Erich Fromm'un 4 parçadan oluşan bu eserinin ilk kısmında okuyucuya eserin devamında rehber olması için bazı kavramların açıklaması yapılıyor. Devamındaki 2 kısımda sorular ve sorunlar üzerine yazıları okurken son kısımda yazarın önerdiği çözüm hakkında bilgi ediniyoruz.
Burada dikkat etmemiz gereken bir husus var. Erich Fromm sovyet sosyalizmini reddeden ancak sosyalist bir düşünceyi benimseyen bir şahıs olmakla birlikte kendisini ve eserlerini bu yönünden daha çok eleştirel okula olan katkısı ön plana çıkarmaktadır. Bu kapsamda bu eseri yorumlarken yazarın sunduğu çözüme odaklanarak basit bir propaganda yazısı gibi görmek en basit ifade ile aymazlıktır.
Fromm'un önerdiği çözüm yolunda hem fikir olmak zorunda değiliz. Ben de tam olarak katıldığımı söyleyemem. Ancak burada asıl düğüm 2. ve 3. bölümde yöneltilen sorulardır. Yani Fromm'un çözüm önerilerini beğenmediğimiz için bahsettiği sorunu yok saymamız mümkün değildir.
Peki nedir bizim burada üzerine düşünmemiz gereken ve bu kitabın adını "Sosyalist Kurtuluş" yerine "İtaatsizlik Üzerine" yapan?
Yazıların yazıldığı döneme istinaden nükleer karşıtlık üzerinden, mevcut düzen ve insan hayatı üzerinden örnekler verilse de eserdeki her sorunun bugün de geçerliliğini koruduğunu çok rahat bir biçimde görebiliyoruz. İkinci kısımda; "Toplumsal sistemlerin çoğunda, itaat, en önemli erdem, itaatsizlik ise en önemli günahtır." yargısı irdeleniyor. 17. ve 18. yy'dan sonra kraliyet otoritelerine karşı kendi hak ve özgürlükleri için savaşan insan yığınlarının bu zaferden sonra kendilerini tekrar farklı isimlere sahip sistemler içerisinde benzer otoritelere teslim etmelerinden bahsediliyor. Yani otorite aslında ortadan kalkmamış sadece nitelik değiştirmiştir.
"Birey çalışma saatleri sırasında bir üretim ekibinin parçası olarak yönlendirilir. Serbest zamanlarında ise nelerden hoşlanması gerektiği söylendiyse onlardan hoşlanmasına rağmen kendi zevklerine göre yaşadığı yanılsamasını taşıyan mükemmel tüketici olmak üzere yönetilir ve yönlendirilir....... Eleştirel düşünce çok azdır, gerçek duygular çok azdır. Böylece bireyi yalnızlıktan ve kaybolmuşluğun dayanılmaz duygusundan ancak diğerlerine uyum sağlamak kurtarabilir." Bu tespitte günümüze, içinde bulunduğumuz topluma dair bir şeyler görmemek nasıl mümkün olabilir? Bunun cevabı da yazarın Bertrand Russell'dan yaptığı alıntının içerisinde mevcut bence;
"İnsanı geride tutan korkudur, el üstünde tuttukları inançlarının yanılgı olacağı korkusu, içinde yaşadıkları geleneklerin zararlı olduğunu görme korkusu, kendilerini varsaydıklarından daha az saygın olduklarını anlama korkusu."
Bir şeylerin farkındalığına ulaşma korkusu insanı gördüğü, okuduğu şeyleri yok saymak için anlamsız bahaneler üretmeye yöneltebilir. Mesela bu kitabın basit bir sosyalist propaganda aracı olduğunu söylemek gibi. Ancak insanın, cevapları canını sıkması muhtemel olan sorunlardan kaçınması bu sorunların gerçekliğini etkilemez. Sadece boşluk içerisinde daha çok debelenmelerine sebep olur. İnsan, en çok övündüğü düşünebilme kabiliyetini hayatının nasıl olduğu, nasıl olması gerektiği, amacı vb. gibi konular üzerinde kullanmayacaksa bütün bu yazılanların, yaşanılanların, kollektif hafızanın, bireysel deneyimlerin vs. ne anlamı var? Bütün bu kaçış mekanizmasının insanı götürdüğü nokta da eserde belirtilmiş. Yazarın da dediği gibi ve içinde bulunduğumuz toplumda, yakın çevremizde ve hatta belki de bizzat kendimizde gözlemleyebileceğimiz bir durum var ortada ve durumu şu şekilde ifade etmiş yazar;
"Sonuçta ortalama bir insan kendini güvensiz, yalnız, bunalımlı hisseder ve bolluk içerisinde mutsuzluk çeker. Onun için hayatın bir anlamı yoktur. Hayatın anlamının sadece bir "tüketici" olmaktan ibaret olamayacağının belli belirsiz farkındadır. Eğer sistem ona, hayatta değerli olan her şeyi giderek daha çok kaybettiğini unutmasını sağlayan, televizyondan sakinleştiricilere kadar uzanan sayısız kaçış yolları sunmasaydı, hayatın anlamsızlığına dayanamazdı."
Hem bu yazıların yazıldığı dönemde hemde içinde bulunduğumuz dönemde bence geçerliliğini koruyan kitaptaki en büyük yargılardan biri de "Sistemimiz, ihtiyaçlarına uyan insanları oluşturmak zorundadır; sorunsuzca işbirliği yapacak çok sayıda insan yaratmalıdır; daha çok tüketmek isteyen insanlar; zevkleri standartlaştırılmış ve kolayca öngürülüp etkilenebilen insanlar yaratmalıdır." ifadesidir. Maalesef ki bu sorun hala geçerliliğini korumakta. İnsanlar kendi kendilerini mahkum ettikleri bir çember içerisinde dolap beygiri misali her gün aynı günü yaşamakta, herhangi bir varoluşsal farkındalıktan sistemin önümüze sunduğu uyuşturucuların da yardımıyla kaçınmaktadır.
Burada kitapta önerilen çözümü değil sorunu tartışıyoruz. Önerilen çözümlere bağlı kalmak zorunda değiliz, insan zihni kendini belli düşünce kalıplarına hapsettiği için bugün bu sorunlar varlığını hala sürdürebilmekte zaten. X sisyasi görüşü ya da Y siyasi görüşüne mensup diyerek insanların tartışılması için gün yüzüne çıkarttığı meseleleri görmezden gelerek kendi kendimize oynamamız için bize bırakılan bir alanda debelenerek sistemin tam olarak istediği, kendi hayatlarımızdan çalan insanlar olarak varlığımızı sürdürüyoruz. Bunun üzerine düşünmek bizi kollektif bir sonuca ulaştırmayabilir ancak zihnen özgürleşen bir insanın kendi hayatını ve isteklerini başkalarının ya da toplumun isteklerine göre değil gerçekten kendi isteklerine göre şekillendirmesine fırsat verebilir. Yani sadece toplumsal bir hareket bekleyerek hayatlarımızı çürütmek yerine kendi yaşamımızı sorgulayarak hayatımıza anlam katmaya yönelik adımlar atabiliriz. Farklı olduğu için ötekileştirilen, ilgi alanları popüler olmadığı için tuhaf olarak değerlendirilen, herkesin yaşadığı hayatı yaşamayı reddeden insanlara sorunlu olmadıklarını, asıl sorunun sistemin kendilerine dayatılanları farkında bile olmadan benimseyerek kendi hayatını başkalarının istediği şekilde yaşayan ve farklı olanları yok etme ihtiyacı hissedenlerde olduğunu gösteren metinlere sahip bir kitap bu. Bunun da şu şekilde ifade edildiğini görüyoruz eserde;
"İktidarsız adam (cinsel iktidarsızlığı kastetmiyorum), bir yaşam yaratamaz, ama yok edebilir. Böylelikle ondan üstün olabilir. Yaşamın içindeyken ölümü sevmek, en büyük sapıklıktır."
Bütün bunların dışında Fromm'un sosyalizmin kendisine dair eleştirileri de kayda değer. Sosyalizmin zaman içerisinde amacından uzaklaşarak kapitalizm ile aynı paydada buluşması ve daha da önemlisi bu ideolojinin felsefi yönünün ihmal edilmesi vurgulanıyor. Fromm'un sosyalist hümanizm fikirleri ve önerileri özellikle sosyalist sistemlerdeki sorunlar ve sovyetlerin çöküşü ile ilgilenenler için ilgi çekici olabilir. Sosyalist sistemlerin felsefi temellerinden uzaklaşılması sonucunda yıkıma mahkum olduğunu söyleyen Fromm'u okurken Gorki'nin sovyet hümanizminin kurulamaması sonucunda sovyetler birliğini yarısı saray yarısı çöplük olan bir eve benzetişi geliyor insanın aklına. Bu iki eşsiz aklın farklı zamanlarda aynı soruna işaret etmesi gerek sosyalist yönetim yapılarının gerekse de farklı isimler taşıyan çeşitli ideolojilerin "tüketici"nin değil "insan"ın ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik temellere sahip olmadığı sürece yıkılmaya mahkum olduğunu gösteriyor.