Ankara, Mon Amour! üst üste asılınca ertesi gün daha iyi ısıtan paltoların cepli basma elbiselerin dualarla ekilen simit ağaçlarının üç tam bir paso'nun troleybüs hızında giden bir hayatın Zümrüt Pastanesi'nin ve Alemdar Sineması'nın sabahtan öğlene bir yağmurla değişiveren dünyaların ikindi sessizliklerinin "bir hatırası olmanın" "bir çay koyalımın" mavi ODTÜ otobüslerinin ciddiyetle Grundrisse okumaların Nisan Tezleri'nde aranan şiirin yirmi yaşında olmanın tiril tiril yeşil elbiseler giyen bir hayalin kaplumbağa soyunun en zor geçen o ilk altı ayın elinden kavuşanların sevinci, ayrılanların hüznü alınan Ankara Garı'nın yani çocukluğun arkadaşlığın aşkın öyküsü…
1961’de İstanbul’da doğdu. Ankara’da büyüdü. ODTÜ Endüstri Mühendisliği mezunu ve halen Frankfurt’ta yaşıyor. Romanları Ankara Mon Amour 2003, Bir Akdeniz Kedisinin Hatıraları 2004, Çatıkatı Aşıkları 2008 yılında yayımlandı. Bu romanları yazmasının nedeni "yazı yazmanın" kendisine olan takıntısı değil, anlatmak istediği öyküler olduğunu sanmasıdır.
60’lar sonu ankara’sı, iki çocuk, iki aile, bir yasak aşk. bu haliyle tam bir keyif okuması.
ilk bölümdeki çocuk sesiyle devam edip bitseymiş veya ikinci bölümdeki üniversite öğrencileri ile tüm açıkları kapatıp yine o şekilde bitseymiş hayli iyi bir kitap, keyif okumasından öte bir şey olurmuş. zira çocuk gözünden, çocuk sesinden bir şey anlatmak çok zordur. bu konuda beni çok rahat ikna etti şükran yiğit. fakat keşke sondaki ömer kısmı, berlin, paris, madam litvak vesaire olmasaymış. o apayrı bir kitabın hikayesi gibi geldi bana. atmosfer dağıldı adeta -ki yazar o ankara atmosferini yaratmakta inanılmaz başarılıydı, burnuma ankara kokusu geldi adeta kitabı dinlerken.
Şükran Yiğit benim için özel kalemlerden, kendimi üzgün ya da okuma bakımından tıkanık hissettiğim zamanlarda bir dost sohbeti tadında iyileştirici bir etkisi var onu okumanın, zor günler için saklıyorum denebilir.
Öyle bir dönemim oldu yalan yok. Tam da o zaman elim Ankara Mon amour kitabına uzandı, sanki kitap bana göz kırptı kütüphanemden. Öyle iyi geldi ki anlatamam.
Suna ile yeniden büyüdüm sanki, Emelle yeniden edebiyata merak saldım, yeniden aşık oldum Gülay Hanımla,iyi ki okudum.
Kitap birkaç dönemi kucaklayarak geniş bir yelpazede şahane bir Türkiye panoraması ile çok yönlü bir hikaye vaad ediyor. Kapağını kapattığınızda belki benim gibi ah keşke biaz daha sürseydi doyamadım diyebilirsiniz bu da kitabın başarısı bence.
Ankara'da sadece hep mesleki sebepler ils bulundum, Ankaralı olmayan pek çok insanın aksine ben Ankara 'yı hep çok sevdim, İstanbul' un aksine o dinginlik o intizam beni rahatlatmıştı, yakın zamanda ziyaret etmedim muhtemelen orası da yeni Türkiye ile bambaşka bir boyuta taşınmıştır. Kitapta da ismiyle müsemma bir şekilde Ankara sokaklarında geziyorsunuz.
Hiç Şükran Yiğit okumamış bir okur ne şanslı, okuyacak şahane satırlara sahip.
Mutlaka okuyun diyorum ve keyifli okumalar diliyorum.
"Biz kaplumbağalar soyundanız Mösyö, tarihimizi hep sırtımızda taşırız. Ne kadar gizlemeye çalışırsak çalışalım o hep sırtımızdadır, başımızı içeri çeker dururuz, ama o hep görünür..."
Uzun zamandır -hem de hüngür hüngür- okuduğum en muhteşem, en Türkçe kitaptın sen, Ankara, Mon Amour. Hâlihazırda zaten mon amour Ankara, bunu bilmeyen yoktur, fakat son altı ayın bende yarattığı fazladan duygusallık ve fazladan Ankaralılık yüzünden içim daha bir parçalanmadı dersem yalanın dik âlâsı olur.
Birkaç basit, minik insan üzerinden, Ankara'nın sokaklarını ardına koyarak hakiki bir Türkiye portresi çizen Şükran Yiğit'in ellerinden öpüyorum.
"Bizim hiç olmazsa bir yazımız oldu, diye düşünür seviniriz ve o sevinçle ayrılırız birbirimizden sinemanın önünde. Kimbilir ne zaman yine birlikte yeni bir film göreceğiz, bilemeyiz..."
Benim bir kışım, bir ilkbaharım bir de yazım oldu ama yetmiyor, yetmeyecek.
Sesli kitap olarak dinledim. Şükran Yiğit’in bu kitabını epeydir merak ediyordum. Kendisini ilk okumam. Gerçekten çok şey kaçırmışım. Ankara’da yaşadığım için Ankara ile ilgili olan kitaplar hep ilgimi çeker. Bu da 60’lardan itibaren Ankara’yı da bir karakter gibi anlatan bir kitap; Ankara, Mon Amour. Ankara’da geçen imkansız bir aşkın etrafında geçen hayatlar. Kitapta üç anlatıcı var, çocuk Suna, genç kadın Emel, yaşlanan Ömer. En çok Suna’nın kısmını sevdim. Emel de bağlantısı ile iyiydi ama Ömer kısmı kitabın tüm ritmini bozmuş. O hiç olmasa dört dörtlük bir kitap olacakmış, keşke kitabın sonu Emel’le belirsiz bir şekilde bitseymiş. Yazar bir seçim yapmış ama benim gözümde Emel’in bölümü bittiğinde kitap çoktan bitmiş haldeydi. Yiğit’in Burası Radyo Şarampol kitabını da okuma listeme aldım.
Beklentimin çok çok üstündeydi, bu kadar seveceğimi tahmin etmiyordum. Keşke 300, 500 sayfa olsaydı... Yazarla harika bir tanışma oldu ve başka kitaplarını okumak için sabırsızlanıyorum.
Ankara'da yaşamış, Odtü'de öğrenci olmuş ya da olanların okumasını tavsiye ettiğim sıcacık bir roman. Keşke Şükran Yiğit daha çok yazsa, biz de okusak.. "Biz kaplumbağalar soyundanız Mösyö, tarihimizi hep sırtımızda taşırız. Ne kadar gizlemeye çalışırsak çalışalım o hep sırtımızdadır, başımızı içeri çeker dururuz, ama o hep görünür."
“'Öğleden sonra üç uygun mu sizin için?’ O saatte ölmüş olabilirim, (…)”
2002’de yazmış kitabını Şükran Yiğit (1961).
Kitabın “Ankara kitabı” özelliği daha çok ikinci bölümle başladı. (“Emel” s. 107’den sonrası.)
İlk bölüm çocukluk anıları. Ankara’yı çok bulamadığım ama doludizgin çocukluk yılları… Burada aklımda bir iki nokta kaldı:
İlki, çocuk karakterin vişne reçeli tadıyla baş ağrısı tatsızlığını bir tutması: “Vişne reçeli de öyle güzel bir reçel değildi ki! Baş ağrısı [orijinal metinde kelime birleşik yazılmış ama ayrı olmalı] gibi bir şeydi, tadını anlamadığım bir şey.” Vişne reçeli olabilecek en güzel reçel! Nasıl olur baş ağrısı!?
İkincisi, Mabel sakızı üzerindeki Arap kızı gibi kara olur kaygısıyla Kent sakızı alması… : “Ben kahve içemiyordum onlarla, çocuklar içmez, kararırlar sonra diyorlardı. Bu yüzden Mabel sakızı da almıyordum artık. Paketin üstündeki Arap kızı gibi olurum diye korkuyordum. Ben Kent sakızı alıyordum.” Çocukları kandırmanın sonuçları… Güzelim sakızdan olmuş; oysa o Arap kızı bilhassa güzelim küpesi ve harika gülüşüyle hep gülümsetmiştir beni, ne güzel sakızdır o! Hatıralardaki yeri ve tadı da ayrı…
Hoş bir hatıra olarak da suyun içinde eriyen “Sandoz”un kabarcıklarını izlerken “bardağı gözüne iyice yaklaştırıp bakarsan” görünen şehirler: “'Ben Eskişehir’i gördüm dün, bir kere de Avrupa… Ama en çok Ay görünüyor.’ ‘Bana da gösterir misin?’ ‘Tamam, bir gün getirip burada içerim.’”
“Ankara, biraz daha Ankara!” arayarak ilerlerken sayfalarda, ikinci bölüm başlıyor: “Yıllardan bindokuzyüzseksen, mevsimlerden yaz, aylardan Hazirandı.” [Orijinalinde yazıldığı gibi.]
ODTÜ dolmuşlarına atlayıp okula, kampüse, yurtlarına varıyoruz biz de çocukluk anıları üniversite anılarına bağlanacak karakterlerin peşinde:
“Hafif bir serinlik vardı havada, okul bu kez bir askeri garnizondan çok, herkesin öğle uykusuna çekildiği yazlık bir kamp yeri gibiydi, ileride görünen ağaçların arkasında deniz olduğu duygusuna kapılmıştım.”
Okunan kitaplar, dinlenen müzikler, yapılan konuşmalar… Birbirlerine “ciddi” olmak üzere mektup yazan ev arkadaşları, Rus romanlarının kış mevsimine, Amerikan öykülerinin yaza, sonbaharın tek başına Edip Cansever’e, ilkbaharınsa Fransız klasiklerine yakışması… Marx, Çehov, Brehct, Lenin (bu kitapta da Lenin’le karşılaşınca bu kez adı geçen Nisan Tezleri’ni de katıyorum okunacak Lenin kitapları listeme; Lenin okumak, kitapların içinde bularak keşfe çıktığım özellikte) üniversiteli gençlerin okudukları arasında anılan isimlerden.
Kitap üzerine okuduğum yorumlarda genellikle ikinci ve son kısım pek sevilmemiş, “olmasa da olurdu” ya da “olmasa iyi olurdu” denmiş. Ancak ben epey sevdim son iki kısmı. Ankara kitabı içerisinde Paris ve Berlin şehirlerini de bir an yanıp sönen ışıltısı ve hatırası içinde bulmak güzeldi. Paris’in ufak çatı katı daireleri, melankolisi, alıp başını gittiğin şehir olma güzelliğini duyumsadım yine.
Kitabın içerisinde -anladığım kadarıyla yazarın öyle bir niyeti olmasa da- şiir olmuş cümleler var; yazar aynı zamanda şair bence. Düz cümle olarak sıralanmış bu kısımdan epey etkilenerek onu bir de dizeler haline getirerek okumak istedim:
“Başlayan bir aşkı görür görmez tanırız gözlerinden Ola ki ben görmemişsem İncecik ellerinle koluma dokunup, başınla O yöne doğru işaret edersin Havada gelişigüzel, anlamından öte Sadece söylendiği için önemli olan sözcükler uçuşur Avucunu açıp, o sözcüklerden Bir avuç toplayıp bana uzatırsın O yazda Ankara’da anlatamadıklarını Başka bir aşkın dilinde anlatırsın bana” (“bana”yı ben ekledim şiiri tamamlamak için)
Yazardan bir şiir kitabı da bekliyorum ben.
İlerleyen bölümlerde Ömer ve Madam Litvak’ın Paris’te, Madam’ın dairesinde yaptıkları konuşmaları da ayrıca dokunaklı buldum:
“Birisinin benim için bir fincan kahve yapmasını özledim, birden bastıran yağmur gibi öylesine oturup konuşmayı.”
Ankara garından kalkan trenle Paris’e varmayı, şurup gibi Paris havasını bu beklenmedik yolculukları da kitapta bulmak kitabın hoş sedaları…
Ankara, hiç yaşamamış olsam da, anılarım var sandığım bir şehir. Sanıyorum bunda pek çok Ankara anısı dinlemiş olmam etkili. Ankara’da âşık olmak, Ankara’da üniversite öğrencisi olmak, Ankara’da meydanlarda ve caddelerde kalabalıklarla yürümek, koşmak, düşmek… Ankara’da acı dolu anılar bırakmak… Ankara’nın karı, Ankara’nın haziranı, Ankara’nın baharları…
Zaman içerisinde kısa süreli ama daha sık giderek dönüş trenlerini kaçıracak kadar dalıp gittiğim güzel sohbetli insanların, yaz sıcağında bile tatlı bir rüzgârın esmesiyle ruhu okşayan, hoş sokaklarında yürürken adını bildiğim ya da bilmediğim kitapçılarının bir tanıdık selam verir gibi belirmesi, "Tandoğan şurada", "Dikmen orada kalıyor demek", "Ulus’a bu taraftan", "Çankaya’ya geldik mi?!" gibi karmaşık sorularla ilerlemekten hoşlandığım bir yer. En kötü bir taksiye atlayıp. “Beni Kızılay’a bırakır mısınız?” diyerek günü bitirmeyi seviyorum Ankara’da. Ankara’ya gitmek içinse hemen yolculuk planına dönüşüyor her bahane.
Kitabı da özellikle Ankara’dan alıp kendime bir anı yarattım. Kitabın kendisi de bu anının oluşmasında yer etmesi de ayrı güzellikte ancak kitapta daha çok Ankara aradım belki de yine Ankara’ya gitmek için bir bahane…
Benim Ankara insanlarıyla oynadığım bir oyun vardır; sürekli bu kentten ne kadar hoşlanmadığımı söyleyip onların tepkilerini izlemek, beni yenmeye çalışmalarını gözlemlemek. Bir tür yarış, bir tür gizli zevk. Bu yüzden burayı anlatan kitapları da hep böyle okurum, hep. Ve bu kitap okuduğum en iyi Ankara romanı oldu benim için.
Daha önce nostaljik bir şeyler okumayı ne kadar seviyorsam darbe anlatılarını da o kadar sevmediğimi söylemiştim; bu kitapta öyle bir rahatsızlık da duymadım çünkü ana odak darbe değil karakterlerdi.
Tek bir yıldızı kırma sebebim yazarın son bölümde anlattığı karakteri değiştirmesi oldu; oysa bizim kızları anlatmaya devam etse belki de bu bizim ülkemizin Napoli Romanları olacaktı. Suna ve Emel de belki Lenu ve Lila olarak bir fenomen haline gelecekti. Çünkü kitabı güzel yapan şey aslında bu iki kızın çok da normal gelişmeyen dostluğuydu. Ömer'in klasik errrkek öyküsüne gerek var mıydı bilmiyorum.
Kitabın çok lezzetli bir dili vardı. Özellikle Suna’nın kısmı hiç bitmesin istedim. Son bölüme kadar da benim için çok iyi ilerledi. Fakat son bölümde bir acelecilik sezdim. Bir erkek karakter okumuşum gibi hissedemedim. Suna ve Emel’in bölümlerinden sonra sanki dil hiç değişmeden Ömer’e geçiyor. Bu da biraz yapıyı bozmuş gibi hissettim. Son bölümün dışında çok iyi bir kitaptı. Yazarın diğer kitaplarına da bakacağım.
Kitap beklediğimden kat kat daha iyi çıkan dizilerden biri. Az sayfalı olsada içinde tahminimden çok güzel bir konu ve karakter kitaplardan. Çerezlik kitap arayışınız varsa kesinlikle öneririm.
Şükran Yiğit’in "Ankara, Mon Amour!" adlı romanı, 1960'lar ve 1980'ler arasında Ankara'da geçiyor. Roman, dönemin siyasal ve toplumsal değişimlerini sunuyor ve okuyucuyu eski Ankara'da bir yolculuğa çıkarıyor. Anlatım dili sade, akıcı ve etkileyici; yazarın kalemi, olayları gözünüzde canlandırmanızı sağlayacak kadar güçlü. Açıkçası beklediğimden çok daha güzel bir dil ve akıcılık ile karşılaştım. Çok büyük zevk alarak okudum kitabı.
Romanın merkezinde çocukluk, dostluk ve aşk temaları var. Karakterler, sıradan ama bizden diyebiliyoruz rahatlıkla. Yazarımız aile bağlarını ustalıkla işlemiş. Anlatım tarzındaki sürükleyicilik, romanı elden bırakmayı zorlaştırıyor. Zira kitabı iki gün dolmadan bitirdim.
"Ankara, Mon Amour!" sadece bir dönemin hikâyesi değil, aynı zamanda toplumsal hafızaya kazınan olayların bireyler üzerindeki etkilerinin bir özeti. Bu anlamda beni çok etkiledi. Kitap, Ankara’da yaşamış ya da bu şehre dair bir özlem hisseden okuyucular için müthiş diyebilirim.
Şükran yiğit'in dilini çok çok sevdim. Kitabı da sevdim aslına bakarsanız. Ancak ikinci yarıdan sonra anlatıcı(lar)ın değişmesi beni biraz kopardı ve uzaklaştırdı. Çocuk anlatıcı dilini o kadar iyi kullanmıştı ki sonrasında tökezledi sanki birdenbire farklı yetişkinlere geçince... Suna'nın anlatısına ise bayıldım... Sevdim ama eminim çok daha iyisini yazabilirmiş şükran yiğit...
Kitabın ilk bölümündeki çocukluk hatıralarına dönüş kısmının, çocuk aklıyla algılanış şeklindeki akışını inanılmaz beğendim. Nostaljisi aşırıya kaçmayan, tam dozunda bir ayarı vardı. Travmaya dönüş, çocuğun gözünden hatırlama çok çok iyiydi bence. Ancak ilerleyen bölümlerdeki kurguyu yeterince sürükleyici ya da ikna edici bulamadım, ilerledikçe benim için zayıfladı kitap. Yine de günün sonunda diğer Şükran Yiğit kitaplarını okumayı merakla bekliyorum.
Özenli, sıcak, zarif cümleler eşliğinde Ankara'da çocukluğunu geçirenlerin geçmişine tatlı bir yolculuk yaptırıyor kitabın ilk bölümü. Bir bütün olarak da sevdim kitabı ama sanırım karakter olarak Suna'ya daha bir ısındım.
Daha önce hiçbir Şükran Yiğit kitabı okumamış biri olarak neyle karşılaşacağıma dair bir fikrim yoktu. Kitabın ilk yarısında Ankara'da yaşayan sıradan bir ailenin hayatını okurken diğer yarısında işler nasıl bu kadar değişti anlayamadım. Akıp giden bir kitaptı. Oldukça beğendim.
Okuduğum ilk Şükran Yiğit kitabı. Ankara nostaljisi bir kenara, anlatımı, anlatıcıları ile şahane roman. Türkiye'nin tedirgin, tetikte, korku dolu yıllarını (olmayan yılları var mı) çocuk Suna, genç-yetişkin Emel ve yetişkin Ömer tarafından anlatılması fikrini çok sevdim. Hepsi farklı bir göz, farklı bir ses. Her bir karakterin hayatı edebiyatla anması & anlamlandırması ve de yaşanılır kılması beni ayrıca en çok çeken, romanda tutan şeylerden biriydi. Hemen Burası Radyo Şarampol'e başladım.
"Herkes sevdiklerine kendi bildiğince zaman tanır." Ankara, Mon Amour'un etkisini uzun bir süre kalbimde taşıyacağım… Hüzünlü ama bir o kadar da güzel bir kitap… İlk bölüm 1969 yazında geçiyor, Ankara Yenimahalle'de yaşayan iki komşu aileyi, bu ailenin kızlarının dostluğunu ve imkansız bir aşkı, büyük bir trajediyi anlatıyor. Şükran Yiğit bu bölümde bir çocuğun büyülü dünyasını ve onun gözünden sosyal hayatı pek güzel anlatmış. İkinci bölüm 1980'lerin başına götürüyor bizi, kızlar üniversiteye gidiyorlar, hem gençlerin kanları hem de sokaklar kaynıyor. Bu sefer o yıllarda genç olmayı, toplumun nasıl bir sınavdan geçtiğini ve hepsinden önemlisi çocukluk travmalarının insan üzerindeki etkilerini görüyoruz. Son bölümde ise kızlar birer yetişkin, artık 1969 yazında yaşananların üzerindeki sisleri kaldırmanın ve gerçeklerle yüzleşmenin zamanı. İlk bölümlerin bir nevi büyülü havası dağılsa da bu bölümü bir başka beğendim, zira gerçek duyguların asla zamana yenilmediğini ispat ediyor. Şükran Yiğit geç tanıyıp hızla bağlandığım bir yazar. Kadınları, kadınların bir ömür boyu içinden geçmek durumunda kaldıkları imtihanları abartısız bir samimiyetle anlatıyor. Yazdığı dönem her neyse onun ruhunu iyi kavradığını, o yılların dinamikleri üzerine uzun uzun düşündüğünü görüyorum, bir kalem ustası olmasının ötesinde farklı bir derinliği var, onu kalbime yakın buluyorum...
1.Bölüm Suna kısmı mükemmele yakın,2. Bölüm daha havada kalmış ama ilk bölümün hatrına okunur ama o 3. Ömer bölümü yok mu, o işte keşke hiç olmasaymış. Sanki kitabın ilk kısmı özenle yazılmış, o çocuk naifliği,bakış açısı, Ankara atmosferi gayet başarıyla yaratılmış,sonra birisi gelmiş ben bu romana 12 Eylül ve yahudi soykırımı da ekleyeyim demiş,bu duyarlıkları da ortaya koyayım demiş,tüm o güzelim ahengi bozmuş. emin değilim ama acaba yazarın ilk kitabı mı diye düşündüm çünkü hani bazen ilk kitapların,ilk filmlerin böyle bir handikapı olabiliyor: Tüm dertlerimi ortaya dökeyim,herşeye biraz biraz değineyim diye. Bu sıkıntılı yanları dışında kitabı okumaktan zevk aldım özellikle ilk bölümünü su içer gibi okudum.
Ne yalan söyleyeyim yavan hiçbir şeye benzemeyen, ne anlatacağı anlaşılmayan eski günleri anlatan bir hikaye vardı kitabın başlarında. Mezun olduğum üniversite ve şehirle alakalı doneler bile kendine çekemedi.
Sonra, Ömer ile Gülay'ın hikayesi ile flashbackler o kadar güzel gelmeye başladı ki inception tadında yumuşak geçişlerle şaşkınlık her sayfada artmaya başladı.
Suna, Emel ve Ömer’in okuruna anlatacağı ne çok varmış meğer. Onları aynı kulvarda buluşturan ortaklıklar ve yaşamlar, geçmiş zamanlar, bekleyişler, arkadaşlıklar, eskilerin Ankara’sı bu kitapta toplanıp bütünleşmiş. Yazarın dinlendiren, hiç aceleye getirmeden akıp giden duru anlatımına değinmeden edemeyeceğim. Ayrıca arkadaşlarımın hatıralarını dinler gibiydim kitap boyunca. Kendi yorgun, telaşsız hikâyelerini anlatırken bir parçalarını da bırakıp gittiler bana Suna, Emel ve Ömer.
*Bundan sonraki Şükran Yiğit kitabım kesinlikle Burası Radyo Şarampol olacak.
Yaklaşık 10 yıl sonra tekrar okuduğum nadir kitaplardan biri. Harika ve sürprizlerle dolu… Kendi çocukluğumdan da çok şey bulduğum bir nostalji tufanı aynı zamanda. Kesinlikle tavsiye edeceğim bir roman.
Ṣükran Yiğit ile ilk burası Radyo Ṣarampol ile tanışmıştım. Bu kitabını daha çok sevdim. Bir olayı üç farklı kişinin ve üç farklı yaş grubunun anlatması ile okuyorsunuz, ustaca yazılmış. Mutlaka tavsiye ederim.
Kuşkusuz hepimiz geçmişimizle, kendimizin bulduğu ya da bizim için bulunan öykülerimizle varız, her şeyi bugün kadar yarın da yanımızda taşıyacağımızı biliyoruz, belki bizim arkamızdan ‘onun bir öyküsü yoktu’ diye konuşamayacaklar, gün doldurur gibi yaşayıp çekip gitmeyeceğiz bu dünyadan, ama hep aynı acıyı da sürekli bir yük gibi omuzumuzda taşıyamayız, gücümüz yok, kaldıramayız. . Ankara, Mon Amour uzun zamandır listemde yer alan bir kitaptı. Hem Ankara’yı sevdiğimden hem de birçok yerde karşıma çıkan bir kitap olduğundan fazlasıyla okumak istiyordum. Bu kitapla ilginç bir deneyimim oldu. İlk 50 sayfayı okuduktan sonra tarzını beğenmeyince yarım bırakmaya karar verdim. Sonra kitap hakkında yazılan yorumlara baktım sonrasında da dayanamayıp sayfaları karıştırarak sona dek ilerledim. Hepi topu 150 küsür sayfa olduğunu idrak edince neden kalan 100 sayfayı okumadığımı kurcaladım. Nihayetinde kitaba devam edip bitirdim. Halihazırda yorumlarını okuduğumdan neler olup bittiğini az çok öğrenmiştim sadece kalan boşluklar doldu. Türk edebiyatında açıkçası 60 ve 80 dönemi hakkında yazılan kitaplar hiçbir şekilde ilgimi çekmiyor çünkü tamamen yabancısı olduğum dönemler. Okuyacaksam da bu dönemler hakkında yazılmış incelemelere, biyografilere daha çok yöneliyorum. Çünkü genelde bu kitaplarda soluksuz bir anlatım ve aşırı sadelik gözlemliyorum (elbette istisnası olan birçok kitap vardır) ve tarz olarak keyif almadığım okumalara dönüşüyor. Ankara, Mon Amour, Ankara’yı sevenlerin büyük ihtimalle seveceği bir kitaptır. Yasak bir aşkı iki çocuğun gözünden anlatıyor. Çok ufak bir kuirliğe yer verildiğini de düşünüyorum. Dönemin siyasi kargaşalarına da ufaktan değiniyor. Kısacık bir roman özellikle eski Ankara’yı bilenler için nostaljik bir hisse sahip olacaktır. Ben bahsedilen bazı yerlerin adını duymuştum ve bazıları hala var ama Ankara’da troylebüse binmek isterdim doğrusu.
Her kitabın zamanı vardır derler ya bu kitabın zamanı da 2022 Aralık ayında Ankara’ymış. Ankaralı olduğum için okurken Suna’nın çocukluğunu kendi çocukluğummuş gibi okudum. Aynı yollardan yürüyüp gençlik parkında balerinlerle eğlenmişiz. Ben de çarpışan otomobilleri sevmezdim. Tek farkımız o çocukluğunu 60-70li yıllarda yaşamış. Ben de 90lı yıllarda yaşadım. Ama Ankara için yılların hiçbir önemi yok. Hep nasıl bırakırsak öyle buluyoruz. Şükran Yiğitten okuduğum ikinci kitap oldu. Ne yazsa okurum dediğim beni sıcacık sarıp sarmalayan yazarım oldu.
Üniversiteye Ankara’da başlamış ve sonrasında da bu şehirde 18 yıl yaşamış biri olarak romanı sevmemem düşünülemezdi. Bu şehrin romanda bir karakter gibi yer kaplaması sağlanmış. Yenimahalle, Gençlik Parkı, Kızılay…dolaşıp duruyor kahramanlarımız. Romanın dili, tahkiyesi çok iyi. Ancak Madam Litvak kısmı olmasa daha iyi olurdu. Dayının Fransa’da yaşadığı ve Türkiye’ye döndüğü bölüm romanın bütününe uyum sağlayamamış, rengi farklı, janjanlı bir parça gibi duruyor. Sonuç? Okuyan pişman olmaz:)
Çok güzel başlayan ama maalesef o güzellikte bitmeyen okurken bol bol yarım kalmışlık hissettiğim bir kitap oldu. Özellikle ilk bölüm çok başarılıyı ama Emel, Suna, Ömer ve Gülay bilhassa da o çok daha detaylı bir kitabı hak ediyorlardı. Yine de sevimli ve buruk bir kitap.