"Ve Yayinevi, Nisan 2014'te Kenan Yucel'in derleyip yayina hazirladigi yeni bir baskiyi Sakalsiz Bir Oglanin Tragedyasi adiyla okurlara sundu. Bu baskinin onemli bir ozelligi, Kenan Yucel'in kitabi karsilastirmali bir okumayla hazirlamis olmasi. Dolayisiyla daha once Arkadas Z. ozger siirlerini okumus (hatta ezberlemis) olanlar icin de yeni cumleler sunan bir kitap. Elestirel basimlarin ozelligi budur zaten, zihinleri yeniler. Bu calisma icin butun Arkadas-severler adina Kenan Yucel'e tesekkur etmeliyim."-Yekta Kopan-Okurun buyuk ilgi gosterdigi Sakalsiz Bir Oglanin Tragedyasi'nin 4. baskisi... Tum nushalari numaralanmis ozel basim!Arkadas Z. ozger ilk yayimlayacagi kitabin adini Sakalsiz Bir Oglanin Tragedyasi koymak "Ne zaman yayimlarsam yayimlayayim adi bu olacak!" Erken olumu nedeniyle yerine getiremedigi ve sairin vasiyeti olarak kabul ettigimiz istegi bu kitapla yerine geldi. Kitap adina kavustu, Arkadas'in siirleri de ozenli bir basimla okura...Kitapta yer alan siirler Kenan Yucel tarafindan titiz bir calismayla derlendi. Yasarken dergilerde yayimladigi siirler tek tek incelenerek, karsilastirilarak kitaba aktarildi. Kitapta tum siirlere iliskin ayrintili notlarin yani sira, Kaynakca, Siir Basliklari Dizini ve Ilk Dize Dizini de yer aliyor. Bu elestirel basimla Arkadas Z. ozger'i saygiyla selamliyoruz! (Tanitim Bulteninden)Sayfa 144Baski 2016 Ve Yayinevi
Selanik göçmenlerinden işçi bir ailenin yedi çocuğundan birisi olarak 8 Ocak 1948'de Bursa'da doğan Arkadaş Z. Özger (Zekai Özger) ilk ve orta öğrenimini de burada tamamlamıştır. Daha sonra SBF'nin Basın Yayın Yüksekokulunu bitirmiştir (1970). 5 Mayıs 1973'te öldüğü zaman TRT'de televizyon kurgucusu olarak çalışıyordu. Ölüm sebebinin beyin kanaması sonucu olduğu, bununsa, 12 Mart öncesi SBF baskını sırasında ve bunun ardından yediği ağır darbelerle sonradan ortaya çıktığını yakın çevreleri ve ailesi açıklamış bulunuyor.
Arkadaş Zekai Özger (1948-1973) edebiyatımızın unutulan değerlerinden. 12 Mart döneminin trajik kurbanlarından. Cinsel yönelimiyle, bunu bazı şiirlerinde kıvamında göstermesiyle de öncü isimlerimizden. Toplumsal içerikli şiirleri de çok iyi. Hakkında önceki yıl izlediğim bir belgeselle varlığından haberdar oldum. Ve Yayınevi de toplu şiirlerini harika notlarla, dipnotlarla, dizinlerle, bir şiirinin el yazısıyla mükemmel bir şekilde toparlamış. Bu açıdan hem yayınevi, hem de kitabı yayına büyük bir özenle hazırlayan Kenan Yücel her türlü takdiri hak ediyor. Kısa hayat hikayesine de aşina olunca içinize daha da işleyen güçlü şiirler içeriyor. Özellikle birkaç uzun şiiri tam kanonik. Şiir sevenler kaçırmasın derim. Bugünkü birçok “çılgın”, “yeraltı” şairimizin de öncülerinden bence. 25 yaşında ölmeyip de yaşasaydı kim bilir neler yazacaktı daha…
Aşağıya alıntıladığım birkaç dize bu güçlü şairin hakkını vermez ama yine de paylaşmak istedim:
biz hepimiz önce küçük bir çocuktuk sonra büyüdük hepimiz çocuk olduk … bir çiçek solmuşsa koklandığı içindir rengini dünyaya bıraktığı içindir … bütün ilkleri yeniden yaşat bana bütün ilkleri vazgeçilmez pişmanlıklar dahil
sabah taşıyarak bir celladı odama aşkımın ve bırakılmışlığımın celladını hüznümle ve çirkinliğimle yargılamadan beni tanıdığım bir ölümle tehdit ediyor yalnızlık her sabah öldürüyor beni
çözerek gecenin ipliğini hışımla hüznümü ve yalnızlığımı sarıyorum sabaha - Bir Gün Sevişmeyi Bana
Özger denilince aklıma tek bir kelime geliyor: naif. şiiri de, kendisi de, duruşu da. ki bir dava insanı, bir de ankara siyasal bilimlerin, mülkiyenin öğrencisi olmasına rağmen. bunun sebebinin tatlısu solcusu romantizmlerinde görülecek şeylere alakası yok, selanik göçmeni oluşu, işçi çocuğu oluşu vs; ölüm biçimi, zaten ince olan dış figürü ya da anıldığı daha farklı mevzuları- eşçinselliği olduğu da sanmıyorum. belki hep hüzünlü şiirler yazmasındandır.
arkadaşı, sakalsız oğlanı anlatacak çok bir şey yok. onun 'gök' ile başlayan dizeleri ('Pencere' ve 'Sevdadır') beni benden almıştır zamanında. pek çok şiirini defalarca okumuşluğum var. bu zamana nasip oldu hatmetmek. tesadüftür, kasıt yoktur, öldüğü yaşta okudum bu kitabı.
bulunmaktan en çok korktuğum dönemler arasında Özger'in yaşadığı dönem. ben savaştan, siyasetten, davalardan nefret eden bir insanım; o devrin sağını solunu ayırt etmeden de bu sözde uğura harcanmış, daha doğrusu kullanılmış canlara da içim gider, buna rağmen duyduğum saygı da kendimden nefret etmeme sebep olur. işte Özger'in kimi şiirleri o döneme sağlam selam çakan türden. kahroluyorsunuz, böyle bir gencin, gencecik bir canın bir gün sokak ortasında ölü bulunmasına kahroluyorsunuz okudukça, değer mi diyorsunuz arkadaş, değdi mi!
yaşasaydı ne şiirler daha okurduk, nelere birlikte hüzünlenirdik. belki de davası önüne geçerdi, fos olan kimi şairlerimizden olurdu (bana göre). tekrardan da ne kadar nefret ederim oysaki ama Özger'in yaptığı ne tekrir ne de imge yinelemeleri rahatsız etmedi işte beni. gül, hüzün, gök, umut, şiir, kan, acı, yaşamak... bunlar size bir dönemi anlatıyor evet, ama bir sevdayı da, bir içsel savaşı da.
Naif dememe bakmayın çok güçlü şiirler, Tamirat örneğin. bir Attila İlhan ateşi yok mesela, vura vura değil okşaya okşaya yazıyor Özger.
Yayıma hazırlayan Kemal Yücel, Sevdadır da dahil olmak üzere şiirlerinin baskılarında yapılan hataları her şiir için tek tek ve özellikle Yansıma ile değerlendirerek aktarmış. çok iyi bir iş o yüzden. ve arkadaşın isteğine saygı duyularak da kitabo onun istediği adla basmışlar, çok iyi olmuş. haricinde imgeleri, şiirlerinin arkasındaki hikayeler, vs gibi şeyler için notlar bulunmuyor; yalnızca ismi geçen kişilerin kim olduğu belirtilmiş (kapalı anlatımlı şiirler değil zaten). Bana göre saygı gösterilen en güzel nokta, Özger'in söyleyiş biçimiyle yazdığı sözcüklerin olduğu şekliyle aktarılmasıdır;sevişmiye, çünki, büyüycem gibi. Diğer baskılarda bunların redakte edildiğini görüyoruz.
Özger'in neredeyse sevmediğim şiiri yok, ancak Sığıntı Kuşu, Büyütürken Bir Gülü, Kadercinin / .../ Çelişkili Kötü Şiiridir, Beyaz Ölüm Kuşları, Pencere şiirlerinin gönlümde yeri başka olsa da Bir Gün Sevişmeyi Bana türk şiirinin başına gelmiş en güzel şeylerden olabilir. Onu popüler ve hatta şair kılan Merhaba Canım, Sevdadır ve Aşkla, Sana şiirleri sonra gelir benim için.
yoruldum değiştirmekten kanını yüreğimin ne zaman bitecek bu hüzün. - Sığıntı Kuşu
Merhaba Canım belgeseli yolda, fragman yayımlandı, lakin fon arıyorlardı, toplanmış ama son durum ne bilemiyorum. Yönetmen Ulaş Tosun'nun sinopsiste belirttiği gibi "...ötekilik ile temas eden hayatını anlatır. genç şairin hayatıyla etkileşen tavır ve olaylara sol resmi tarih söyleminin dışına çıkıp, ataerki ve ötekilik temas kurarak “kayıp” bir portrenin izini sürer." umarım.
gereksiz bir kendime not, karıncafil bana hep karanfili hatırlatıyo ve karıncakaranfil oluyo o. ayrıca ahmet kaya dururken (alnında dağ ateşi) grup yorumun daha fazla Özger bestesi yapmış olması kalbimi kırıyor.
".. yoruldum / değiştirmekten kanını yüreğimin / ne zaman bitecek / bu hüzün" derken korona günleri imdada yetişti. Biriken, tortulaşan, taşlaşan, bekleyen, bekletilen, uzayan, unutulan, göz ardı edilen ne varsa hurçlarından çıkarıldı; tek tek elden geçirildi/geçiriliyor.
Bunca zaman şiir okumazken şiir okumayı hala seviyor muydum? Uzun süredir unutulan, bekletilen, göz ardı edilen şiir okumayı seviyor(d)um hissi de elden geçirilecekler arasındaymış. Çıkarıp, baktım; vedalaşılacaklar kutusuna mu gidecek diye merakla başladım. Eskisi kadar değil ama hala seviyormuşum. Şiir diğer okuma biçimlerinden farklı benim için. Ona özel zaman ayırmamı istiyor; otobüste ya da bir koşturmacanın arasında okunmuyor. Tıpkı bir sevgili gibi özen istiyor.
En çok "düşmanın namuslusu/ itin kudurmuşu"nu anlatan adak'ı sevdim. Sanırım döne döne okuyacağım. Vuruyorlar, hala kötü vuruyorlar. Ama kul aşkına söylemeli; hala iyi direniyorlar düşmana.
Sonrası (sıralı olmadan) beyaz ölüm kuşları, mumsöndü, kan reçetesi ve gezgin. Hiçbirini okumasanız bile illa adak’ı okuyun.
"..sevgilim bugün helva yedim şarap içtim göğe uzandım avuçlarımda hüzünlü bir aşk ince kemikli bir eli okşuyorum göğü okşuyorum yabanıl bir diken batıyor avuçlarıma bir çakıyla parmağımı kesiyorum yanlışlıkla sanki bilerek yanlışlıkla kesiyorum sanki aşkı kesiyorum aşk parmağımda yanlış bir uçurum.” (eksik bir gün için şiirler)
Ve Yayınevine ve Kenan Yücel'e kitabın sonundaki kısım başta olmak üzere özenli çalışmaları ve orijinale sadık kalma kaygıları için çok teşekkür ederim kendi adıma. Ayrıca kitaba Arkadaş'ın bir şiirinin elyazması halinin eklenmesi etkileyici olmuş.
Arkadaş, yıllar önce bir şarkıda senin varlığından bihaber olarak tanıdım soluğunu. Soluğunu diyorum çünkü bana göre senin şiirin bir sözden öte soluktur, dolaşır kıyılarımızda durmadan bir hüzün gibi. Okudukça bir insan nasıl da taşır bu kadar hüznü diye sormadan edemiyorum kendime. Ama biliyorum ki ortaktır bazı insanların kalbi. Görebiliyorum ortak yazgımızı. “yoruldum değiştirmekten kanını yüreğimin ne zaman bitecek bu hüzün.” Bilmiyorum, ne zaman bitecek bu hüzün. 25 yaşında – öldüğün yaşta- okumak nasip oldu şiirlerini. Pek çok şeye aynı pencereden baktığımızı keşfetmek ise üzdü beni. Üzdü diyorum çünkü şimdi yokluğun ağır bir zincir boynumda. Çünkü sormak istiyorum sana. Bu kadar hüzne nasıl dayanır bir beden? “artık öfkeyle çoğalan bir tekliğim ben hüzünlerin ve acıların vücudumda toplandığı” İnsan bir ormandır, der Oktay Akbal. Senin ormanın, hüzün ve sevda tohumlarıyla bezeli. Bir yanın durmadan haykıran bir sevda diğer yanın hüznün boyunduruğunda bir çığlık. “ben umudu yaralı bir kahraman mıyım yetmiyor gökyüzü bulut kuşlar yetmiyor yaşamak bile bir şey eksik söyleyebilsem anlasanız bilseniz bir şey eksik HAYKIR YÜREĞİM” Haykır Arkadaş, haykır! Çünkü, “yırtarak geçiyor kalbimizden hayatı da törpüleyen zaman şuramızda bir şey var acıya benzer umuda benzer böyle günlerde her şey hem acıya hem umuda benzer” Haykır ki hüznün umuda, umudun sevdaya dönüşsün. Yirmi beşinde yiten bedenin toprakta bir filiz olup en güzel günlerin sevdasına dönüşsün. Çocukça sevinçlerimiz yankılansın kulağında. Haykır ki şimdi ben yirmi beşimde soluğuna tutunayım. Haykır ki soluğun çıksın dışarı. Haykır ki o seni bir şeylerden kurtarmayan yüreğini tüylerinden kurtar. “Pencereyi aç Soluğun çıksın dışarı Sen büyütmedin mi ciğerinde onu Kokusu hayatı yıkasın diye
Pencereyi aç Sesin sarsın dünyayı Duyulur elbet ta ötelerden Yürek kendini tanır.”
hayatımda hiç bir şiir kitabı bana bu tecrübeyi yaşatamamıştı, şiirleriyle beni kendine aşık etti, satırlarında geçirdiği isimleri bile ondan kıskandım. şiirlerindeki cesarete ve sevgiye ve kedere ve entelekte hayran kaldım. yaşasın ve bazı gelişmeleri görebilsin çok isterdim. ruhuyla bir gün karışmak, arkadaşım olmasını çok isterdim ve şiirler okumak ve yazmak ve sevişmek^ çünki he gets it
~yaşamak/bizim en eski çağlardan kalma yanık türkümüz/öylesine kısık ki sesimiz/ne duyurmasını ne söylemesini biliriz (en sevdiğim şiir oldu ancak, bütün şiirleri daha [çok çok] fazlaca sevdiğim dizeler ve analojiler ve metaforlarla dolu
kendi kelimelerimle anlatamayacağım kadar güzeldi. "elbet geçer bu hüzün mevsimi bir baykuş bir serçeyle arkadaş olduğu gün o gün size sevinci de anlatıcam bir solucan bir leylekle çiftleştiği gün o gün bahar mevsimidir size aşkı anlatacağım."
şiirlere ek bu baskıyı okumak da çok keyifliydi. kitabın sonundaki şiirlere dair notlar, her şiirin kaynakçası, şairin el yazısından birkaç sayfa gibi eklemeler iyi ki yapılmış.
özellikle yaptığım bir şey olmasa da, buluşmayı yıllardır -bir şekilde- ertelemiş olduğum; şimdi, hüzne boğulduğum -bata çıka, bata çıka, bataklık- bu dönemde, şairinin öldüğü yaşa yeni varışımın ardından anca okuyabildiğim şiirler.
henüz biyografisini okurken bir yakınlık duymaya başladım sanırım arkadaş z. özger'e. bende karanlığı, sessizliği ve yersizliğiyle çınlayan (ve bunları o zaman hâlâ -yalnızca- birer olumsuzluk olarak deneyimlediğimden, henüz dönüştüremediğimden, bana her yanıyla olumsuzluğu çağrıştıran) bir dönemde bulunduğum şehir sebebiyle, bir şekilde, aynı sokak ve caddelerde yürümüş olabileceğimizi düşündürdüğü, onun deneyimini merak ettirdiği için olabilir belki.
okurken çok ağladım. ve ağlarken çok okudum. ruh halim bu ya, döne dolaşa, düşe takıla, yüksek sesle okudum bir de şiirleri. (çünkü okumak -yine- bedensel bir deneyimdi). basılı metnin malûm sessizliğinde, bir şekilde, hem benimle hem de bana akacak, taşacak bir şey vardı belki.
kitapta şiirler basım yılına göre sıralanmış. ismail uyaroğlu'nun (açıkçası, ismini ilk kez duydum, kitabın arkasındaki notlarda yorumları geçiyor) "bireyci ve bunalım şiiri" olarak gördüğü baştaki şiirler, yukarıda bahsettiğim dönemin devamında yazmaya çalıştığım birkaç bölük pörçük şiiri anımsattı bana. o zaman belirli kelimelere, nasıl desem, bir duyarlılığım, düşkünlüğüm, ve hatta belki de, takıntım vardı. aramızda bir şekilde bir bağ olduğuna ve hayatımın bu kelimeler etrafında dönüp duracağına, beni hep onlara vardıracağına inanırdım. gariptir (belki de hiç değildir), bu kelimelerin pek çoğuna arkadaş özger'de yeniden rastladım. öyle ki, bunların birleştirilişi ve kurulan yeni anlam parçaları da benim vaktinde hissettiğim ve kurduklarımın çok, çok benzeri, hatta bazen aynısıydı. şairin "kalbi kalbimize benzeyen dostlar" diyerek -belki de- anlattığı bu bağ beni her seferinde yeniden şaşırtıyor ve inanılmaz etkiliyor. o birkaç anlam parçasını, özenle ve ısrarla, tekrar tekrar, benimle paylaştığın için teşekkürler arkadaş.
bu ilk şiirlerde başta benim en çok dikkatimi çeken, acının ve hüznün ortasında yine de bitiveren ve varlığını hissettiren humordu. ahmet erhan geldi bu yüzden aklıma. hüzünlülerin -ya da belki de hüznün kendisinin- ayrı bir humoru olduğunu düşündüm.
bu şiirlerin ikinci yeni'ye ve/veya toplumcu gerçekçiliğe yakınlığına göre sınıflandırıldığı dolayısıyla birbirlerinden ayrıldığı değerlendirmelere rastladım. bir tarafın bunalımlı ve hatta hastalıklı olarak, diğerinin solcu, devrimci olarak anıldığını görüyorum. bu ayrıştırma; hüzünle gelen humoru, acının altında yatan ve yeşeren öfkeyi (bu öfkenin daha bariz dile getirildiği şiirler var diye mi bilinmez), erk ve erkeklik algısını tiye alışı veya sonrasında, "devrimci" şiirlerde bangır bangır yükselen homoerotik arzuyu duyamamak veya, bile isteye göz ardı etmekten ileri geliyor olabilir. bunların iç içe geçmişliğine, birbirine kenetlenişine işaret edebiliriz oysa, taraflar yaratarak birini suçlayıp birini yüceltmek yerine.
...geceyi çarmıha geriyorum kimseler tapmıyor hüznümü ölçeğe vuruyorum yüreğine sığmıyor her şey ne kadar olabilir meraklanıyorum yüzüme dokundukça tırnaklarım kanıyor yalnızlığımı hüznümle yoğuran gece öyle basitsin ki sen bütün şiirlerin içinde biliyorum, biliyorum bunu da biliyorum gökteki yıldızlar kadar dizeler yazılsa da kendime kendimden başka kendim yok ne utancımı kuşanan bir sevgi ne çirkinliğimi öpen bir kız... s.22
merhaba arkadaş, seninle tanıştığım için mutluyum. her ne kadar aşina olsam da sana ve şiirlerine, bir şairin kitabına sahip olmak onunla gerçekten tanışmanın ilk adımıdır. şaheser diyebileceğim bir şiir kitabı değil fakat kendine has üslubuyla yürekte farklı bir tat bırakıyor. arkadaş! erken yaşta göçüp gitmeseydin bu diyardan eminim daha ne sakallı tragedyalar yazardın. yayınevini de kutluyorum, kitabı yayına gerçekten büyük emek vererek hazırlamışlar ve sondaki şiir hikayelerini de çok beğendim. keşke her şiir kitabı bu şekilde hazırlansa.
"ben az konuşan çok yorulan biriyim şarabı helvayla içmeyi severim hiç namaz kılmadım şimdiye kadar annemi ve allahı da çok severim annem de allahı çok sever biz bütün aile zaten biraz allahı ve kedileri çok severiz"
"... sağ bacağım topaldır benim ve incelmiştir onun için incedir yüreğim onun için aksarım hayata ve denize..." Ey Arkadaş... Nasıl bağladın beni kendine...