"İlk çekirdek Batı kentleri, muhtemelen 9-10.yy'dan itibaren, Doğu kentlerinin (Bizans, Şam, Bağdat, Kurtuba) çok sayıda müşterisi için hammadde (tahta, kılıç, kürk) ve köle talep etmeleri üzerine gelişmiş ve 12.yy'da yeterli genişliğe ulaşarak toplumsal yapıları derinliğine değiştirmiş, komün hareketiyle siyasal yapıları altüst etmeye başlamıştır.
Aynı zamanda bütün birikmiş Yunan-Arap bilgi hazineleri çeviri çalışmalarıyla (başta Toledo) dolaşıma sokulmuş, 12.yy kentinin okullarına akıtılmış ve uygarlık ocağı olarak Batı, daha da kesin olarak Galya (başta Paris), Atina ve Roma'dan nöbeti devralmıştır.
Ortaçağ entelektüeli de bu kentlerle birlikte doğmuştur. Onların ticaret ve zanaat işlevine bağlı atılımla birlikte, entelektüel de işbölümünün kendini dayattığı bu kentlere yerleşen meslek erbabından biri olarak ortaya çıkmıştır."
"12. yy entelektüeli, malzemesini eskilerin oluşturduğu ve başlıca tekniği de eskilerin taklidi olan bir profesyoneldir ve eskileri daha ileri gitmek için kullandılar:
Aristo ile fizik, mantık ve ahlâk, Öklid ve Harezmi ile matematik ve cebir, Batlamyus ile astronomi, Hipokrat, Galen ve İbni-Sina ile tıp, Arap ticaretiyle de gümrük, pazar, çek.
Brötanyalı Bernard de Chartres'ın (1075- 1125) ortaçağda büyük yankı yaratan ünlü cümlesinin anlamı işte budur: 'Biz devlerin omuzlarına tünemiş cüceleriz. Böylece onlardan daha çok şeyi ve daha uzakları görüyoruz; bunun nedeni gözümüzün daha keskin olması veya daha uzun boylu olmamız değil, onların bizi havaya kaldırmaları ve dev gibi boylarıyla yükseklere taşımalarıdır'."
"Hem ilahiyatın hem de eğlence ve zenginliğin kenti Paris'in öncülüğünde gelişen gezgin, fakir, okullu kitlesi olan Goliardlar, sabit mekanları ve mülkleri olmayan; beğendikleri, ünlü hocaları izleyerek, eğitimin, zihin özgürlüğünün peşinde kentten kente dolaşarak entelektüel maceraya atılan anarşist ruhlu serseri insanlardı.
Geçmişte feodallerle ulurken şimdi tüccarlarla havlayan kilise başta olmak üzere hiyerarşilere, soyluluğa ve köylü zihnine karşı çıktılar, Rönesans hümanistlerinin öncüsü oldular."
"Entelektüel hareketin üniversitelerin oluşturduğu örgütlü merkezlerde kalıcılaşması, bu gezginci türünün ise 13.yy'da silinip gitmesine yol açmıştır.
Goliardlardan biri olan Abélard (Brötanyalı) (1079-1142), ilk hoca, diyalektik şövalye, put kırıcı ve büyük entelektüel olmayı başarmış ve Paris'e o döneme ilişkin ününü kazandırmıştır."
"Abélard akıl ile imanı ısrarla birleştirmeye çalışarak bu alanda öncü olmuştur.
'İçten gelen pişmanlık günahı yok eder, yani Tanrı'yı hiçe saymış olmayı veya kötülüğe rıza göstermiş olmayı ortadan kaldırır. Çünkü bu inlemeyi ilham eden tanrısal merhamet günahla uyuşmaz' diye yazarak, günah çıkarmayı psikolojik çözümlemeye, iç hesaplaşmaya dönüştürüp insanileştirmiştir; Batılı insanın zihniyeti açısından ne büyük bir zenginleşmedir bu!"
"Paris'in yanısıra Chartres o yüzyılın büyük bilimsel merkezidir. Bernard de Chartres derslerinde kelimelerin eğitimi yerine, şeylerin eğitimini tercih ederek aritmetik, geometri, müzik ve astronomi anlatmaktadır.
İnsan, akıl ve doğayı her şeyin merkezine koyan Chartres zihniyetini bu eğitim yönelimi belirlemektedir; bu merak, gözlem ve araştırma zihniyeti, Yunan-Arap biliminden beslenmiştir ve yakında ışıklarını saçacaktır. Öğrenme açlığı çok yaygınlaşır ve şu sözle simgelenir: 'İnsanın sürgünü cehalet, vatanı bilimdir ve bu vatana, aradaki konaklama kentlerine benzeyen düşünce sanatları sayesinde ulaşılır' (Honorius)."
"Üniversite loncası mensubu haline gelen entelektüel, yüklendiği mesleğin bilincindedir. Bilim ile öğretim arasındaki gerekli bağlantıyı bilmektedir. Artık bilimin biriktirilip saklanmasına değil dolaşıma sokulmasının gerekliliğine ikna olmuştur. Okullar fikirlerin, tıpkı mallar gibi ihraç edildikleri atölyelerdir. Hoca kent şantiyesinde, zanaatkâr ve tüccarla aynı üretici atılım içinde omuz omuzadır."
"13.yy üniversitelerin yüzyılıdır, çünkü loncaların yüzyılıdır. Önemli sayıda üyeyi bir araya getiren bir mesleğin bulunduğu her kentte, bu meslek mensupları çıkarlarını savunmak, kendi yararlarına tekel oluşturmak üzere örgütlenmektedirler. Bu, kazanılmış siyasal özgürlükleri komünler haline getiren, ekonomik alanda kazanılan mevkileri ise loncalar halinde maddileştiren kentsel atılımın kurumsal aşamasıdır."
"Başlangıçta hocalar ruhbana mensuptular ve psikoposun atadığı şansölye idare ediyordu; başta Paris ve Oxford, ilk aşamada şansölyeyi kendileri seçmeyi ve psikopos memuru olmaktan çıkarmayı başardılar."
"Yeni gelişen bu loncalara el koymaya çalışan kraliyete karşı çıkan ve birçoğu öldürülen öğrencilerle yaşanan 1229 kanlı Paris olayları sonrasında öğrenciler grev yapıp 2 yıllığına Orléans'a çekilmiş ve bu arada Paris'te hiç ders yapılamamıştır. 1231'de üniversite özerkliğini bir daha kaybetmemek üzere elde etmiştir. Oxford ise üç farklı zamanda olan çatışmalarla 1240'da özerkliğini kazanmıştır."
"Üniversite loncaları bu kavgaları birbirine bağlılıkları, tutarlılıkları ve kararlılıklarıyla kenti terk ederek veya bunun tehdidiyle kazandılar.
Kraliyet yönetimine karşı güç kazanmak ve entelektüeller üzerindeki etkisini artırmak amacıyla, yerel psikoposu tutuculukla suçlayarak ona üniversitenin 'Magna Carta'sı olarak nitelenen kınama mektubunu yazan ve kralı iknaya zorlayan Papa, Paris loncalarının özerkliğini desteklemiştir. Kardinali de benzer desteği Oxford'a vermiştir."
"Üniversiteler özerkliklerini kimi zaman kiliseye kimi zaman da kraliyete ve kent burjuvazisine (öğrenciler fiyatları ve kiraları sınırlamaya zorladıkları için) karşı mücadeleyle elde etmiş ve bu üç gücün de üzerlerindeki etkileri azalarak da olsa devam etmiştir.
Döneme ilişkin bir not bu durumu iyi anlatmaktadır: 'Paris kenti Atina gibi üç kısma bölünmüştür: Bunlardan biri tüccar, zanaatkâr ve halka ait büyük kent, diğeri saray, katedral ve kilisenin bulunduğu soyluların Cité'si, üçüncüsü de öğrenci ve kolejlerin bulunduğu üniversite denen bölümdür'."
"Üniversite loncasının gücü üç temel ayrıcalığa dayanmaktadır: Hukuki özerklik (kilise çerçevesi içinde, bazı yerel kısıtlamalar ve papaya temyize gidilebilmesi yetkisiyle birlikte), grev ve kentten ayrılma hakkı, üniversite unvanlarını verme tekeli."
"Yeni öğrencinin okula kabulü bir 'arınma'
töreni olarak tasvir edilmiştir, bu törenin amacı yeniyetmeyi köylülüğünden, hatta ilkel hayyanlığından kurtarmaktır. Vahşi hayvanınkine benzeyen kokusuyla, bakışlarını
kaçırmasıyla, fildişi gibi kirli dişleriyle alay
edilmekte; sonra yıkanmakta, dişleri ovulmaktadır. Son olarak da bir günah çıkartma parodisiyle, olağandışı günahlarını itiraf etmektedir. Hayvanlıktan insanlığa, köylülükten kentliliğe geçişi belirleyen bu törenler, entelektüelin kırsal dünyadan, tarım uygarlığından, vahşi topraklardan kopartılarak alındığını hatırlatmaktadır."
"Mesleğe giden eğitim, genel anlamda skolastik yani inanç ile antik dönem bilgi ve aklını birleştirme amaçlı bir temelde yürütülüyor, dereceler aşamalı juri sınavlarının geçilmesiyle elde edilen bakalorya, lisans ve doktora şeklinde gerçekleşiyordu.
Üniversite dört fakülteden oluşmaktadır: Sanatlar, Din ağırlıklı Hukuk, Tıp ve İlahiyat. Üç fakülte 6 yıl (2 yılda bakalorya, sonunda doktora) (Sanatlar 14-20, Tıp ve Hukuk 20-25 yaş arası), İlahiyat ise 8 yıl sürüyor ve doktora için 35 yaş hükmü uygulanıyor."
İnanca, Aristocu İbni Rüşt (1126-98) ve Aquino'lu Thomas (1225-74) ile akıl penceresini açan üniversite, pratik ile teori uzlaştırmasına hekim İbni Rüşt, akıl ile deney uzlaştırmasına ise Roger Bacon (1220-92) ile adım atmıştır.
Skolastikler zamanla entelektüeller teknokrasisi oluşturmaya, yüksek kilise ve idare mevkilerini ele geçirmeye başladılar; doktorlar, ilâhiyatçılar ve hukukçular devri başladı.
"Ortaçağın sonu bir deri değiştirme dönemidir. Nüfus artışının kıtlıklar ve salgınlarla (1348 veba felaketi) ağırlaşan bir şekilde gerilemesi, Yüzyıl Savaşları, İki Gül Savaşı, İberya Savaşları, İtalya Savaşları, Batı'nın ekonomik ve toplumsal yapılarının dönüşümünü hızlandırmıştır. Kitlesel olarak parasal bir biçim alan feodal rantın evrimi, toplumsal koşulları altüst etmiştir. Bu evrimin kurbanlarıyla ondan kârlı çıkanlar arasındaki uçurum derinleşmekte ve kentteki sınıfların ortasından geçmektedir. Daha katı bir şekilde sömürülen zanaatkârlar bazı yerlerde (Flandre, Kuzey İtalya, büyük kentler) proleterleşmenin bazı biçimlerini gösterip, köylü kitlesinin koşullarına doğru gerilerlerken; hem gelişmekte olan bir önkapitalist faaliyetten hem de edinmeyi bildiği topraklardan kaynak sağlayan kent burjuvazisinin üst tabakaları, eski egemen sınıflarla bütünleşmektedirler: Soylular, tarikat üyesi ruhban ve yüksek laik ruhban; bunlar, tehlikeli bir durumu kendi lehlerine çevirmeyi çoğunlukla başarmışlardır. Bu toparlanmada siyasal iktidar başat bir rol oynamakta, güçlülerin yardımına koşmaktadır.
Hükümdar'ın çağıdır bu. Ancak ona hizmet ederek zenginlik, iktidar ve prestij kazanılabilmektedir."
"Bu bağlam içinde, ortaçağ entelektüeli yok olmakta, kültür sahnesinin ön planını yeni bir kişilik işgal etmektedir: Hümanist.
Entelektüel katledilmemiş, kendini bu ölüme ve deri değiştirmeye hazırlamış, 14. ve 15.yy boyunca, inkâr hareketleriyle ortaçağ entelektüelinin yok oluşunu hazırlamıştır.
Üniversiteliler emek dünyasına mensup olmakla, ayrıcalıklı gruplarla bütünleşme arasındaki tercihlerini ortaçağın sonunda kesin olarak yapmışlardır: Artık Batı'da yüzyıllar boyunca entelektüel emekçi olmayacaktır. Kilise maaşları, taşınmaz mallara, evlere ve toprağa yapılan yatırımlar başlıca gelir kaynaklarıdır; hükümdarlara, laik koruyuculara veya kiliseye sığınanlar ve diğer zenginleri izleyerek tefeci (öğrencilerine bile) olanlar da vardır."
"Üniversite mensupları bir cins aristokrasi haline gelebilmek için, grupların ve bireylerin soyluluğa dahil olabilmek için benimsedikleri alışılmış yollardan birine başvurmaya, soylulara özgü bir yaşam tarzı sürdürmeye başlamışlardır: İhtişamlı kürsü bezemeleri; giysiler, aksesuarlar, takılar; tören, balo ve eğlenceler; evler ve ev yaşamları. Bilim mülk ve servet, güç aracı haline gelmiş, çıkar gütmeden peşinden koşulan amaç olmaktan çıkarak senyörlük, şövalyelikle aynı hakları almanın ardına koyulmuştur (1533'te Fransa'da şövalye ünvanı alırlar)."
"Fransisken Ockham'lı William (1287-1347), entelektüelliğe imandan aklı sökmeye çalışarak, Tanrının bilinemezliğini, mutlak gücünü ve kaderi, iyi ve kötünün birlikte bulunabileceğini öne çıkararak karşı çıkmış ve kilisenin işine çok yarayacak olan anti-entelektüel süreci, Aristo düşmanlığını geliştirmiştir. Skolastik yerini kutsal cehalete geri dönüşe bırakmakta ve üniversite mensupları bir tür hümanist maneviyatçılığa yaklaşmaktadır."
"Çok sayıda yenilerinin kurulmasıyla üniversite uluslararası nitelikten yerelliğe, bölgeselliğe, ulusallığa bürünmeye başlamıştır.
Bu süreç, büyük üniversitelerin ortaçağın sonunda siyasal güçler olmalarına, devletlerarası mücadelelerde faal bir rol oynamalarına, devletlerin yeni ulusal yapılarıyla bütünleşmelerine tanıklık eden bütünsel bir evrimin içinde yer almaktadır."
"Padova'lı Marsilio (1270-1342) ve Ockham'lı
William'ın Bavyera kralı Ludwig'in himayesinde Papalığın dünyevi iddialarına karşı ortak mücadeleleri, devletin kiliseden ayrılma tartışmalarını geliştirmeye başlamıştır.
Öte yandan Padova'lı Marsilio bölgesel, yerel devletlerin daha mümkün ve pratik olduğunu savunarak, Hıristiyan aleminin parçalanmasının, yerel ve bölgesel özerkliklerin önünü açmıştır."
"Yüzyıl savaşları (1337-1453) sırasında Paris'i bir dönem ele geçiren İngilizlerle işbirliğine giren üniversite hocaları Jeanne d'Arc'a karşı açılan davayı yürütmüş, mahkûmiyet kararını da İngiltere kralına, saklamadıkları bir memnuniyetle bildirmiştir.
Rouen'daki odun yığınının üzerinde yakılan Jeanne'ın külleri üniversitenin prestijini de kül etmiştir."
"Ölmekte olan, bozulmuş, karikatürleşmiş skolostiği reddeden üniversiteler Erasmus (1466-1536) ve Rebalais (1483-1553) liderliğinde hümanizmaya açıldı.
Platon, hümanistin ortaya çıkışıyla birlikte yeniden itibar buldu ve şair olduğu için en yüce filozof olarak kabul edildi.
Hümanist, bilimsel olmaktan çok edebi, akılcı olmaktan çok imancıdır. Diyalektik-skolastik çiftinin karşısına, onun yerine geçmek üzere dilbilim-hitabet çiftini çıkarmaktadır.
Ortaçağ entelektüeliyle Rönesans hümanisti arasında derin bir zıtlık vardır. Şiire ve mistik anlayışa geri dönen hümanist, derinlemesine bir şekilde anti-entelektüalisttir; kentsel şantiyede değil, kapalı Akademi ortamında gelişmiş, ortamı hükümdarın sarayı olan bir aristokrattır.
Hümanistler hükümdara sessizce hizmet etmekte, toplumun yönetimini her zaman ona bırakmaktadırlar. Övdükleri şeyler boş zaman, edebiyatla doldurdukları aylaklık ve kırlara yönelmektir.
Hümanistler böylece, entelektüellerin başta gelen ödevlerinden biri olan kitleyle temas kurmayı, bilim ile öğretim arasındaki bağı terk ederler."
"Rönesans uzun vadede, kuşkusuz insanlığa gururlu ve tek başına sürdürülen bir çalışmanın meyvelerini getirecektir. Bilimi, fikirleri, başyapıtları daha sonra insanın gelişmesini besleyeceklerdir, Ama başlangıçta bir kendi içine kapanma, bir geri çekilmedir. Matbaa da yazılı kültürü her yana yaymadan önce, esas olarak düşüncenin yayılmasında bir daralma yaratmıştır. Okuma bilenler (ayrıcalıklı bir küçük seçkinler grubu) boğazına kadar kitaba batmıştır. Geri kalanlar ise üniversitede yetişmiş olan ortaçağ entelektüellerinin onlara taşıdıkları skolastik kırıntılardan artık beslenememektedirler. İtiraz edilebilecek bir biçimde de olsa, öğretici ve eğitici niyetlerle dolu bir sanatın öne çıkıp, halkı kültürel hayata ortak etmeye çalışması için herhalde Karşı-Reform'u beklemek gerekecektir."
"Ortaçağ entelektüeli ile hümanisti çalışırken gösteren resimler arasındaki kadar çarpıcı bir zıtlığı, başka bir yerde bulmak olanaksızdır.
Bunlardan biri, öğrencileriyle çevrili, dinleyicilerin üzerlerinde tartıştıkları sıralarla kuşatılmış bir hocadır. Diğeri ise çalışma odasında sakin, boş bir alanda rahat ve fikirlerinı serbestçe hareket ettirebilen yalnız başına bir bilgindir. Bir yanda okulların karmaşası, sınıfların tozu, ortaklaşa çalışmanın dekor karşısındaki kayıtsızlığı. Diğer yanda ise:
Orada ber şey yalnızca düzen ve güzellik,
Parlaklık, sükünet ve tutkudur."