’Zifiri bir halka idi toprak, yıldızlara sığınırdı bazen.’’
Hiç kimse her daim kudretli yahut her daim naçar olamazdı.Yüksekten uçanların boyun eğdiği,alçaktan kanat çırpanların da şimşek hızıyla maviliklerde gözden kaybolduğu zamanlar muhakkak ki vardı.
İnsanları uzaktan seyrederken, onlara her zamankinden yakın olabilirsin…
Devir döndü;
Zaman yine piç oldu
Sen kendini küçük zannedersin. Halbuki en büyük alem sende toplanmıştır. Ebru bunu fısıldar bize. Bilir tek nokta, en ince fırçanın ucuyla suya bırakılan minnacık bir nokta, olur sana umman u derya. Yayılır, kıvrılır, lamelif misali dolanır. Katreyiz alemde, lakin unutma ki tek bir nokta Pinhan, tekmil sırları içinde barındırır.
Gündüz ve gece, güneş ve ay ayrılmışlardı uçurumdan hudutlarla ve o, kah orada, kah burada, konargöçer, ölürdirilir umutlarla sırrını canından ala bilerek korumakta, ağyarın gözlerinden, yavuz dilden sakınarak yaşamakta ve deli gibi korkmakta idi uçurumun üzerinden her atlayışında. Ta ki o güne o mavilikle buluşana kadar.
Görünenle yetinirsen eğer sadece tırtılı bilirsin. Çirkindir ya tırtıl, gönlünü çelmez. Görünenin ötesine geçmek istersen eğer, aradan örtüyü kaldırıp da gönül gözü ile bakarsan, kelebeği bulursun karşında. Güzeldir ya kelebek, gönlün ona akar. Lakin gönül gözünle görürsen eğer, kelebeğe değil tırtıla sevdalanırsın.
…
Sade tırtıl ile kelebek değil elbet. Sakın ola horgörme Pinhan; canları horgörme. Bak bu gayb alemine, bir kendini gör. Bak kendine, cümle mahlukatın özünü gör. Devri tamam olan gelir, devri tamam olan gider. Gelen, gidende saklıdır; giden gelende saklı.
İsim dediğin, Hz. Adem’den bu yana, kendini taşıyanı kah usul usul yoğurur, kah efsunlu iplerle sıkı sıkı bağlardı, isim dediğin yüksekte, uçanın belini bükecek, alçaktan geçenin başını doğrultacak; pervasıza perva, korkusuza korku katacak kadar kudretli idi.
Katreyiz alemde, lakin, dilde derya olmuşuz.
İsimler büyülüdür. Sade büyülü mü, isimler hem de büyücüdür. Bir isimle ol ismi taşıyan, evvela hemnam; bir zaman sonra hemsıfat ve hemmeşrep; derken hemdil, hemkadeh ve hemsohbet; en nihayetinde de hemsefer oluverirler. Sefer vakti kapıya dayandığında, yolcu yolunda, hancı hanında gerektir.
O da bildiğini dilinden, gördüğünü gözlerinden sakınır, saklar. Sır vermez.
Emanet dediğin bir vakit sonra geri alınır Pinhan. Hikaye dediğin emanet değildir. Demem o ki, sen daha hikayeni yasamadın Pinhan. Yüreğin daralmakta kaç zamandır bilirim. Kendine yollar, akacak mecralar aramaktasın onu da bilirim. Durri Baba'nin neden sana görünmediğini, neden böyle uzak durduğunu merak edersin, buna içten içe üzülürsün. Oysa bizler Durri Baba'yı her gün her gece görür; onunla uzun uzun sohbet eder, avuç dolusu güler, hüzünleniriz. Hikayelerimiz ortaktır, birdir. Biliriz. Hikayelerden alametler derleriz. Senin defterinse henüz bostur Pinhan, bos olduğunu bilirsin sen de. Doldurmaya gayret edersin. Lakin bunu yanlış yerde yaparsın. Burada yeni hikaye yazılmaz. Bizim nazarımızda zaten her hikaye, ta kalubeladan kalma eski bir hikayedir. Gel gör ki hikayesini yasamamış olanlar bunu bilmez, onlar yeni bir hikaye arar durur kendilerine. El değmemiş olsun, tadına bakılmamış olsun isterler. Çünkü bir olmayı değil, tek olmayı arzu ederler. Sana daha başka ne söylesem ki Pinhan? Bunları fehmeylemen icin yeni sandığını yasaman icap eder. Seninle burada ayrı düşer yollarımız. Elbet bir vakte kadar, o zaman yeniden kavuşur, kucaklaşırız.
Hayalle hafıza ateşle su gibidir. Her biri ister ki bir tek kendi kalsın orta yerde, öteki kaybolsun. Hayal dediğin hafızayı boğmak, hafıza dediğin de hayali yakmak ister. Onlar didişirken, biz de deriz ki ‘bu yaptığınız gaflettir. Zira sade bu demde değil başka başka demlerde yaşamışlığımız var. Aslında siz karındaşsınız.’ O vakit anlar kavgayı keser. Anlarlar ki hatırlamak için hayal kurmaya, hayal edebilmek için de hatırlamaya muhtacız. Hikaye dediğin de budur zaten. Bu andır. İçinde geçmiş ve gelecek, hafıza ve hayal barınır. Her hikaye, ezeli evveli olmayan, alabildiğine hudutsuz bir andır. Ne başta, ne sonda; tam da ortadadır. O vakit hayal de hafıza da anlar ki hikayeler hep eskidir, aynıdır. Velhasıl bunca süslü kelime, bunca harf tek tek bir noktada saklıdır.
Hikayeni yaşamadan özünü bulamazsın.
Hiç kimse her daim kudretli yahut her daim naçer olamazdı, yüksekten uçanların boyun eğdiği, alçaktan kanat çırpanların da şimşek hızıyla maviliklerde gözden kaybolduğu zamanlar muhakkak ki vardır.
İnsan bazen ağır ağır kademe kademe görür. Bir resmin eteklerindeki ayrıntılardan başlar görmeye ve orda burada yalpalayan kıvrılan bakışları usul usul varır resmin merkezine.
Halka, bir nokta idi başlangıçta ne küçüktü ne büyük ne yerdeydi ne arşta
çünkü sadece o vardı nokta dediğinse ısırılmamış, dişlenmemiş bir elma
elma diri, elma sulu ve kan kırmızıydı ne zaman ki diş geçirildi elmaya ne zaman ki o kırmızı cevher oldu iki pare ben, sen davası çıktı ortaya
ayrı düştük gayrı düştük vakit yitirmeden dönelim dersen sılaya
bir iken çok olduk çok iken bir olalım dersen hatırla
hafıza elmayı hikaye eder kuytularda kuytularda işimiz ne
varalım dersen meydana varıp da konuşturalım dili olmayan kitabı
bil ki dervişlik dediğin ne hırka dadır ne taçta
inci sedef lalü gevher beri dursun nasılsa karışacak ten türaba
yeter ki sen seni bil sen seni ne de olsa derya ummandır balığa
kendinde gör on sekiz bin alemi feh-meylemekse maksadın bu isim badehu duralım dara
vuslatın yolu nedir bir de biz bilelim dersen lüzum yoktur yola yordama
ne kadar çok yürek varsa çarpan ne kadar çok gönül gözü varsa dost cemaline müptela o kadar çok yol yordam var demektir var kendin hesapla
Kimileri hesap kimileri feryat ederken döner durur halka, halka dediğin tepeden tırnağa aşktır orada yer yoktur gazaba ben dönerim o döner halka döner öyle bir halkadır ki bu kimsecikleri bırakmaz dışında haber salın börtü böceğe, kurda kuşa yedi iklim, köşe bucağa ve burnumuzun dibinde gizlenen kaf dağına kardeşiz cümle mahluka madem ki alem adem, adem de alem içindedir yetmiş iki millete bakarız aynı nazarla ballar balını bulmak için kol kola girip bir öne bir arkaya kovanı mızı yağma etmek için
“hu” çekmek her nefes alışta la-mekanı, bir-mekanı kah orada kah burada
el, ayak, baş; suret ile kaş değil adem manaya derler
mana ki noktada saklıdır nokta ki kadrince kadirdir ve dahi dört kitabın elifbası dır dervişlik davası güdene rıza lokmasını zoraki sin direne bir çift lafımız vardır
Hızlanır nokta Döner nokta bir feryat kopar bağrından
kül oluruz yana yana ben sen gider
Can canan gider aşık maşuk biter
nokta halkaya devreder öyleyse ne başlangıç, ne son sadece bir orta nokta…
adını ne koyarsan koy ister elma ister nokta ister hafıza ister halka…
Kırılmamak için bükül Düz olmak için eğril. Dolmak için boşal, Parçalan ki yenilen Az şeye sahip olanlar Çoğa kavuşabilirler Çok şeyi olanların zihni karışır.
Bir kalabalığa sığınıp yalnızlıktan sıyrılmak istediği için değil; yarattığı her korkuda, sebep olduğu her çığlıkta bozduğu her güzellikte, soldurduğu her gülümsemede aslolanın kendi yalnızlığı olduğunu kendine sade kendine ispat edebilmek için.
Kıyamet dediysek, alevlerin meali herkes için bir olacak değil elbet. Malum ya, her yangın nice insanı inim inim inletirken, bir de bakmışsın ki kiminin de yüzünü güldürür. Belki de budur bu işlerin hikmeti. Ne safi kötülük, ne de safi iyilik. Ne de olsa, kötünün en okkalısı bile, bazı bazı, bazılarına, mucizevi bir merhem terkip eyleyip, cılk yaraları iyileştirir. İnanması ne denli zor olsa da, kiminin ruz-ı mahşeri, kiminin ruz-ı hızırı oluverir.
Yaşlı kadın gerekli özeni gösterip onu kendine getirmiş: sonra da kendisine ‘’Neyin var oğlum?’’ Bu denli alt üst olacak ne gördün ki?’’ diye sormuş
Emanet dediğin kutsaldır/ hem kutsal hem de nazlıdır/ kudreti kendinden menkul/ zehiri isminde saklıdır/ bir kez olsun bilinmese kadrin/ hemencecik küser, kırılır/ gider bir kuytuda soluklanır/ göz ister görmeye/ yürek ister geri getirmeye/ kaçmaya teşebbüs etmek nafiledir/ yol ister firar etmeye/ emanet kuytularda ilenirken/ korku salar üstümüze/ gece gündüz peşimizi bırakmazken/ sonumuzdan korkarız/ sonumuz olmasın diye diye/ böyle giderse/ zail olmaz kara bahtımız/ çünkü emanete hıyanet ten/ hayır gelmez kimseye/ kıssadan hisse/ şaşmaz hikmettir/ vicdan borcu para ile pul ile ödenmez/ hıyanet ki kuzu postunda kurttur/ evvel güler yüzüne/ sonra ciğerini söker/ pare pare/ felaket dediğin başlar o zaman/ başlar rüzgar gibi/ fırıldak gibi dönmeye/ cila çeker keyfine/ gene de bakılır bir çaresine/ şifasız hastalık yoktur bu alemde/ kefalettir felakete çare/ emanet ucuz bahaya gitmem der/ muntazır eder teşrifine/ ne zaman ki ödenir kefaret/ ne zaman ki sunulur gümüş bir tepsi içinde/ emanet der ki bağışladım/ ettiğiniz hıyaneti bağışladım.
Geçmiş ve gelecek yoktu, İstanbul vardı, ölüm yoktu, yaşam yoktu, yalnızlık yoktu, ıssızlık yoktu, İstanbul vardı..
Haram da/ helal de/ cennetin hurileri de/ nâr-ı cehennem de/ birdir bize/ cenneti cayır cayır yakmak/ cehennemin alevlerini söndürmektir gayemiz/ bize sade seni gerek seni/ kirpiğimizi kalem/ gözümüzü defter eylemişiz/ nefsimizi köreltip/ kimsenin ayıbını görmemişiz/ gönül yapmayı/ arş yapmaya bir tutup/ gönülden gönüle/ yollar kurmuşuz/ ten türap bir olunca/ her dem yeniden doğmuşuz Ne kabir azabı/ ne zebani zulmü/ o yardan ayrı düşmektir/ nazarımızda en dilhıraş acı/ ne dürülür amel defteri/ ne geçilir sırat köprüsü/ rahman ve rahim olandır o dostun ismi/ o sever/ o gözetir/ onun merhameti hudutsuzdur/ onun merhameti öfkesinden büyüktür
"Ademde dahi dört od mevcuttur. Mide odu, şehvet odu, soğukluk odu ve muhabbet odu. Hem dünyada dahi dört od vardır. Taş odu, ağaç odu, yıldırım odu, Tamu odu. Nasıl ki yedi kat gök var; ten dahi yedi kattır. Et, kan, damar, sinir, süğük, ilik yedi kat göğe benzer. Hem dünyada ırmaklar var. Amma gözyaşı ırmaklara benzer. Ve hem dünyada dört türlü su var. Evvel safi; ikinci acı; üçüncü koyu; dördüncü yer suyu. Amma tende dahi var; evvel ağız suyu, tatlı…ikinci göz suyu acı…üçüncü kulak suyu…dördüncü burun suyu koyu…
Ve hem dünyada bulutlar, yağmurlar var. Pes kaygu buluda, göz yaşı yağmura benzer. Ve hem artmak eksilmek var. Pes tende dahi kuvvet var. Kimiyerde kuvvet eksilir, kimiyerde artar.“
Hal böyle iken dört unsur var insanda. Safra dediğin ateştir; tabiatı sıcak ve kuru. Kan dedigin havadır; tabiatı sıcak ve rutubetli. Balgam dedigin sudur; tabiatı soğuk ve rutubetli. Sevda dediğinse topraktır; tabiatı soğuk ve kuru. Ola ki bu dördünden herhangi biri ötekilere galip gelirse, o vakit vücut hastalanır. Vücudun selameti için dördünün muhabbetlerinin aksamaması elzemdir. Aksamaması için de baş dediğin, iki de olsa tek de olsa aşkla yoğrulmalı, yaradandan ötürü yaradılanı sevmeyi bilmelidir.
Biz nefsimizi silmekten değil bilmekten yanayız.
Neden hayatta kalmak istemişlerdi ki onları var edenler, onlara hayat verenler olmayınca?
Dağ, tepe/ bayır, ova/ su ve toprak/ ateş ve hava/ senin kokunla yoğrulmuş/ buram buram sen kokmakta/ her nefeste/ her iç çekişte/ ve her özlemde/ seni/ sade seni/ soluyorum/ senin karşında utanmaktan değil/ seni utandırmaktan/ korkuyorum/ öyle bir sapa yola/ soktun ki/ beni/ öyle bir yolda rehberlik ettin ki/ hep ışığı görmemek için/ görüp de/ gün ortasında çırılçıplak kalmamak için/ yalvardım durdum/ en nihayetinde/ dönüp dolaşıp vardığım yerde/ senden/ bir senden/ uzak düştüm/ ayrı düştüm/ belki de ilk kez/ o zaman bölündüm…