(Üç buçuktan dört yıldız)
Taşra cehaleti üzerine korkunç bir öykü!
Korkunçluğu öykünün başarısıyla ilgili değil, içeriği ile ilgili. Empati kurabildiğim (dünyanın her yerinden okurun da empati kurabileceğini düşünüyorum) ve bu sebeple rahatsız olarak okuduğum bir kitap oldu. Bu “rahatsızlık” hissi bir olumsuzluk değil. Çünkü “taşra cehaleti” ve sonuçları insanı rahatsız etmeli haddizâtında.
Cehalet, şiddet, suç (günah?) taşrada ayrı bir yuvalanıyor sanki. Şehirde, kalabalıkta da her tür cürüm var ama daha bir gizlenmiş, çeşitli maskelerle aramıza sızmış, toplumdan ve nizamdan gelebilecek tepkilerle şekillenerek iki ileri bir geri ataklar içinde. Taşrada ise daha aleni, daha arsız, maskesiz ve sırıtarak suratımıza, gözlerimizin içine bakıyor (tüm bu günahlar, suçlar, şiddet).
İnananlar için de öyle değil mi? Psikiyatride de böyle sanki. Hepimizin içinde kontrol etmemiz gereken, kontrol ettiğimiz nispette “insan” olduğumuz hayvani, tehlikeli dürtüler, fikirler var. Bunların varlığı, zaman zaman orada olduklarını hissettirmeleri normal. Örneğin çok kızdığınızda birine zarar vermeyle ilgili hayaller zihninizden geçebilir. Fakat zihin bunun ahlaken, dinen, hukuken (…) yanlış, abartılı olduğunu bir otokontrol mekanizması ile kendine hatırlatır. Eyleme geçmesi ise söz konusu değildir. Şiddet, cinsellik, zorbalık gibi dürtüler ne ölçüde kendine yer edinirse insandan vahşi bir hayvana doğru dengesizleşilir.
İşte böyle kendi küçük habitatlarında, belki dışarıdan bir uyaran gelmediğinden, ahlak ve inanca dair mesajlar tatbik edilmediği, hatırlatılmadığından kendi vahşi dürtülerinin norm halini aldığı bir Fransız köyünde geçiyor hikaye. Bu köy pekala Türkiye’de, Şili’de, Kanada’da olabilirdi. Bu yüzden empati kurabildiğimi sanıyorum. Çünkü insanın erdemlerinin ve zaaflarının aynı olduğunu düşünüyorum. Fark burada kurulan dengede, kontrolde, nefis terbiyesinde.
Bu köyün akvaryum gibi sardığı nüfusundan bir genç “boğulursun” diyenlere aldırmadan akvaryum dışında bir yol arıyor ve zaten hissettiği “akvaryumun bir bataklık” olduğu intibaını doğrulamaya başlıyor.
Yazdıklarımdan anlaşıldığı üzere biraz karanlık bir tema. Sinema filmini andıran bir açılışı var. Ne çizimler ne metinleştirme çok etkileyici düzeyde değil fakat yeterli. (Spoiler vermeden söylemek gerekirse) şiddetin doruğa çıktığı noktalarda, çizgilerle ayan beyan ifade etmekten kaçınması hem “bakamayacağım” diye düşünerek (ve korkarak) sayfa çeviren beni rahatlatmış hem de aşırıya kaçmadan fakat anlatmak istediği etkiyi azaltmadan okura ulaştırabilmesini sağlamış. Fazla sürpriz olmadan fakat gerçekçi bir çirkinlikle ve MügeAnliesque (Kafkaesque olursa bu da olur bence) bir olayla insanın çirkin tarafını yüzümüze vurmuş.
Hani bazen şehirden, vahşi iş yaşamından, çevremizdeki kabalık ve umursamazlıktan bıkıp, uzaklara, küçük yerlere, münzevi bir hayata özeniriz ya, öyle zamanlarda bu kitap aklımıza gelebilir. Üzüm ve taze kesilmiş kereste kokulu, güzel fotoğraflar verecek bir bağ köyünün hikayesi bu zira. Hepimiz daha iyi insanlar olmak için, toplumun da iyiliği ve esenliği için çaba sarfetmeliyiz. Kötülükten kaçabilir miyiz, bilmiyorum. Ama savaşabilir, azınlıkta kalması için gayret sarfedebiliriz.
Buraya kadar sabırla okuyan kitap dostlarına da dua edeyim “Allah sizleri iyilerle karşılaştırsın, iyilerden eylesin.”
Hızlı ve kısa bir okuma aslında ama beni düşündürmüş anlaşılan.