaplarında olduğu gibi müzik üzerine değişik fikirler de verdi.
Tarzını sevdiğim bir yazar Hakan Bıçakçı. Silinmiş Sahneler gerçekle/rüya, gündelik hayatla/tuhaf görüntülerin iç içe geçtiği bir zaman kesitini güzelce gözümüzde canlandırıyor. Tüm o tuhaflıkları, aile masasını, nefret ederek yaptığı işini, her ay farklı bir bir meyhanede toplanılmasını çok severek okudum. Beni kitapta tek rahatsız eden şey Hakan Bıçakçı gibi bir yazar keşke gündelik hayat eleştirilerini kitaba koymasaymış. Onun dışında hayal gücümüzü yine canlı tutacak bir kitap yazmış kendisi. Teşekkürler.
Nefis. “İçtikçe daralıyorum. Doğum günüm diye değil. Görmezden gelmekle kaçmak arasındaki bağlantıyı şaşırtıcı bir berraklıkla fark etmiş olduğumdan. Görmezden gelebilmeyi başarmakla gurur duyarken, kaçmayı kendime yakıştırmaramadığından. İçimdeki bitmek bilmeyen çelişkilerden. Etrafımı saran yozlaşmadan ne yaparsam yapayım kendimi sıyıramayacağımu tüm netliğiyle idrak ettiğimden. Sakıncalı bir film sahnesi gibi kesip atamayacağımı anladığımdan. Hayatımı asla temize çekemeyeceğimi veya beyaz bir sayfa açamayacağımı kabul ettiğimden.”
Kitabın kurgusu yer yer kopsa da yazar akıcı dilini koruduğundan keyifle okuyabildim. Ama kitabın kahramanı sürekli kabuslar gören hatta uyanıkken bile kabuslar gören bir adam olduğundan zaman zaman okumaya devam etmekte zorlandım. Bazı geceler aynı kabusları gördüm. Kurgu metinleri okurken bence en güzel şey insanın hiç yaşayamayacağı hayatları deneyimler gibi hissetmesi. Bu kitabı okurken sık sık sinema TV mezunu olup sansür yapan bir kurgucu olmak nasıl bir şey olurdu acaba sorusunun cevabını aradım sıkça.
Bazı şeyler sadece size acayip geliyormuş gibi oluyorsa bu kitabı okuyun. Yine "iyi ki yazmış Hakan Bey" dediğim bir kitap bu. Yine yaşamın tuhaflıkları, yine gerçeklikle hayalin çarpışması... Bazı gariplikleri onun kaleminden okuyunca fark ediyorum ve bu çok hoşuma gidiyor. Az tuhaf oluşuma seviniyorum belki de. Çok tuhaf olsam, çok zorlanırdım çünkü. Hakan Bey hep yazsın, biz de bir solukta okuyalım. =)
Throughout the novel, we follow the protagonist as he edits out "obscene" scenes from movies and series, while adding in absurd ones to his own life. The repetitive narration that goes back between chapters adds a good rhythm, rather than being boring. The references, emotions and situational assessments (especially political ones) which are written in a somewhat immature language give away that we are reading a young author. But this does not detract from the pleasure of reading his work.
This entire review has been hidden because of spoilers.
tuhaflıkların yazarı hakan bıçakcı… örneğin bir cafede otururken mavi bir hipopotamın içeri girip sipariş vermesini bile günlük bir olay gibi anlatabilir. not: kitapta hipopotam yok :) filmleri sansürleme işinde çalışan kahramanımızın günlük sosyal hayatında kayboluşlarını, bu kayboluşlar arasında yaşadığı gündüz düşlerini keyifle okuyabilirsiniz.
Hakan Bicakci kitaplarindaki tekinsiz anlatici ve rahatsiz edici gerceklerden tuhaf bir haz aliyorum. Bu kitap ile de ilk karsilastigimda uc asagi bes yukari nasil bir kitap oldugunu tahmin etmis ve okuduktan sonra tahminimdeki isabetin mutlulugunu yasamistim. Akici dili sizde bir an once bitirme durtusu olusturuyor.
İlk defa okudum ve tarzını gerçekten çok sevdim. Sıradanlığın içindeki dehşeti bu kadar yalın, sakin ve mizahi anlatmak zor olsa da okuyucuyu içine alıp bir daha bırakmıyor. Bir iki saatte akıp giden ufak çaplı bir zihin macerası.
Şimdiye kadar en sevdiğim Hakan Bıçakcı kitabı oldu. Çalıştığı tv kanalında “sakıncalı” bulunan görüntüleri kesip, mozikleyip, silen bir adamın iç dünyasını okuyoruz. Tavsiye ederim
“şimdi gittiğin her yere dünyanın tüm müziğiyle gidiyorsun ve albümler dönemlerle birleşmiyor. artık ne istersen dinleyebilirsin. artık ne istediğini bilmiyorsun.”