Sizin Hiç Babanız Öldü mü?, 1980-1990 dönemini kapsayan on dört öyküden oluşuyor. Kokuların, renklerin, seslerin yol açtığı çağrışımlarla yapılan zaman geçişleri ve yazarın mimarlık birikiminin getirdiği görsel bir dille işlenen bu çarpıcı öyküler adeta bir film gibi akıyor. Feride Çiçekoğlu, artık bir klasik sayılan Uçurtmayı Vurmasınlar’ın ardından, bu öykülerde tarihsel ve kültürel değerleriyle geçmişe gömülen, yitip giden bir dünyayı anlatıyor; baskı ve işkenceden açlık grevlerine, dönemine damga vuran sorunları ayrıntı ve gözlem zenginliğiyle gözler önüne seriyor. Gelgelelim alabildiğine trajik içeriğine karşın ironiden ve yaşam sevgisinden de asla ödün vermiyor.
Feride Çiçekoğlu, 1951 yılında Ankara'da doğdu. Maarif Koleji ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde okudu. Mimar olarak Fullbright bursu ile, Pennsylvania Üniversitesi'nde doktora tezini yazdı. İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak görev yapan Çiçekoğlu, 12 Eylül askeri darbesinin ardından dört yıl cezaevinde kaldı. Cezaevinde tanıdığı bir çocuğun yaşamını anlattığı ilk kitabı (Uçurtmayı Vurmasınlar), filme alındı. Filmin çok beğenilmesi yeni kitapları yazmasına ve yeni filmlerin yolunu açtı. 1990 yılında senaryosunu yazdığı "Reise der Hoffnung (Umuda Yolculuk) filmi Yabancı Dilde En İyi Film Akademi Ödülü'nü kazandı.
Filmleri - Senaryo ■2009 Altın Kızlar ■2007 Parmaklıklar Ardında ■2000 Melekler Evi ■1996 Altın Kent İstanbul ■1991 Suyun Öte Yanı ■1990 Umuda Yolculuk ■1989 Uçurtmayı Vurmasınlar ■1989 Baharın Bittiği Yer
Ödülleri ■1989, 26.Antalya Film Şenliği, En İyi Senaryo Uçurtmayı Vurmasınlar
1980-1990 dönemini kapsayan on bir öyküden oluşan hüzünlerin cümlelere döküldüğü bir kitap. Özlemler, acılar. Her öykü farklı bir hikaye ama yaşanılan acılar ortak payda. Yazar, sade dili ile okuyucuya kolay okunabilen bir kitap sunmuş. Baskısı tükenen bir kitap diye biliyorum. Sahaflarda bulabilirseniz hiç düşünmeden alın derim.
“Benim babam sigara, içki koymazdı ağzına, abisi İzmir'deki halı mağazasını batırmış içki ve kumar yüzünden, öyle derlerdi. İmrenirdim rakı içen babalara, çocukluk işte. Son gece eğilip öptüm, ‘İçki kokuyor ağzın, hem yine çok sigara içmişsin,’ dedi. Kızdım içimden, hâlâ yaşıyordu. O gece annem beklemiş başını sabaha kadar. Karşıdaki kebapçının durmadan yanıp sönen neonları, yarısı yeni yeşeren akasyalarla perdeli: ...bapçısı, ...bapçısı, ... bapçısı... Bak ecel teri de geldi işte, hoşçakal. Tamam!
Ertesi gece dişlerimi fırçaladım, ne içki ne sigara. Eğilip öpsem, sevinse... Ama nerde?
Kendimi bildim bileli her yıl haziranı beklerdi. Haziranı gördü mü o yılı güvencede bilirdi. Göremeyeceği ilk haziranı düşününce gözlüğünü çıkarıp dörde katlı, ütülü, beyaz mendiliyle gözlerini silerdi. Ağlayan baba istemez, gözyaşını zaten pek bilmez, terslenirdik. Ege şivesiyle işi şakaya vurup bizi güldürürdü: ‘Kendi ölümünüze ağlaman evladım!’ “(s. 153)
80lerde siyasal hükümlü olmanın ağırlığını tümüyle hissedebileceğiniz türden öyküler barındıran bir kitap. Dışarı görmesinler diye pencerelerin boyandığı, haftada bir duyduğu tren sesine bile sevinen bu insanlara dünya bir yaşam borçlu.
Çiçekoğlu’nun etkili dili okuyucuyu hikâyenin içine yerleştiriyor; öykü kahramanları ile özdeşleşiyor ve onların yaşadıklarını bire bir hissediyorsunuz.
1980-1990 yıllarında geçen 11 öykü... Birbirinden acı, birbirinden hüzünlü her biri... Nasıl olmasın ki.. İşkenceler, özlemler, hapishane duvarları, kayıplar... Her biri bir yerlerden tanıdık sanki... Yüreğim sıkıştı...
En beğendiğim hikayeler; Tarak ve Sizin Hiç Babanız Öldü mü?
Feride Çiçekoğlu ile ilginç bir ilişkim var. Kısacık hikayelerin her biri sanki birer uzun metraj gibi saniye saniye görselleşerek akıyor. Olduğunca yavaş okunuyor, kolay kelimelere rağmen yavaş yavaş geçiyor boğazından insanın.
Bu 14 öykülük kısa kitap da aynı şekilde. Hele “Düşük” öyküsü, bir monolog tiradı olarak sahnelenebilir. Tüm karakterlerin hapishane hayatından saklı tuttukları akıl sesleri çapraz kurgu ile her kitabında yarattığı ikili evrende çok başarılı bence Feride hanım.
Farklı yazarlarla tanışmak istediğim bir dönemde okudum. Ancak yıldızımız barışmadı ne yazık ki. Öykülerin her birinde bir hüzün teması hakim elbette, ancak anlatım olarak beni saramadı.